Han


Pek çok kişinin başından geçmiştir. O güne kadar hiç görmediği, tanımadığı bir kişi ile karşılaştığı zaman, sanki daha önce görmüş, hasbıhalde bulunmuş gibi hisseder. Hâlbuki görüşmemiş, tanışmamışlardır. Nedir onları birbirine yakınlaştıran, ılımlı ve olumlu kılan; Amiyane deyişle birbirlerine kanlarını kaynatan?

Kişiler gibi, bazı toplumlar da birbirlerine daha sıcak, daha yakın olduğunu hissederler. O toplumla iç içe yaşamasak da, onunla irtibatımız kopuk da olsa, ona karşı samimi ve güzel hisler hissederiz. Onu kendi toplumumuzun bir parçası, bir uzantısı olarak kabul ederiz. Bazı toplumları ise aksine itici, hatta düşman gibi telakki ederiz. Yakın zaman diliminde bir arada yaşamışlık söz konusu ise, bu kendisine yakın sayma veya itici bulma hissiyatını bir maşeri vicdan olarak kabul etmek ve öyle algılamak mümkündür. Ancak böyle bir durum yok ise, bu neyle ifade edilir?

Balkanlarda birçok millet bizimle bir arada yaşadığı halde Arnavutlar ile Boşnakların yeri ile Sırpların yeri toplum havsalasında bambaşkadır. Bu anlayışın tek yönlü olmadığını Arnavutluğun mecburen düşmana bırakılırken Arnavutların “Ya sizinle kalalım, sizinle olalım ya da bizi başkasına devretmeyin, kendi kaderimizi biz tayin edelim” siteminde aşikârdır.

Avrupa’dan Asya’ya doğru uzanalım. Çin ile Afganistan’ın Türkiye’ye uzaklığı aşağı yukarı denk sayılır. Ancak bu iki ülkenin ahalisini halkımız arasında algılanması aynı değildir. Her iki ülkenin de içinde yaşayan soydaşlarımız bulunmaktadır. Çin’de Uygurlar ile Kazaklar, Afganistan’da ise Özbekler ile Türkmenler milletimizin bir parçası ve uzantısıdır. O halde bu ayırt edici bir özellik değildir. Dindaşlığı bir ölçüt olarak var sayacak olursak, Afganistan’ın toplam nüfusundan en az üç kat daha fazla Çinli Müslüman yani Dunganlar vardır. Dolayısıyla bütün Çinliler değilse bile Dunganlar bize daha yakın, daha sıcak gelmeliydi. Hâlbuki hal hiç de öyle değildir. Türk asıllı olmayan Afganistanlılar bile bize sıcak gelmektedir. Müşahede edebildiğimiz kadarı ile bu hissiyatımız karşılıksız da değildir. Türkiye’ye gelen Peştun, Tacik, Paşai asıllı Afganistanlıların da, toplumumuzla kaynaştığını gözlemliyoruz. Hele bu unsurlar Aymak, Hazara gibi soyca da yakınlaşan gruplar olunca kaynaşma, daha çabuk ve daha derin olmaktadır. Daha da somutlaştırırsak farklı etnik tabanlardan gelen ve Müslüman olan iki kişiyi, yani Afganistanlı bir Peştun ile Çinli bir Dungan’ı Türkiye’de ikamet ettirsek, Dungan’ın Peştun’a göre halkımız ile kaynaşması, kabul görmesi, kendisini yabancı hissetmemesi çok daha zor olacaktır.

Aynı dine inanmak, aynı dini terbiye ile terbiyelenmek, şüphesiz toplumları birbirlerine yakınlaştırmaktadır. Ancak sadece dindaşlık toplumları birbirlerine aynı derecede kaynaştırmıyor. Dindaşlığın yanı sıra, örfün de, hayat anlayışının da, geleneklerin de yönlendirici bir etkisi vardır. Bazen bir kelime, aradaki binlerce kilometrelik mesafeyi göz açıp kapama süresine indirivermektedir. Uzak coğrafyaların benzer adlarının sonundaki “han” kelimesi de böyle müessir ek-kelimelerdendir. Ademhan, Mehterhan, Hamidullahhan adlarının “han”sız kısımları da bizim toplumumuza güzel çağrışımlarda bulunursa da, “han” eklendiği zaman bu isimler yakınlıktan öte biraz daha candan, biraz daha ciğerden gelmektedir.

Kulağınız bir kelimeye ne kadar aşina ise, onu başka kelimeler arasında tanıması, fark etmesi de o denli kolay olur. Hele kelimelerin anlamları da, mahiyeti de ifade dünyanıza uygun ise o kelimeyi ve o kelimenin içerdiği kavramı yabancı saymak imkânsız hale gelir. Köken birliği yoksa bile kültürel köprülerin gizli bir el tarafından inşa edildiğine şahit olursunuz.

Olivier Roy’un “Afganistan’da Direniş ve İslam” adlı kitabını okurken, arada bir geçen “han” kelimesi de o kadar tanıdık geldi ki, sanki yüzlerce yıllık tarihin derinliklerinden gelen bir eski dost ile karşılaştım. Tarihi ve günü bir arada iç içe yaşatan bir sıcak nefes iliklerime kadar işledi.

Hanı tanımlayan, görevi ve sorumlulukları hakkında kısa bilgiler aktaran aşağıdaki alıntılar eminim benim kadar her bir Türk okuyucusunu da aynı yerlere götürecek, onlara aynı duygu ve düşünceleri yaşatacaktır. Bu sosyal olguyu başlı başına işleyen, değerlendiren bazı araştırmalarda buradaki bilgileri ve başkalarını daha ayrıntılı bulmak mümkün olacaktır elbette.
Han: İaşelerini ve geçimlerini karşıladığı çok sayıda kişiye bakmakla yükümlü ve geniş bir ailenin lideri olan toprak sahibi. Bir kabile grubunun lideri. (s.355). Her han gücünü kendi kavmi içerisindeki mutabakattan sağlar… han, şahsına ihtiyaç duyan kişilere gösterdiği cömertlik ve destek sayesinde bu makamı dolduracak yegane kişinin kendisi olduğunu göstermek zorundadır. Zira Han, dastakhansız (herkese açık sofrasız) olmaz. Hanın statüsünün muhafaza etmesi için neler yapması gerektiğini ayrıntılı bir şekilde tarif eden örneklere Nuristani kabileler arasında rastlayabiliriz. Mesela: Vaygal’da Han’ın köy için vermiş olduğu toplu yemeklerin sıklığı ve bir şahsa düşen porsiyonun miktarı statüsünü belirleyen kesin bir yöntemi oluşturmaktadır (s.46) Peştunlar ve Nuristaniler içinde de Han’ın gücü inişe geçmiştir. Brahvilerle Beluci göçerleri arasındaysa Han’ın nüfuzunun bozulmadan kaldığını görüyoruz. Nüfuzlu ailelerin gücü, göçerler arasında veya Aymak bölgesinde olduğu sosyal farklılıkların fazlasıyla belirgin olmadığı topraklarda ve fazlaca ulema veya aydının bulunmadığı yerlerde bozulmadan kalmıştır (s.248). Han’ın rolü kendi imkânlarıyla çevresine yardımda bulunmak ve şahsına bağlı insanların sayısını arttırmakla sınırlıdır (s.104).

Benzer alıntı cümleleri çoğaltmak mümkün. Çoğaltıp metin bütünlüğünden kopuk bir biçimde vermek yerine hanı, hanlığı şöyle özetlemek mümkündür:

Han Afganistan’da bölgesel temsil gücü olan bir birimdir. Kendisine bağlı olanların ihtiyaçlarını giderir. Yardım ve destekte bulunur. Bu konuda halkı başka bir otoriteye ihtiyaç duymamasını sağlamak ve otoritenin kendisi olduğunu göstermek zorundadır. Han kendisine bağlı olanlarla devlet arasındaki ilişkilerin düzenli gitmesini sağlar. Han, ahalisine zaman zaman toplu yemekler verir. Hanın gücünü ölçmenin araçlarından birisi de bu yemeklerin kemiyet ve keyfiyetidir. Hanlar, büyüklükleri zaman zaman değişmekle birlikte yerel yönetimlerdir. Peştunlar, Nuristaniler, Aymaklar, Hazaralar, Brahviler, Beluciler gibi farklı topluluklarda hanlar vardır. O bölgenin, o toplumun bilicisi, yöneticisi konumundadır. Ahalisinin inancına müdahalelerde bulunmaz. Din işleri ulemalar tarafından, ama yine hanın belirlediği sınırlar içerisinde yürütülür. Hanlar zor zamanlarında bir araya gelerek “şura-yı arbab” oluşturabilirler. Han, “peştunvali”yi, yani töreyi korumak, uymak ve uygulamakla da mükelleftir…
Hanların görev ve yetkileri şüphesiz bunlardan ibaret değildir. Biz burada Olivier Roy’un verdiği bilgiler ışığında bir suret ortaya koymaya çalıştık. Değişen şartlar çerçevesinde hanlık müessesesinde yıpranmalar, değişmeler meydana gelmiştir. Devletin serbestîsi içinde han, hanın serbestîsi içinde de ulema özerk bir yapıda iken; ulema önce hanın, sonra devletin yetkilerine talip olmuş, Taliban olmuş; müesses nizamı temelinden oynatmıştır.

Biz işin bu yönü üzerinde durup sosyolojik tahliller yapma yoluna gitmeyeceğiz. Ancak şurası açıktır ki, hanlık sistemi sadece Afganistan’da değil, Pakistan’da Hindistan’ın kuzeyinde ve İran’ın buraya yakın bölgelerinde özellikle kırsal kesimlerinde işletilmiş ve halen belli oranda da işletilmektedir.
Bu sistemin güneyden, Hindistan’dan gelmediği bellidir. Halen kast sisteminin devam ettiği bu bölgede koyu bir tabakalaşma varlığını korumaktadır. Bunun en canlı göstergesi, bugünlerde Hindistan’da kast sisteminin alttan ikinci sırasında bulunan Bujyarların daha fazla hak isteğinden kaynaklanan olaylardır. İslami coğrafyada yaygın olan ve köklü bir mazisi olduğu anlaşılan bu sistem, İslami gelenekten de gelmemektedir. İran kaynaklı bir model olmadığı da anlaşılmaktadır. Zira hanlığın yayıldığı bölgelerde Şii veya Sünni bölgeleri gibi bir ayrım yoktur. Zaten hanlar dini işlere pek müdahil olmazlar. Kitlenin genel kabulüne göre din işleri ulema adı verilen din âlimleri tarafından yürütülmektedir.

Bütün bu değerlendirmeler ışığında hanlık sistemine tekrar bakacak olursak, sistemin dini değil örfi olduğu anlaşılmaktadır. Sistem Hint menşeli de değildir. Kast sistemi ile hanlık belirgin bir örfi anlayış farklılığını yansıtmaktadır. Belli bir noktadan sonra coğrafi olarak da ayrılmaktadır. Hanlık sisteminin geçerli olduğu bölgelerde hüküm sürmüş İslamiyet öncesine de uzanan bir siyasi oluşumlar bizi doğru adrese götürecektir.

Kelimenin kökeni de bizi sistemin sahiplerine, yayıcılarına ulaştırabilir. Abdülmecid Turan’ın 1999’da Peşaver’de yayımladığı Muhammed Bayramhan-hanan adlı kitabın giriş kısmında han-hanan kelimelerini birçok sözlükten delillendirerek Türkçe asıllı ve Türkistan kaynaklı olduğunu ortaya koymuştur. Ayrıca Türkistan dışında padişahlara Rum ülkesinde “kayser”, Çin ülkesinde “fağfur”, Hint ülkesinde “ray, cipal” denildiğini, “han” kelimesinin Farsçadaki “şah” kelimesinin eş anlamlısı (müteradifi) olduğunu da belirtmiştir (s.1–6). Yine Farsça “Ferheng-i Feşürde-i Suhan” adlı sözlükte de (Tahran 1382), “han” (s.897), “hakan” (s.891) kelimelerinin Türkçe asıllı olduğunu belirtmektedir. Sekiz cilt halinde Salık Zımanov’un 2008’de yayımlamış olduğu “Kazakların Temel Kanunları” adlı töreyi anlatan ve “Beyler Mahkemesi” adlı beylik sistemini anlatan kitaplar ile sözünü ettiğimiz coğrafyadaki hanlık sistemini karşılaştırdığımız zaman sistemin kaynağı daha belirgin hale gelecektir.

Türk edebiyatında destanlar devrinden bu yana edebi metinlerde, pek çok Türk siyasi birliğinin lideri “han, hakan, kagan” olarak unvanlandırılmıştır. Han daha küçük bir başkanlık iken, hanlar hanı yani “kagan” üst makamı anlatır. Kagan kelimesi Türkçeden Arapçaya “hakan” şeklinde geçmiştir. Görüleceği üzere sistemin ve kelimenin yayıldığı alan ve geçiş yönü birbiri ile örtüşmektedir.

Aynı hayat tarzını benimsemiş insanlar, aynı kökenden gelmeseler bile, aynı duygu ve düşünce yapısına sahiptirler. Bu onların algılamalarına doğrudan yansımaktadır. Aynı sistemin eğittiği, yetiştirdiği insanlar ve insanların oluşturduğu toplumların birbirleri ile kaynaşması, birbirlerine ılımlı ve olumlu bakması da çok kısa sürede gerçekleşmekte ve karşılıklı hüsnüzan besleyebilmektedirler.

Bir saygınlık ifadesi olarak şahıs adlarının sonunda kullanılan “han” kelimesi sadece unvan olarak değil, makam olarak da hiç şüphesiz toplum tarafından yüce tutulmaktadır. Ademhanlar, Mehterhanlar gibi halktan kişiler için itibarlı bir isimle anılmak, soyluluğa, asalete, han sıfatlarına malik olma arzusudur. Amanullahhan, Nadirhan ve Hamidullahhan gibi devlet erkânı için toplumun maşeri vicdanında, hafızasında Oğuz Han, Bayındır Han, Tabgaç Buğra Han, Timur Han, Babür Han gibi devlet ve izzetle, şöhret ve saltanatla anılmak arzusudur.

Bizi de bu insanlara, bu toplumlara, onları da bize yakın, aşina kılan herhalde bu maşeri vicdan duygusudur. Afganistan’ın bugün içinde bulunduğu kargaşa ve aymazlığın bir yönünü de yüzlerce yıllık oturmuş müesses nizam haline gelmiş hanlık sisteminin bozulması ve çağa uygun hale getirilememesidir demek yanlış olmaz. Abdülmecit Turan’ın şu mısralarında tespit ettiği de aslında bunun başka türlü tespitinden ibarettir:

Hanlar geda boldı gedalar hanhanan
Kec feleking kecliginden destinden
Millet fakir düşdi zalim golından
Nadanlar han boldı, danalar zebun

Rıdvan Öztürk

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: