Türk Dünyasında Alfabe, İmlâ, Yazı Dili


TARİHÇE

Alfabe

Türkler tarih boyunca birçok alfabe kullanmışlardır. Tarihçe bilinen ilk alfabemiz, Göktürk alfabesidir. İlk metinleri 7. yüzyılın ikinci yarısına kadar uzanan Göktürk alfabesi ile meydana getirilmiş asıl büyük metinler, 8. asrın birinci yarısında Köl Tigin, Bilge Kağan ve Tonyukuk adına dikilen Orhun Adibleridir. Bu abediler, 8. yüzyılda Türklerin oldukça gelişmiş bir yazı diline sahip olduğunu da göstermektedir. Moğolistan’daki Oruhn Abidelerinden başka, Moğolistan’ın diğer yerlerinde, Yenisey boşlarında ve Talas havalisinde de bu yazıyla yazılmış pek çok mezar taşı ve eşya bulunmuştur. Yeni keşiflerle sayısı gittikçe artarak 300 civarına ulaşana bu metinlerde kullanılan malzemenin çeşitliliği, bu alfabenin yaygın bir kulanım alanına sahip olduğunu da göstermektedir. 7-9. asırlarda kullanılan Göktürk alfabesinden sonra Uygur yazısının Türk aleminde yaygınlaştığını görüyoruz. Soğd alfabesinden Türklerce geliştirilen Ulgur alfabesi ile hem yazma hem de basma halinde binlerce yapraklık metin bugün dünya kütüphanelerini zenginleştirmektedir. Uygur alfabesi, Türk dünyasında 9. asırdan itibaren uzun süre kullanılmıştır. Bu arada Türkler, daha dar alanlarda Soğd, Mani ve Brahmi yazılarını da kullanmışlardır.

11. yüzyıldan itibaren Türkler Arap alfabesine geçmeğe başladılar. Bu alfabe, 20 yüzyılın başlarına kadar –bin yıl- bütün Türk dünyasında kullanıldı.

1925-28 yıllarında Azerbaycan Latin harflerine geçti. 1928 yılında Türkiye Cumhuriyeti de Latin alfabesini kabul etti. 1928-30 yıllarında Sovyetler Birliği’ndeki diğer Türk cumhuriyetleri de Latin alfabesine geçirildilerd. Aynı cumhuriyetler 1937-40 arasında tekrar alfabe değiştirmek zorunda kalarak Rus Kiril alfabesini kabul ettiler. Çin’deki Uygur ve Kazak Türkleri de 1954-74 arasında değişik bir Latin alfabesi kullandılar.

İmlâ

Göktürk alfabesi, büyük bir ihtimalle Türkler tarafından meydana getirilmişti. Daha çok taş ve eşya üzerine kazılarak kullanılan bu yazıda tabii olarak bitirme yoktu, harflerl ayrı ayrı yazılırdı. Yazı sağdan sola ve yukarıdan aşağıya doğru yazılabiliyordu. Yukarıdan aşağıya yazıldığı takdirde satırlar sağdan sola doğru istif ediliyordu. Noktaama olarak bazı kelime veya kelime grupları arasına üst üste iki nokta konurdu. 38 harfli Göktürk yazısı ünsüz esasına dayanır. Pek çok ünsüzün ince ve kalın şekilleri ayrı ayrı harflerle gösterilmiştir. İnce ve kalın şekilleri ayırt edilmeyerek tek harfle gösterilen ünlüler ince ve kalın ünsüzler sayesinde ayrılabiliyordu. a-e için bir, ı-i, için bir, o-u için bir, ö-ü için bir olmak üzere 4 ünlü vardı. a-e ile ı-i, ünsüzler sayesinde belli oluyor, fakat o ile u’yu ve ö ile ü’yü birbirinden ayıracak herhangi bir ölçü Göktürk alfabesinde bulunmuyordu. Ünsüzlerin bir kısmı nötr idi; kalını incesi ayrılmamıştı. Bazı harfler ise iki sese karşılıktı.

Uygur alfabesi, sağdan sola doğru yazılan işlek ve bitişik bir yazıdır. 4 ünlü, 14 ünsüz olmak üzere 18 harften meydana gelmiştir. İnce ünlüler y harfi ilavesiyle; yuvarlak ünlüler, v ilavesiyle, birkaç harf kullanılarak belirtiliyordu. Bu alfabede de o ile u’yu, ö ile ü’yü ayırt edecek bir ölçü yoktu. z, s, ş, ve kalın k, kalın g, h sesleri de bu alfabede çok defa birbirine karışıyordu.

Arap yazısı sağdan sola ve bitişik olarak yazılan işlek bir yazıydı. 6 harf dışında bütün harfler sonraki harfe birleştirilirdi. Her harfin başta, ortada ve sonda birbirinden az çok ayrılan farklı bir yazılışı vardı. 28 harfli Arap alfabesi, Türkler tarafından p, ç, ince g ve j’nin ilavesiyle 32 harfe çıkarılmıştı. Ancak p, ç’yi b, c’den ayırmak için eklenen noktalar ile g’yi k’den ayırmak için eklenen üç nokta veya keşide (çizgi) çok defa kullanılmıyor; dolayısıyla bu sesler yine birbirine karışıyordu. Pek aç istisna dışında Türkler, Arapça ve Farsça kelimelirin imlasına dokunmadılar; bu kelimeler bulundukları dilde nasıl yazılıyorsa Türkçede de öyle yazıldı. Dolayısıyla bu dillerden Türkçeye geçen kelimelerde, hem çok uzun zaman, hem de çok geniş coğrafyaya rağmen istikrar sağlandı. “İlim” kelimesi herhangi bir Türk boyunca nasıl söylenirse söylensin, Arapçadaki şekliyle (ayın, lam, mim harfleriyle) yazıldı. Türkçe asıllı kelimelerin yazılışında ise gerek tarih içinde,g erek coğrafi alanlarda birlik sağlanamadı. Kuzey-Doğu Türkçesinde t, s. Sesleri kalını incesi ayırt edilmeksizin te ve sin harfleriyle gösterilirken, Batı Türkçesinde iceneler te ve sin, kalınlar tı sad harfleriyle gösterilmiştir. Kuzey-Doğu Türkçesinde nazal n için nun-kef, Batı Türkçesinde ise sadece kef (bazan üç nokta ilavesiyle) kullanılmıştır. Kuzey-Doğu Türkçesinde ünlüler daha çok, Batı Türkçesinde daha az gösterilmiştir. Tarih içinde de birlik yoktur. Başlangıçta ünlüleri gösteren harekelerin kullanılması tercih edilirken, 16. asırdan sonra çoğunlukla hareke kullanılmamıştır. Bütün bu sebeplerden dolayı, aynı zamanda ve sahada Türkçe asıllı bir kelimenin birden çok yazalışıyla her zaman karşılaşılmıştır. Bunlara rağmen 16. asırdan sonra Türkçe asıllı kelimelerde de az çok bir istikrar sağlanmıştır. Bu alfabede de o-ö-u-ü harfleri ayırt edilemiyor ve vav harfi ile (veya ötre ile) gösteriliyordu.

Arap alfabesinde ancak 19. yüzyıl içinde noktalama işaretleri detaylı olarak kullanılmağa başlanmıştır. 20. yüzyılın başlarında Enver Paşa tarafından teşebbüs edilen harfleri bitiştirmeden yazma (huruf-ı munfasıl) teşebbüsü başarıya ulaşamadı. Ancak Doğu Türkçesinde, Kazak Türklerinden Ahmed Baytursunoğlu tarafından geliştirilen, Arapça-Farsça kelimelerde de ünlü harfleri kullanan ve böylece daha fonetik hale gelen yazı sistemi kısa bir süre kullanıldı.

Yazı Dili

13. yüzyıla kadar Türkler tek bir yazı dili kullandılar. Göktürk, Uygur ve Karahanlı Türkçesi’nde fonetik ve morfolojik ayrılıklar çok azdı. Temel kelime hazinesi de aynıydı. Sadece mensup oldukları din ve medeniyet dairesi dolayısıyla kültür kelimelerinin bazılarında farklılıklar vardı. Bu bakımdan Türkoloji literatüründe 13. yüzyıla kadarki Türkçe “Eski Türkçe” terimi altında birlişterilmiştir.

13. yüzyılda bazı tarihi, coğrafi ve kültürel sebeplerle Türk yazı dili ikiye ayrıldı. Azerbaycan ve Anadolu’ya gelen Türkler, kendi konuşma dilleri olan oğuz ağzını bu yeni coğrafyada, 13. yüzyılda yeni bir yazı dili haline getirdiler. Önce Azerbaycan, Anadolu, Irak ve Suriye’de, birkaç asır sonra da Balkanlarda hatta Kuzey afrika’da kullanılan bu yeni yazı diline “Batı Türkçesi” adı verilir. “Eski Türkçe” ise çok aç değişikliklerle eski Türk topraklarında devam etti. Hazar’ın doğusunda, Kafkaslar ve Karadeniz’in kuzeyinde, 13. yüzyıldan sonra kullanılan Türk yazı diline “Kuzey-Doğu Türkçesi” veya sadece “Doğu Türkçesi” denir. Kuzey-Doğu Türkçesi 13-15. asırlarda Mısır’da da kullanılmıştır.

Türkçe, 13. yüzyıl başından 19. yüzyılın sonlarına kadar iki yazı dili halinde devam etti. Gerek Batı Türkçesi, gerek Kuzey-Doğu Türkçesi 15. yüzyıldan sonra Arapça ve Farsçadan birçok kelime ile birlikte birçok gramer ve sentaks unsuru da alarak, gittikçe aslına yabancılaştı. Ancak her iki kolda da sade Türkçe ile yazanlar daima mevcut oldu. Batı Türkçesine 19. asrın ortalarında başlayan sadeleşme akımı, Genç Kalemler hareketiyle başayırayulaştı. Kuzey-Doğu Türkçesi de 19. yüzyılda sadeleşme yoluna girdi. Ancak Kuzey-Doğu Türkçesinin kulanıldığı topraklar 16. yüzyılın ortalarından itibaren yabancı hakimiyetine girmeğe başlamış, 19. yüzyılın sonlarında bu süreç tamamlanarak kuzey Türk yurtları ile Batı Türkistan Rus hakimiyetine, Doğu Türkistan ise Çin hakimiyetine girmiştir. Bu yabancı hakimiyeti yazı dilini de etkilemiş ve 19. yüzyılın ortalarından itibaren Kuzey-Doğu Türkçesi içinden farklı yazı dilleri çikarılmağa başlanmıştır. Kazan Tatarcası,Kazakça ve Özbekçe ile başlatılan bu süreç, 1917 Bolçevik ihtilalinden sonra sistemli bir şekilde sokularak her boyun sadece konuşma dili olarak kullandığı ağız, ayrı ayrı birer yazı dili haline getirilmiş, böylece Kuzey-Doğu Türkçesi 15 ayrı ayrı diline bölünmüştür. Batı Türkçesi içinden de Azerbaycan Türkçesi yazı dili olarak 18. yüzyıldan sonra farklılaşmağa başlamış, 1828’deki Rus hakimiyetinden sonra farklılaşma artmıştır. İsmail Gaspıralı’nın çıkardığı

Tercüman gazetesi, “dilde birlik” şiarı ile 20. yüzyılın başlarında yazı dili birliğini sağlama yoluna önemli bir gelişme sağlamış, hatta 1918’den 1930’lara kadar Azerbaycan’da İstanbul Türkçesi resmen hakim olmuştur. Ancak Rus idaresinin Türk yazı dilini parçalama siyaseti; Azerbaycan Türkçesi ile beraber Türkmen ve Gagauz yazı dillerini de ortaya çıkararak Batı Türkçesi içinde Türkiye Türkçesinden başka üç yazı dili daha meydana getirmiştir.

BUGÜNKÜ DURUM VE YÖNELİŞLER

Alfabe

Türk dünyasında bugün üç ayrı kökene dayalı 27 farklı alfabe kullanılmaktadır: Latin alfabesi, Arap harflerine dayalı alfabeler, Rus-Kiril harflerine dayalı alfabeler.

1928’de kabul edilen ve 29 harften oluşan Latin alfabesi, Türkiye Cumhuriyeti ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Resmi alfabesidir. Yugoslavya, yunanistan, Romanya ve Bulgaristan’da da Türkler aynı alfabeyi resmen kullanma hakkına sahiptirler ve hem yayın dilinde, hem eğitimde bu alfabeyi kullanmaktadırlar. Böylece iki müstakil Türk devletinde ve dört ülkede Türkler, Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi alfabesini kullanmış oluyorlar. Finlandiya’daki bin Türk de Türkçe için özel olarak Latin alfabesini öğrenmektedirler. Irak Türkleri de 1964-1971 yıları arasında Latin harflerini Arap alfabesi yanında kısmen kullanmışlardır. Ayrıca Avrupa ülkelerinde yaşayan Türkiye Türkleri de bu alfabe ile yayın yapmakta ve haftada birkaç saat eğitim görmektedirler.

Irak, İran, Afganistan ve Çin’deki Türkler Arap harflerine dayalı alfabeler kullanmaktadırlar. Irak’taki Türk alfabesi, osmanlı yazı sistemini devam ettirmektedir. İran’daki Azerbaycan Türkleri, 1979’dan beri Osmanlı yazı sisteminden az çok farklı bir sistem eliştirmişlerdir. İran’daki Türmenlerle Afganistan’daki Özbek ve Türkmenler, kuzey-Doğu (Çağatay) Türkçesi için kullanılan yazı sistemini devam ettirmektedirler. Çin’deki Uygurlar, Kazaklar ve Kırgızlar ise Arap harflerine dayalı, fakat birbirlerinden farklı alfabeler kullanmaktadırlar. Osmanlı ve Çağatay yazı sisteminden de farklı olan bu alfabelerde Arapça, Farsça kelimelerin orijinal imlasına uyamamakta, o-ö-u-ü için ayırt edici işaretler kullanılmaktadır.

Irak, İran ve Afganistan’daki alfabeler sadece yayınlarda kullanılmaktadır. Bu ülkelerde henüz Türkçe ile eğitim verilmemektedir. Çin’de ise Arap kökenli Türk alfabeleri hem yayın, hem eğitim dilinde kullanılmaktadır. Suriye Türkleri Türkçe yayınlardan da eğitimden de mahrumdur.

Sovyetler Birliği’ndeki Türkler, Rus-Kiril harflerine dayalı, birbirinden farklı 20 alfabe kullanmaktadırlar: Azeri, Gagauz, Kırım, Tatar, Kazan Tatar, Başkurt, Nogay, Karaçay, Malkar, Kumuk, Kazak, Karakalpak, Türkmen, Özbek, Kırgız, Uygur, Hakas, Tuva, Altay, Çuvaş, Yakut. 1937-1940 arasında Türklere kabul ettirilen bu alfabelerde birlik yoktur. Aynı ses herbirinde farklı harflerle gösterilebilmektedir. Bu yüzden herbirini ayrı ayrı öğrenmek gerekmektedir.

Değişen dünya şartları ve Sovyetler Birilği’ndeki yeni politikalar, bu bölgedeki Türklerde de yeni düşünce ve yönelişlere yol açmıştır. Siyaset ve iktisat bakımından daha fazla müstakil olma, Türk Cumhuriyetleri arasında ortaklıklar kurma istik ve teşebbüsleri yanında milli kimlik arayışı, milli kültüre yöneliş ve Türk halkları arasındaki tarih ve kültür ortaklıklarını ortaya çıkarma faaliyetleri de hızla artmağa başlamıştır. Bu arada ortak bir alfabeye sahip olma arzu ve teşebbüsleri de gündeme gelmiştir. Bir iki yıldan beri aydınar tarafından ifade edilen ve basında tartışılan alfabe değişikliği konusu, Azerbaycan Sosyalist Cumhuriyeti’nde resmi bir hal almıştır. Devlet tarafından teşkil edilen bir komisyon, Latin alfabesiyle ilgili hazırlıklarını 1991 yılı başına kadar bitirip resmi makamlara sunma kararındadır. Azerbaycan’da şimdi tartışılan, Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi alfabesini aynen mi, yoksa birkaç harf ekleyerek mi alma konusudur. Latin alfabesine geçme konusu, Moldavya Sosyalist Cumhuriyeti’ned yaşayan Gagauzlarda da gündeme gelmiştir. Esasen Moldovanların Latin alfabesine geçmiş olmaları, Gagauzların önünü açmıştır. Gagauz Türkleri tarafından çıkarılan Ana sözü gazetesinde aydınlar konuyu tartışmaktadır. Ayrıca okuyuculara da bu konuda sütun açılmıştır. Okuyucu mektupları çoğunlukla Latin alfabesine geçme temayülünü aksettirmektedir. Kırım Türklerinin lideri Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu da bütün Türklerin, Türkiye Cumhuriyeti alfabesine geçmeleri gerektiğini iade etmiştir. Kazan Tatarı Özbek ve Kazak aydınları arasında da alfabe değişikliği gündemdedir. Ancak buralarda Latin alfabesiyle Arap alfabesi arasında tam bir tercih henüz yapılmamıştır. Eski, zengin milli kültürümüzle teması sağlaması yönünden Arap harflerine de temayül vardır. Ancak bilhassa Türk halkları arasındaki birliğin sağlanması fikri ve Azerbaycan’da Latin harflerine geçme kararı onlar üzerinde Latin alfabesi lehinde temayül uyandırabilmektedir. Ayrıca Latin alfabesinin, Türkçenin fonetiğini en iyi verebilen bir özelliğe sahip olması da önemlidir. Sovyetler Birliği’ndeki Türklerin tamamı Latin alfabesine geçtiği takdirde, Arap alfabesi kullanan topluluklar da ister istemez bu alfabeye doğru yöneleceklerdir.

İmlâ

Türkiye, Kuzey Kıbrıs, Yunanistan, Bulgaristan, Yugoslavya ve Romanya Türklerinin kullandığı 29 harfli Latin alfabesi, Türkçenin fonetiğini mükemmele yakın bir şekilde verebilmektedir. Sadece k ve g seslerinin kalın ve ince olarak ayrılmamış olması bir problem olarak durmaktadır. Diğer Türkler Latin alfabesine geçerken, k ve g için, kalın ve ince olmak üzere ikişer harf kabul ederlerse bu fonetik problem de çözülebilir. Diğer Türk şivelerinde yaygın olarak kullanılan açık e (a), hırıltılı h(x), damak n’si (n), çift dudak v’si (w) de bu seslere sahip şiveler için kabul edilebilir. Ancak fonetik detaylara girmek ve sadece diyalekt özelliği sayılabilecek sesler için harfler kabul etmek, tıpkı şu anda uygulanan Kiril alfabeleri gibi olumsuz parçalanmalara yol açar ve birliği bozar. Ayrıca kabul edilecek Latin harflerinde, Türkiye Cumhuriyeti alfabesinin örnek alınması önemlidir. Böylece aynı ses, aynı harfle gösterilmiş olur. Ancak bu şekilde aynı kelimeler aynı harflerle yazılma imkanına kavuşur ve imlada da birlik temin edilir. Aksi takdirde Latin alfabesine geçmenin fazla bir önemi olmaz.

Şu anda Türk boyları arasında alfabelerin farklı olması, imlaların da farklı olması sonucunu doğurmuştur. Mesela, Latin alfabesinde çok defa virgül ile ayırdığımız özne, Kiril sistemli alfabelerde uzunca bir çizgi ile ayrılmaktadır. Alfabe ve imla problemleri, devamlı toplanacak ve bütün Türk boylarını içine alacak bir “Daimi Türk Dili Kurultayı”nda tartışılmalı, halledilmeli ve karara bağlanmalıdır.

Yazı Dili

Bugün Türkçe için, 4’ü Batı Türkçesine, 15’i Kuzey-Doğu Türkçesine ait olmak üzere, birbirinden ayır 19 yazı dili vardır. Yakut ve Çuvaş leheçeleri de buna eklenince 21 yazı diline ulaşılmış olur. Tarihçe bölümündede belirtildiği gibi, Türkçe, 20 yüzyıla kadar sadece 2 yazı dili larak gelmiştir. Yazı dillerined bugün görülmmekte olan fazlalık ve farklılık, yabancı hakimiyetlerden, sonra, sun’ı olarak v Türklerin hür iradelerinin dışında ortaya çıkarılmıştır. Fakat sebep ne olursa olsun, aynı dil içinde bugün 21 farklı yazı dili mevcuttur. Bu farklı yazı dillerinde ayrı ayrı edebiyatlar gelişmiş; 60-70 yıldan beri binlerce kitap, dergi ve gazete yayınlanmıştır. Radyoda, televizyoda ve eğitimde bu farlı yazı dilleri kullanılmaktadır. Yazı dilleri farklılışatırılırken her boyun konuşma diline ait farklı telaffuzlar, gramer şekkilleri, ekler ve kelimeler özellikle geliştirilerek lyaygınlaştırılmış; ağız malzemesi bilerek ön plana çıkarılmıştır. Böyelce eski kültürün ortak dil özellikleri ve kelimeleri yerine, ağızların farklı dil özellikleri ve kelimeleri gemiştirilmiştir. Hatta bundan dolayı sovyetler Birliği’de diyalektoloji ve halk (ağız) edebiyatı çalışmaları çok ilerlemiş, tarihi metinler üzerindeki çalışmalar ise güdük kalmıştır. Yazı dilleri farklılaştırılırken başvurulan bir başka yol, yeni terimlerin her boy için arklı ek ve kökler kullanılarak yapılmasıdır. Böylece aynı dilde ortak olabilecek terimler de ayrılmıştır Sovyetlerdeki Türklere Rusça, Doğu Türkistan’a Çince, Türkiye’ye Franıszca ve İngilizce, Güney Türkistan’a ve Azerbaycan’a Farsça kelimelerin girmesi de farklılığı arttırmıştır.

Son yıllarda Sovyetler ve Çin’deki Türklerde tarihi eserlere karış ilgi artmıştır. Yıllarca üzerined çalışılmayan ve neşredilmeyen Orhun Abideleri, kutadgu Bilig, Divanü Lugati’t-Türk, Dede Korkut gibi bütün Türkler için ortak olan eserlere yönelme başlamış ve bunlar, Doğu ve Batı Türkistan’da neşredilmiştir. Arapça, Farsça’dan geçtiği halde bin yıldan beri işlenerek Türklerin ortak malı olan kelimeler de, sonradan sokulmuş Rusça mukabilleri atılarak diriltilmeğe çalışılmaktadır. Tarihi romana yöneliş de yine ortak edvirlere hasretin bir ifadesidir.

Son yıllardaki yönelişlerin en önemlisi, önce ilmi alanda başlayan, onra edebi ve kültürel alanlara da kayan temasla, kongreler ve ortak çalışmalardır. Siyası ortam elverdikçe Sovyetlerdeki Türk boyları önce kendi aralarında ortak faaliyetlere girişmişlerdir. Son birkaç yılda ise bu ortak çalışmalar, Sovyetler dışına taşarak Türkiye’yi içine almıştır bu temasların ortak bir edebi dil ihtiyacını da gündeme getireceği, hatta getirdiği görülmektedir. Kendi aralarında Rusça anlaşan sovyetlerdeki Türk aydınların ortak bir edebi dil ihtiyacını da gündeme getireceği, hatta getirdiği görülmektedir. Kendi aralarında Rusça anlaşan sovyetlerdeki Türk aynıları bundan rahatsızlık duymağa başlamış ve aralarında, kendi şiveleriyle de olsa Türkçe konuşmayı tercih eder olmuşlarır. Bu olgu, uzun vadede ortak bir edebi dile gidişin psikoljik zemini olacaktır. Müşterek edebi dilin oluşturulmasında İsmail Gaspıralı ve Azerbaycan (1910-1930) tecrübelerinden faydalanılabilir. Ayrıca yeni edebi diller yaratarak Türkçeyi farklılaştıran 70 yıllık Sovyet tecrübesi de, bu defa aksi yönde, yani birleştirme yönünde bir gelişme için bir laboratuvar vazifesi görebilir. Mesela Rusça yerine veya onun yanında okullarda öğretilecek olan Türkeyi Türkçesi, zamanla ortak bir üst dil olarak gelişebilir. Kendi şiveleri yanında Rusça eser yazan Sovyetlerdeki Türk edip ve alimleri, pekala ortak dil olarak Rusça yerine, okullarda öğrendikleri Türkiye Türkçesini kullanibilirler. Esasen şu anda Türkiye Türkçesi; Türkiye’den başka, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Irak, Yunanistan, Bulgaristan, Yugoslavya ve Romanya’daki Türklerin ortak edebı dilidir. Ancak Türkiye Türkçesi de son 50-60 yılda geçirdği olumsuz değişmelerden urtulmak; yüksek bir medeniyet ve ilim dili olarak kendini geliştirmek zorundadır. Bunun için yapılacak ilk iş tarihi köklerimizle ve aynı gövdeden çıkan dallarımızla yani diğer Türklerle bağımızı sağlayan ortak kelimeleri atmaktan vazgeçmektir. Cumhuriyetin ilk dönem şair ve yazarlarınınulaştıkları mükemmel Türkçe, hareket noktamız olmalıdır. Adeta bir rönesans hareketi gibi Cumhuriyetin ilk dönemlerindeki şair ve yazarlarımıza dönmeliyiz. Diğer bir iş terimler arasında ortaklığı sağlamaktadır. Türkler arasında sürekli toplanacak “Daimi Türk Dili Kurultayı’nda ortak terimler ve ortak edebi dil meselesi devamlı konuşulup tartışılmalıdır. Bütün Türklerin kendi hür iradeleriyle verecekleri karar sonunda ortak edebi dilin okullarda öğretilmesi sağlanabilirse, bu dil bütün Türk yazı dillerinden unsurlar alarak dünyanın en zengin dili haline gelebilecektir.

Prof. Dr. Ahmet B. Ercilasun / Türk Kültürü Dergisi, Sayı: 332, Sayfa: 705.

Reklamlar

3 Yanıt

  1. Ne büyük talihsizlik’ki biz Türkler hilkatden gelen bir özelligimiz yüzünden hem bas olmayi severiz hem bas olani sevmeyiz.
    Bas olma sevdasi hemde herzaman tamda oldu bu isde bukadarmis dedigimiz zamanlarda sekteye ugrar cünkü hep birimiz benimki dahada iyi ve dahada uzun yada hasmetli azametli olacak drve silbasdan yeniden bir devinim ve bosa gecen zaman ve emekler diye dövünürken bakarsiniz yine birisi genelde Asker kökenli yada Asker (simdi her Türk asker dogar sözünü daha iyi anlaya biliyorum neden ? ) mesrepli birisi yada birileri cikar sanki bir gecekondu kurarcasina cabuk ve basit ama ne garipdirki Horasan harciyla sivanmis gibi sapa saglam bir yeni Türk devleti kurmamis miyiz ?
    Ama Horasan harcini biz kardigimiz icin yine bizden birinin tahakkümü neticesinde tarihion kendisinen takdir ettigi ömür biter bitmez sahneden yerini arkadan gelene terkederek tarihe bazan hüzünlü bazen trajedik bzan tarihindahi anlamkda zorlandigi bir hal üzeri elveda diyerek cekilir safini safdaslarina büyük vakar icinde terk ediverir.
    Allah bu milleti biz inanip iman etsekde inanmayip inkar ediversekde vallahi seviyor anlamak lazim vakarimizin sebebi bu sirra dogusdan sanki Elesti bi Rabbikum süaline verdigimiz cevapla ilintili bir gizemli antlasma neticesinde susup siranin birdaha gelmesini bekliyiveriyoruz.
    Delilim mi ?
    Delilim sirri Kuran.
    Bu sirri bilende ar olmaz .Bu bir Bahri-Umman buna haddü kenar olmaz.
    Cümle Hakki sevenler Hak Erenleri bu sirra atifda bulunarak demislerki.!!!
    Kim ki TÜRKÜN gönlüne dokuna , dokunur sinesi ALLAH okuna.
    Ev vel Allah bu sekilde tarih tekerrür edip durur , Türk de bunu Ezeli Ervahdaki bir sirli bilsle genetik olarak bilir ve susar yalnizca susar tarihin tekerrürünü seyredip o vakar icinde zamani zemini olustugunda sadece kendisine EYVALLAH denilmesi gerkli olan o Hallaki Aleme ve onun kaderine EYVALLAH derler.
    EYVALLAH :Erlerin demine EYVALLAH HUUU…!

  2. tşk

  3. a
    akılla, bilimle, uygarlık ölçütleri açısından değerlendirelim…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: