Afganistan’ın yarısı Türk


Bugün Afganistan’da sadece Özbek ve Türkmenler’in 6 milyon nüfusu var. Hazaralar da katıldığı zaman ülke nüfusunun yarısını Türkler meydana getirmiş oluyor…

Afganistan Devleti, 18. asırda kuruldu. Bugün yaklaşık 25 milyon insanın yaşadığı Afganistan’ın yüzölçümü, 657.500 kilometrekaredir. Afganistan; kuzeyinde Türkmenistan, Özbekistan ve Tacikistan ile; doğusunda Çin Türkistan’ı (Doğu Türkistan), Keşmir ve Pakistan ile; güneyinde Pakistan ve batısında ise İran ile komşudur. Afganistan’ın coğrafi yapısı; genellikle üzerinde sıra dağların bulunduğu yaylalardan ve yer yer ovalardan oluşur.
Coğrafi şartları çerçevesinde idari olarak Afganistan, bazı bölümlere ayrılmıştır. Bunlar; Kabil, Kandehar, Herat, Hezaristan, Nuristan, Vehan, Bedahşan ve Türkistan’dır.

Afganistan; esas itibari ile Peştun, Tacik ve Türklerden meydana gelmektedir. Ülkedeki ikinci büyük etnik grubu oluşturan Türklerin nüfusu, 6 milyon dolayındadır. Özbekler, Türk grupları içinde en çok nüfusa sahiplerdir. Bunlar; genellikle esnaf ve çiftçi olarak çalışırlar ve Afgan Türkistan’ı denilen bölgede yaşarlar. Bugün Özbek nüfusunun 3 milyonu geçtiği tahmin edilmektedir. Kunduz, Andhoy, Meymene, Akça ve Balar, Mugap, Katagon ve
Bedahşan, Özbekler’in yaşadığı bölgelerdir. İkinci büyük Türk grubunu oluşturan Afganistan Türkmenleri, Özbekler’den farklı olarak hayvancılık yaparlar. Afganistan ihracatında canlı hayvanın önemli bir kalem teşkil etmesinden ötürü Türkmenler, ülke
ekonomisine büyük katkı sağlamaktaydı. Herat, Meymene, Andhoy, Taş-Kurgan, Mezar-ı Şerif, Belh, Akça, Katagan, Bedehşan ve Bala ile Murgap, Türkmenlerin yaşadığı bölgelerdir. Türkmenler, hayvanlarına otlak bulabilmek için sık sık yer değiştirdiklerinden nüfusları kesin olarak tespit edilememekle beraber 600.000 civarında oldukları tahmin edilmektedir. Afganistan’da yaşayan Türkmenlerin çoğunluğunu Alieli boyu ile Teke, Salur, Sarık, Çavdar ve bilhassa Ersarı boylarından oymaklar teşkil etmektedir. Afganistan’daki üçüncü büyük Türk grubunu teşkil eden Kızılbaş Türkleri’nin sayıları, 400.000 dolayında tahmin edilmektedir. Bu Türkler, 1738’de Herat – Kabil arası güvenliği sağlamak için Nadir Şah tarafından yerleştirilen Türkmenler’in torunlarıdır. Yukarıda belirtilenlerin dışında en kalabalık Türk grubunu Kırgızlar oluşturmaktadır. Büyük ve Küçük Pamir dağlık bölgesinde yaşayan Kırgızlar’ın sayıları, 1950’lerde Doğu Türkistan’daki Çin zulmünden kaçanlarla birlikte 100 bini geçmiştir. Bunların dışında Afganistan’da, az sayıda Kıpçak,
Karluk ve Çağatay Türkleri de yaşamaktadır. Ayrıca Türk-Moğol karışımı olduğu kabul edilen Hazara ve Aymak (oymak) gruplarının da son yapılan çalışmalarla Türk oldukları anlaşılmıştır. Hazaralar ile birlikte Türk nüfusu 6 milyonun çok çok üstüne çıkmaktadır.

Afgan diye bir millet yok!

1900 öncesi haritaların incelenmesi ile Afganistan Devleti’nin bulunduğu bölgede daha önce böyle bir devletin olmadığı anlaşılacaktır. Bu bölgede, ya eski adıyla; Tatarya, İskitler,
Horosan, Cenubi (Güney) Türkistan gibi veya yönetim kurmuş hükümdar veya sülale adıyla; Hunlar, Oğuzlar, Gazneliler, Selçuklular, Babürlüler ve mahalli hanlıklar gibi isimlere
rastlanacaktır. Tarihte Afgan diye bir millet olmamıştır. Yaklaşık bir asır önce İngilizler, böyle bir kelime yerleştirmiştir. Bölge halkı hayvancılıkla uğraştığından, hayvanlarına otlak bulabilmek için kışın Penjap vadisine göçer, ilkbaharda da geri dönerdi. Türkler bu
halka, hareket eden veya avcılıkla geçinen göçebe manasına gelen “Avghan” derlerdi. Bu halk ise kendisini, “Pushtu – Pushtan” olarak anardı. Bu isim de belki bir Türk devleti olan Kuşhanlar döneminden kalmadır…

Afganistan kadim bir Türk toprağı

M.Ö. 500’lü yıllarda ilk defa İranlılar’ca işgal edilen bölge, daha sonra Büyük İskender orduları tarafından ele geçirilmiştir. Arkasından Baktriana Devleti kurulan bölge, 50-125 yılları arası İskitler ve 125-480 yılları arasında ise Kuşanlar’ın hakimiyet altına girmiştir.

480 yılından sonra Afganistan’ın yeni hakimleri, başka Türk kavimleri olmuştur. Önce Akhunlar, bu topraklara yerleşmiş; ancak Göktürkler’in baskısı sonucu 4. yüzyılda hakimiyetlerini kaybetmişlerdir. Daha sonra Akhunlar bölgede Halaçlar olarak yaşamayı sürdürmüşlerdir. 7. yüzyıl sonlarına doğru bölge, Arap ordularının istilasına uğramıştır. Bu istila kısa sürmesine rağmen İslamiyet Afganistan’da önemli ölçüde kabul görmüştür. İslamiyet’in yayılmasıyla burada Samani, Gazneli, Büyük Selçuklu Devleti ve Harzemşahlar gibi Müslüman-Türk devletlerinin hakimiyetleri görüldü. 1220’den sonra Moğollar, Afganistan’ı istila edip uzun bir süre (bir buçuk asra yakın) ülkeye hakim oldular. Moğol
hakimiyeti, Afganistan’da yaşayan Türk boylarını Anadolu’ya göçe zorlamıştır. Bölgedeki Moğol egemenliği, 14. yy sonlarında Timur ordularınca sona erdirilmiştir. Timur’un kurduğu devlet, ölümünden sonra dağılmışsa da torunlarından Muhammed Babür’ün bölgede
kurduğu Türk devleti uzun süre yaşamıştır. Babür’un Afganistan’ı merkez yaparak kurduğu devlet, sadece buraya değil Hindistan’a da Türkler’in tekrar yerleşmesini sağlamıştır.

18. yüzyılda Nadir Kulu komutasındaki Türkmen ordusu Afganistan ve İran’ı yönetim altına almış; Babür Türk Devletini de vergiye bağlamıştır. Nadir Şah’ın ölümünden sonra yönetime geçen Ahmet Şah, Hindistan’daki Babür Devleti’ni hakimiyeti altına almıştır (1756-1757). Bu yıllarda İran’ın sergilediği yayılmacılık tehlikesini gören Ahmet Şah, bu konuda Osmanlı Devleti ile müşterek hareket etmeyi istedi ise de, girişimlerinden bir netice
alamamıştır. Ahmet Şah’tan sonra Afganistan yönetiminde bulunan Timur Şah ve Zaman Şah dönemlerinde ülke, önceki ihtişamlı ve güçlü durumunu koruyamamış, iç karışıklıklar baş göstermiştir.

Bu karışıklıklar 19. asrın ilk çeyreğine kadar sürdükten sonra, Dost Muhammed’in yönetime geçmesi ile ülkedeki birlik tekrar sağlanmıştır. Ancak bu dönemde Kuzey Hindistan, Afgan birliğini zayıflatma çabası içine girmiştir. Bu yıllarda İngilizler’in yavaş yavaş Hindistan’ı hakimiyetleri altına aldıkları gözlenmektedir. İlk Afgan-İngiliz ilişkisi, Kuzey Hindistan’da Peşaver sorununun çözümünde İngiliz hakemliği ile olmuştur. Arkasından 1839-1842 yılları arasında süren ilk İngiliz-Afgan harbi patlak vermiştir. Dost
Muhammed, ülkesi İngilizler’ce işgal edilmesine rağmen 1863’te Kabil’e dönerek tekrar Afgan birliğini sağlamıştı. Ruslar’ın Türkistan’ı işgali, Afganlar ile İngilizleri doğal müttefik yapmıştır.
Ruslar, Türkistan’ı işgal etmelerine rağmen Afganistan önderliğinde Orta Asya Devletleri’ni de içine alan bir birlik oluşmasından hep çekinmişlerdir. Abdurrahman Han zamanında ikinci İngiliz-Afgan savaşı yaşanmıştır (1878-1880). Bu savaş sonunda ülke, büyük
çapta harap olmuş ve milli birlik zayıflamıştır. Afganistan’ın içinde bulunduğu bu olumsuz şartları fırsat bilen Ruslar, 1881’de Türkmenistan’ı işgal etmiş ve böylece de Afganistan ile komşu olmuşlardır. 1901’de başa geçen Habibullah Han 1919’da ölünce yerine Emanullah Han geçti. Emanullah Han, Hindistan’daki İngiliz valiye bir mektup göndererek Afganistan’ın bağımsız bir devlet olduğunu ve İngiltere ile iyi ilişkiler kurmak istediğini iletmiştir. İngiltere ise, Afganistan bağımsızlığını kabul edip-etmemekte tereddüt etmiştir. Bu durum ilişkilerin gerginleşmesine ve üçüncü İngiliz-Afgan harbinin başlamasına sebep olmuştur (1919). Bu savaşta başarı elde edemeyen İngilizler, 8 Ağustos 1919’da yapılan
anlaşma ile Afganistan’ın bağımsızlığını tanımıştır.

Atatürk, en kıymetli subaylarını Afganistan’a göndermişti

Sovyetler Birliği ve Afganistan birbirini ilk tanıyan ülkeler olmuşlardır. Sovyet-Afgan anlaşmasının imzalanmasından üç gün sonra, yani 1 Mart 1921’de, Afgan heyeti ile Türk elçilik heyeti arasında da ilk Türk-Afgan ittifakı Moskova’da imzalanmıştır. Bu anlaşmaya göre Türkiye Afganistan’ın bağımsızlığını tanıyordu. Ayrıca taraflardan birine yapılacak saldırıyı diğer taraf kendine yapılmış sayacaktı. Yine bu anlaşmaya göre, Türkiye kültürel
yardım çerçevesinde Afganistan’a öğretmen ve subaylar gönderecekti. Böylece iki kardeş millet arasında mevcut olan manevi birlik, resmi bir anlaşma şekline dönüşmüş oluyordu. Bu anlaşmanın Ankara ve Kabil hükümetlerince onaylanmasından sonra, eski Medine muhafızı Fahreddin Paşa, Kabil’e ilk Türk sefiri olarak atandı. Diğer taraftan Sovyetler, anlaşma şartlarına göre Afganlara yardım etmemiş ve ayrıca Buhara ve Hive’nin istiklallerini
tanımayarak buradaki Müslümanları ezmeye başlamıştır. Bu durum Afganlar’ın Sovyetler’e karşı daha dikkatli davranmalarını sağlamıştır. Böylece İngiliz aleyhtarı bir tutum yerine İngiltere ve Sovyetler Birliği arasında bir denge politikası izlemişlerdir.

Türkiye ile Afganistan arasındaki dostluğun geliştirilmesinde Enver Paşa ve Cemal Paşa çok önemli rol oynamışlardır. I. Dünya Savaşı sonrası bu paşalar, önce Almanya ve arkasından da Rusya’ya gitmişlerdir. Cemal Paşa, Avrupa ülkelerinin (özellikle Almanya ve
Fransa’nın) Afganistan’ı tanıması hususunda girişimlerde bulunmuş ve bunu sağlamıştır. Bu sırada Enver Paşa, Türkistan’da bulunan Türkleri organize ederek Sovyetlere karşı bağımsızlık savaşı yürütmelerine çalışmaktadır. Sovyetler, Almanya’da bulunan Cemal
Paşa’nın Afganistan’a döndükten sonra Afganistan Türklerini de Enver Paşa gibi organize edeceğini ve Türkistan’ın bağımsızlık mücadelesini destekleyeceğini hesap etmiş ve Cemal Paşa’nın Afganistan’a dönüşünü engellemek istemişlerdir. Bunu başaramayan Sovyetler, Afganistan’a dönmekte olan Cemal Paşa’yı Tiflis’te 1922 yılında kiralık bir Ermeni katile
öldürtmüşlerdir.

Afganistan ve Türkiye, aynı yıllarda İngiliz emperyalizmine karşı bağımsızlık savaşı yürütmüşlerdir. Benzer duyguların paylaşılmasına vesile olan bu durum, iki ülke halklarını birbirine daha fazla yaklaştırmıştır. Bu kapsamda Türk dostluğunun Afganistan’da
gelişmesine Mahmud Beg Tarzi önemli katkı sağlamıştır. Tarzi, eğitiminin bir bölümünü İstanbul’da tamamladıktan sonra Afganistan’a gittiğinde Habibullah Han’a, ülke kalkınmasında Türkiye ve Türk aydınlarından faydalanılması gerektiğini belirtmiştir. Bu talebin olumlu bulunması üzerine de, Türkiye’den bir aydın grubu davet edilmiş ve bunlarla ortak çalışmalar yürütülmüştür.

Mustafa Kemal Paşa, 1928’de Türkiye’ye gelen Emanullah Han’aöncelikle güçlü bir ordu kurmayı tavsiye etmiştir. Türkiye’den bu amaçla Afganistan’a gönderilen Kazım Orbay başkanlığındaki heyet çalışmalara başladığında ülkedeki iç isyanlar kontrolden çıkmıştı. Yönetimi ele geçiren çeteci Habibullah Han, Türk askeri heyetini geri göndermiştir. Bu arada Fransa’da sürgünde bulunan Nadir Şah Afganistan’da büyükelçi olarak bulunan Yusuf Hikmet Bayur’un da tasvibini alarak Afganistan hükümdarı oldu. Nadir
Şah’ın da din kuralları ve din adamlarına öncelik vermesi, Türkiye tarafından hoş karşılanmadı. Ancak bir süre sonra Nadir Şah’ın yerine geçen oğlu Zahir Şah’ın reform hareketlerine devam etmesi üzerine Türkiye, tekrar Afganistan’a yaklaştı. Nadir Şah’dan sonra oğlu Muhammed Zahir Şah da, aynı dış politikayı izledi. Afganistan ile İran arasında 1903’den beri devam eden sınır sorununda bir hakem heyeti göndererek sorunu halletmiştir. Ayrıca Türkiye, Afganistan’ı uluslararası alanda düştüğü yalnızlıktan kurtarmak için Milletler Cemiyetine girmesini sağlamıştır. Yine aynı yıllarda Türkiye, çeşitli ülkelerdeki büyükelçilikleri vasıtası ile Afgan çıkarlarını korumaya çalışmıştır.

1930’lu yıllarda Türk büyükelçisi olan Mahmut Şevket Esendal, Türk hükümeti ve Atatürk’ün direktiflerini Afganistan’da başarıyla uygulayarak Türk nüfuzunu artırmıştır. Ayrıca sempatik kişiliği ile de, Afgan kralı ve hükümetiyle yakın ilişkiler kurarak hükümetin
başdanışmanı haline gelmiştir. Türkiye’den giden doktor ve uzmanlar da Afganistan’da üstün hizmetler vererek takdir kazanmışlardır. Afganistan’da bulunan Türk uzmanlar, olağanüstü çabalar göstermişlerdir. Bunlardan birisi de Prof. Dr. Mehmet Ali Dağpınar’dır. Dağpınar hukuk müşaviri olarak gittiği Kabil’de Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bina ve hoca yokluğuna rağmen, 9 Haziran 1938’de kurmuştur. 1957’de plan müşaviri olarak tekrar
Afganistan’a giden Dağpınar, kurduğu fakülte mezunlarıyla birlikte çalışmıştır.

II. Dünya Savaşı öncesinde İtalya ve Almanya’nın uyguladıkları işgal ve istila hareketleri çerçevesinde Afganistan’da da faaliyet göstermeleri ve burayı ülkelerinin nüfuz alanı seçmeleri, Afgan liderlerini huzursuz etmiştir. Türkiye, tüm zor günlerinde olduğu gibi
Afganistan’a bu konuda da yardımcı olmuştur. Türkiye, 8 Temmuz 1937’de İran, Afganistan ve daha sonra Irak’ın katılmasıyla Sadabat Paktı’nı kurarak Afganistan’ı Alman ve İtalyan nüfuzuna düşmekten kurtarmıştır. Böylece bu dört İslam ülkesi, II. Dünya
Savaşı öncesi zor günlerde birlikte hareket edip birbirlerine destek olmuşlardır. Sadabat Paktı’ndan en çok Sovyet Rusya rahatsız olmuştur. Türkiye, Dış İşleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ı Moskova’ya gönderek bu Paktın Rusya aleyhinde bir cephe olmadığı ve dört İslam ülkesi arasında dostluk ve işbirliği amaçlı olduğunu izah gereği duymuştur.

Pakistan Peştunculuk yaptı

II. Dünya Savaşı sonrası Sovyet tehdidi altında NATO ittifakına giren Türkiye, diğer dost ülkeler ve Afganistan’la olan dış ilişkilerinde bazı değişiklikler yapmak durumunda kalmıştır. Bu durum, Afganistan’ı içeride olduğu kadar dışarıda da sıkıntıya sokmuş ve İngiliz etkisinin yerini Amerikan etkisi almıştır

Bu yıllarda bazı Afgan kabileleri, Cinnah liderliğinde bağımsızlık mücadelesi veren ve daha sonra da Pakistan’ı kuran Hindistan Müslümanlarına büyük destek vermiş ve hatta Hindularla yapılan savaşlarda bizzat yer almışlardır. Bu kabileler, yapılan bir plepistle
de Pakistan’a katılmak istediklerini beyan etmişlerdir. Pakistan’ın Afganistan’da bir Paştunistan milleti oluşturma gayreti, sorunu büsbütün büyütmüştür.

Afganistan ve Pakistan arasındaki sorunların çözülememesi üzerine Afganistan, Rusya’nın da etkisi altında Pakistan’ın hasmı olan Hindistan’la yakın ilişkiler kurdu. Daha sonrada Amerika’dan talep ettiği modern silahları alamaması ve Pakistan hava kuvvetlerinin
saldırısına maruz kalması, Afganistan’ı ister istemez Sovyetler’e yaklaştırdı. Ayrıca 1953’ten sonraki Amerikan yönetiminin Afganistan’ı dışlayarak İran ve Pakistan’a yaptığı büyük askeri yardımlar da, bu yakınlaşmayı çabuklaştıran diğer bir faktördür. Bu durum karşısında Türkiye, hiç bir şey yapamayacaktır.

Davud Han zamanında Sovyet danışmanlar, Afganistan’a gelmeye başladı. Afganlı gençler eğitim için Sovyet Rusya’ya gönderildi. Amerika’da değişen iktidarların Afganistan’a karşı ilgisiz kalmaları, buna karşın Sovyetler’in de Afganistan’da hakimiyetlerini artırmaları
sonucu iç çalkantılar ortaya çıkmıştır. Bu ortamdan faydalanan Davut Han, General Abdülkadir liderliğinde solcu subayların ve Muhammet TerAki önderliğindeki sivil Marksistlerin yardımı ile Zahir Şah’ı kansız bir şekilde devirerek iktidarı ele geçirdi ve
cumhuriyet ilan etti.

Komünistlerin Davut Han’a karşı başlattıkları muhalefet hareketlerini askeri birliklerin çoğu, bunun komünist bir darbe olduğunun farkına bile varmadan destekledi. 27 Nisan 1978’de
Davut Han ve ailesi, darbeciler tarafından öldürüldü.

Şubat 1979’da A.B.D. Büyükelçisi Adolph Dubs, önce rehin alındı ve sonra da öldürüldü. ve Tutuklamalar, infazlar, toplu katliamlar ve İran Şahı’nın devrilmesi, Afganistan’da genel huzursuzluğu daha da artırdı. Nihayet 24 Aralık 1979’da kesin Sovyet işgali
gerçekleşti. Sovyetler, Babrak Karmal’ı ve idaresini savunmak için Afganistan’a takviye askeri birlikler sevk ettiler… Sovyet dönemi başladı.

Sovyet katliamları cezasız kaldı

1982 yılında Sovyetler Birliği’nde eğitim gören toplam Afganlı öğrenci sayısı, 25.000’e ulaştı. Sovyetler, Afganistan’ı işgal ederken oradaki yer altı ve yer üstü doğal kaynakları kullanmayı, Orta Doğu Petrol bölgesi ve Hint Okyanusu’nu denetim altına almayı
hesap ettiler. Ancak 10 yıl süreli işgal döneminde, ABD, muhalifleri desteklediği için bu hesap gerçekleşmemiştir. 1983 yılında Peşevar vadisindeki mülteci sayısı, 3.5 milyonu bulmuştu. Pakistan, buradaki mültecileri kabilelerine göre kamplara yerleştirdi. Daha
sonra bu mülteci kamplarına iskan edilen Afgan kabileleri, çeşitli “Mücahidin Grupları” oluşturdu. Amerikan yönetimi, kukla Karmal yönetimini tanımamış ve Senato onayına sunduğu SALT II anlaşmasını geri çekmişti. Çin de mücahitlere yardım yapmıştır.
Böylece Sovyetler Birliği, uluslararası alanda yalnız kalmıştır. Buna rağmen hiç bir hukuka dayanmayan haksız ve kanlı Afganistan’daki Sovyet işgali, on yıl kadar sürmüştür.

Sonuçta 100 bin kişilik Afgan ordusundan 70 bini silahlarıyla birlikte mücahitler tarafına geçti. Sovyetler, Afgan halkına karşı adeta bir soykırım başlattı. Ocak-Eylül 1985 arasında Sovyet ordusu, 32.755 kişiyi öldürdü. 1979-1984 yılları arasında Sovyet ordusu 8 bini ölü olmak üzere 25 bin kayıp verdi. Sovyet maddi kaybı da 12 milyar doları buldu. Gorbaçev, Afganistan’dan çekilmek için önce uygun zemin ve zaman aramaya başladı. Bunun ilk adımını da, 1979’da iş başına getirilen Karmal’ı Afganistan Demokratik Halk Partisi ve hükümet başkanlıklarından alarak attı. Yerine Dr. Muhammed Necibullah’ı getirdiler. Sovyetler, 120 bin kişilik ordusunu 15 Mayıs 1988 ile 15 Şubat 1989 arasında Afganistan’dan çekti. Sonuç olarak on yıl süren işgali sırasında Sovyetler’in yaptığı zulüm ve katliamlar cezasız kaldı.

Raşit Dostum Türkler’in başına geçiyor…

Mücahit gruplar kabilelere dayanmalarının yanısıra “Ilımlılar” ve “Radikaller” olmak üzere ikiye ayrılmışlardı. 6 milyon dolayındaki Türk, “Müslümanlar Birliği” adlı ayrı bir grup oluşturdu. Türk mücahit grubunun başına geçen Azad Beg, Peşaver vadisine göç
eden ve Afganistan’da kalan Türkleri bir araya topladı. Ancak bu Türk mücahit grubu, Türkiye veya uluslararası kuruluşların sağladığı yardımlardan faydalandırılmadı Bunun üzerine Türkiye, Pakistan’da yaşayan Afganlı mültecilerden 5 bin kişilik bir Türk grubu
Türkiye’ye getirdi ve diğerlerine de özel yardım yaptı.

Azad Beg, Afgan Türklerinin liderliğini, bir zamanlar Afganistan ordusunda da görev yapmış olan General Raşit Dostum’a bıraktı. Dostum, Türk mücahit gruplarını kısa sürede düzenli orduya çevirdi ve haklarını korumaya çalıştı.

Necibullah kuvvetleri ile mücahit grupları arasındaki çarpışmalar Afganistan, mücahit grupların eline geçti. Mücahidlerin kurdukları hükümette devlet başkanlığı görevine Rabbani geldi ve yıllardır harap ve bitap düşmüş ülkedeki yaraları sarmaya çalıştı. Ancak
kısa bir süre sonra bölgedeki Amerikan ve Pakistan çıkarlarını korumak amacıyla organize edilen Taliban örgütü, mevcut hükümeti tanımayarak ülkeyi silah zoruyla ele geçirdi. 200
komutanı Pentagon’da eğitilen Taliban birlikleri ile hükümet yanında yer alan Tacik Ahmet Şah Mesut ve Türk General Dostum ittifakı arasında çok çetin ve kanlı muharebeler oldu.

Önce İngiliz, sonra Amerikan parmağı

Asıl adı Güney Türkistan olması gereken bölgede Türkleri yönetimden uzak tutmak isteyen İngilizler, Penjab Sihlerini teşvik ederek ve silahlandırarak, William Cambell adlı bir İngiliz subayın sevk ve idaresinde bölgeyi işgal etmelerini sağladılar. Daha sonra Müslüman olduğu ve general ünvanı aldığı görünümü verilen Cambell, General Muhammed adıyla beş şahın Genelkurmay Başkanlığı görevini yürütmüştür (Emir Şir Ali’den Emir Abdurrahman’a kadar). Yaklaşık bir asır önce cereyan eden bu hadise, Taliban olayında da tekrarlanacaktır. Taliban grubu, Pakistan’ın Peşaver şehrinde organize edildikten sonra Afganistan’a sokularak yönetime geçirilmiştir. Bu sefer, yerli Avghan kabileri silahları ile birlikte onlara katılmıştır. Sözlük anlamı öğrenci olan Taliban, Peşaver’deki medreselerde din dersleri alan gençlerin kurduğu bir örgüttür. Bu çocukların, çok üstün savaş tecrübesine
sahip mücahitler karşısında başarı kazanması akıl ve mantıkla açıklanabilecek bir şey değildir. Talibanla savaşan yerli halkın çoğunluğunu; Türkler, Tacikler ve Pushtan olmayanlar oluşturmaktadır. Ayrıca Taliban kuvvetleri arasında Suudiler, Cezayirliler, Sudanlılar, Tunuslular ve hristiyanların da bulunduğu alınan esirlerden anlaşılmıştır.

Usame Bin Ladin de ABD, Suudi Arabistan, Pakistan, İsrail ve İngiltere istihbarat servislerinin ortak çalışması sonucu bölgeye sokulmuş bir ajandır.

Dostum’a Ankara’dan gönderilen danışmanlar CIA ajanı çıktı!

Raşit Dostum, Atatürk’ e hayranlığını sık sık dile getiren ve yüzü devamlı Türkiye’ye dönük olan bir söylem içindeydi. Ancak Türkiye’yi yönetenler, bir ara 80 bin kişilik ordusu bulunan Dostum’un bu imkanlarını Türk Milleti’nin topyekun çıkarları için değil Amerikan çıkarları için harcadı… Türkiye’den Başbakanlık Danışmanı sıfatıyla gönderilen kişilere Dostum itibar etti. Ancak bunlardan en önemlisinin CIA ajanı olduğu anlaşıldı. Bu
danışmanlar, Azerbaycan’daki darbe teşebbüsüne karıştı. ABD’nin talimatıyla Özbekistan’daki Kerimov yönetiminin devrilmesi için çalıştı. Azad Bey ve 10 Türk lideri, bu sırada bindikleri uçak düşürülmek suretiyle şehit edildi. Daha sonra Dostum’un yardımcısı Türk lider Abdülmelik isyan etti. Dostum, Abdülmelik’in CIA tarafından 200 bin dolara satın alındığını iddia ettiyse de sonradan kendisiyle barıştı. Ancak Taliban, Türkler’in birbirine düştüğü bu kargaşada Afganistan’ın neredeyse tamamına hakim oldu. Kendi
yardımcısı olan Abdülmelik karşısında yenilen Raşit Dostum Türkiye’ye sığınmak zorunda kaldı.

ABD’ye son saldırı da, Tacik lider Ahmet Şah Mesut’un gazeteci kılığına girmiş iki intihar komandosunun kameralara yerleştirdikleri bombaları patlatmaları sonucu şehit edilmesinden sonra gerçekleşti. Şimdi ABD’nin bölgede başarılı bir kara harekatı
gerçekleştiremeyeceği anlaşılınca, Raşit Dostum yeniden gündeme geldi. Bölgede etkisiz duruma düşen Türk birliklerini ABD’nin silah ve para yardımıyla yeniden harekete geçirebilecek durumda olan Dostum’un, Afganistan’a devlet başkanı olması karşılığında ABD’ye üs verebileceği konuşuluyor. Böylece ABD, Orta Asya’yı ve buradaki enerji kaynaklarını kontrol etmeye çalışacak… İngiltere’nin 150 yıl uğraşıp hakim olamadığı bölgeye, bakalım ABD sahip olabilecek mi?

Türkiye, Dostum’u bu defa da CIA inisiyatifine terk etmezse, Afganistan Türklüğü adına yeni bir dönem başlayabilir…

* Bu yazı, son bölümü hariç büyük ölçüde Selçuk Üniversitesi Doktora Öğrencisi Meşkure Yılmaz BÖRKLÜ’nün Afganistan tarihi ile ilgili araştırmasından özetlenmiştir…

Aslan Bulut / 23 Eylül/ 2001 / Ötüken

Reklamlar

Bir Yanıt

  1. Sevgili dostlar,yazının tarihi 2001.Biz 2010 senesi içindeyiz.Sorarım size geçen 9 sene bu yazıyı yalanlayabilmiş mi.Eğer düşmanınızı iyi tanırsanız onun bırakın 9 senesini,ilelebed ne yapacağını bilirsiniz.Bu yazının yazarı kahin falan da değildir,ama önce kendisini,sonra kendisine nasıl bakanların bakışını çözmüştür.Bugünlerde haberlerde Tüpraş İran ,ile ekonomik ilişkilerini durdurduğunu Amerikaya bildirmiş.2008 de Afganistana gittiğimde Şibirgan ve Sarı Pool bölgesindeki petrolu işletmek isteyen Türk şirketine Amerika hayır demişti.Hatta bu şirket Amerikalı ortak göstermesine rağmen yine kabul etmedi.Hepsini kendisi yiyecek.Petrol yola akıyor oralarda.Aksın ama Müslümanlar faydalanmasın.Şibirgandan Mezar-ı Şerife giderken yolboyu boş doğalgaz borusunu gördükçe insan hayıflanıyor.
    Dostum Paşamızın durumuna gelince keşke o bizi iyi anlasa.Açıyor yüreğini ve biz de o yüreği kanatıyoruz.Allah onun gönül gözünü açsın inşallah.Yoksa bu gözle görmesi mümkün değil.Karşısında kaynak yapıyorlar.Kaynağa da bakamazsınız.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: