Rus Kültüründe Turan Unsuru Üzerine


Doğu Slav kabileleri başlangıçta günümüz Rusya’sının muazzam topraklarının önemsiz bir kısmını işgal etmekteydiler. Slavlar ilk dönemlerde bu toprakların küçücük bir kısmında -Baltık denizi ile Karadeniz’i birleştiren nehir havzalarında-meskun olmuşlardı. Günümüz Rusya topraklarının daha geniş olan tüm öteki kısımları ise genel olarak “Turan” veya “Ural-Altay” halkları olarak bilinen boylarla meskundu. Sözkonusu Turan boyları, bu geniş coğrafî bölgenin tarihinde (başlangıç dönelerde) Doğu Slav-Rus kabilelerine kıyasla daha etkin rol oynamışlardır. Hatta Moğol fethinden önceki dönemde bile sadece Avrupa Rusyası sınırları içindeki Turan devletleri (İdil Bulgarları ve Hazar Devletleri) Varyag-Rus devletine göre daha önemliydiler.

Günümüz Rusya topraklarının tek devlet egemenliği altında birleştirilmesi bile ilk defa Rus Slavları tarafından değil, Turanlılar, Moğollar tarafından gerçekleştirilebilmiştir. Rusların Doğuya doğru yayılmaları birçok Turan boylarının Ruslaştırılması ile bağlantılı olmuştur; Ruslarla Turanlıların iç içe yaşamaları olgusu, Rus tarihi boyunca kırmızı bir hat olarak geçmektedir. Doğu Slavlarının Turanlılara uyum sağlaması Rus tarihinin ana olgusu ise; damarlarında şöyle veya böyle Turan kanı akmayan Velikorus bulunabilmesi zor bir iş ise; ve aynı Turan kanı büyük oranla (eski Bozkır göçebelerinden gelerek) Malorosların (Ukraynalıların-Terc.) da damarlarında akıyor ise; açıkça görülüyor ki biz Ruslar, kendimizi milli açıdan idrak edebilmek için bizde varolan Turan unsurunu dikkate almalı, Turanlı kardeşlerimizi incelemeliyiz. Ama şimdiye kadar bununla çok az ilgilenmişiz: Bu Turan unsuru konusunda (hatta bazen bundan utanılmış gibi) susmuş, hep Slav kökenlerimizi öne çıkarmaya eğilimli olmuşuz. Bu hurafeye son verme zamanı gelmiştir. Tüm diğer hurafeler gibi, bu da doğru bir kavramaya engel oluşturmuştur; doğru kavrayış ise insanın görevi olmaktan öte her bir şahsın ve de (kendi türünde bir şahıs olarak telakki edilen) milletin akıllıca var olabilmesinin ön şartıdır.

Turan veya Ural-Altay halkları adı altında aşağıdaki beş soydan gelen halklar kasdedilmektedir.

Fin-Ugur Halkları: dil verilerine göre Batı Finleri (Est, Karel, Fin, keza bir dizi küçük kavimler), Loparlar, (İsveç, Norveç, Kuzey Finlandiya ve Rusya’da Kola yarımadasında), Mordva, Çeremis, Perm Finleri (Zıryan ve Votyaklar) ve Ugorlar (Macaristan ve Transilvanya’daki Macar yahut Hungarlar, Ob havzası Ugorları (veya diğer bir deyişle Kuzey Batı Sibirya Vogul ve Ostyaklan) olarak tasnif edilmekteler. Rus salnamelerinde adı geçen eski ve bugün yok olmuş (aslında tamamen Ruslaşmış olan) halklardan Merya (ki dil açısından Çeremislere akrabadırlar), Ves (Batı Fin kabilesi), Murom ve Meşşera da bu gruba ait olmuştur.

Samoyedler: birkaç kabileye bölünmekteler. Günümüzde hemen hemen yok olmuş, sadece Arhangelsk Eyaleti ve Kuzey Batı Sibirya’da önemsiz sayıda muhafaza edilebilmişler.

Türkler: Osmanlı Türkleri, değişik Tatar toplulukları (Kırım, Kazan, Azerbaycan, Tobol vb.), Meşer, Tebtyar, Balkar, (Karaçaylılar, Urusbeyliler vb.), Kumuk, Başkurt, Kırgız, Kaysak, Türkmen, Sart, Özbek, Altay, Yakut, Çuvaş ve bir dizi kaybolmuş halklar ki bunların en ünlüleri arasında Hazarlar, Bolgarlar (İdil-Kama havzası ve “Asparuh” Bolgarlan), Polovesler (diğer deyişle Kuman veya Kıpçaklar), Uygurlar vb. görülmektedir.

Moğollar: bunlara Rusya sınırlan içerisinde Kalmık ve Buryatlar, bunun dışında ise Moğolistan Moğolları aittir.

Mancular: bu grupta Mancular’ın kendilerine ilaveten Gold ve Tunguslar yer almaktadır (ki günümüzde ya tamamen yok olmuşlar ya da Ruslaşmışlardır).

Söz konusu halkların genel Turan adı altında birleştirilmesine imkan veren ve hepsi için ortak olan bir dizi antropolojik ve dil özellikleri bulunmasına rağmen, onların genetik akrabalığı meselesi tartışmalı olarak kalmaktadır. Sadece Fin-Ugurlar’la Samoyedler’in akrabalığının kanıtlanmış olduğunu kabul etmek mümkündür ve bu iki grubu bazen ortak “Ural Dil Ailesi” adı altında mütalaa ediyorlar. Fakat, geriye kalan üç gruba ait olan Turan dilleri ve halkları kendi aralarında ve Ural halklarıyla genetik açıdan bağlı olmasalar dahi Turan dillerinin ve Turan halklarının psikolojik kimliklerinin hepsi hiç kuşkusuz yakın benzerlik arz etmektedir. Ve biz bu benzerliğin genetik mi olduğunu yoksa diğer tarihi sebeplerden mi kaynaklandığını bir tarafa bırakarak, tek bir Turan psikolojik tipinden söz etmek hakkına sahibiz.

II

Turan psikolojik tipi, Türkler’de daha belirgin bir şekilde belirmektedir; bunlar aynı zamanda Avrasya tarihinde de çok görkemli rol oynamış bulunuyorlar. Bu sebepten dolayı, bizzat Türkler’in karakteristiklerinden hareketle yola çıkacağız.

Türk psikolojik tipi, onların dil ve kültür alanındaki yaratıcılıklarının incelenmesi sonucunda anlaşılabilir.

Türk dilleri (özellikle Müslüman Türkler’in dillerine çok sayıda girmiş olan yabancı Fars ve Arap kelimelerinden soyutlanmış haliyle) birbirlerine çok yakındır. Farklı Türk dillerinin karşılaştırılması durumunda (özellikle Altaylılar’da daha açık şekilde görülen) ortak bir dil tipi kolaylıkla ortaya çıkmaktadır. Bu dil tipi olağanüstü düzenli olmasıyla seçilmektedir. Kelimelerin ses yapısı, bir dizi kurallarla tanzim edilmekte ve yabancı kökenli olmayan öz Türkçe kelimelerde istisna diye bir olaya izin vermemektedir…

Türk dil tipine ilişkin bu saptamaları toparlarken böyle bir sonuca varıyoruz: Bu tip için şematik bir düzen ve dili bir ürün haline getiren az sayıdaki sade ve aydın kurallar karakteristiktir. Bir taraftan somut dil malzemesinin göreceli olarak kısıtlı ve kalıtımsal olması diğer taraftan ise dilin hem ses hem de biçimsel açıdan şematik bir yapı ortaya koyması Türk dil tipinin başlıca özellikleridir.

Bir milli tipin karakteristiklerinin ortaya konulabilmesi açısından halk sanatı, dilden sonra ikinci yeri işgal etmektedir.

Türkler, müzik alanında (dil alanına kıyasla) daha az birlik sergilemektedirler: Özellikle Türkçesini bildikten sonra bir Kazan veya Başkurt metnini fazla zorluk çekmeden anlamak mümkündür; fakat, önce bir Osmanlı Türk melodisini ve arkasından da bir Kazan veya Başkurt melodisini dinledikten sonra bunlar arasında hiçbir ortaklık bulunmadığı kanaatine varabilirsiniz. Tabii ki, bu durum farklı kültür etkileşimlerinin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Osmanlı Türkleri’nin müziği, bir taraftan Arap, diğer taraftan ise Grek müziğinden ciddi şekilde etkilenmiştir. Arap-Fars müziğinin ağırlıklı etkisi Kırım ve Azerbaycan Tatarlan’nda da görülmektedir. Gerçek Türk müzik tipinin belirlenmesi için, Türkiye, Kınm Tatarlan ve Azerbaycan müziği (özellikle de “şehir” müziği) hesaba katılamaz. Diğer Türk halklarının müzik geleneklerine baktığımız zaman bunlarla belli bir müzik tipinin egemen olduğunu görüyoruz. İdil-Ural, Sibirya, kısmen Türkistan ve Çin Türkistanı Türkleri’nin melodileri için ortak olan bu müzik tipi aşağıdaki özelliklere sahiptir: Melodiler, yarım sesleri olmayan beş sesli sistem olarak tanımlanan ses düzeni (diğer bir deyişle Hind-Çin ses düzeni, ki bu durumda majör ses düzenindeki dördüncü ve yedinci aşamalar sanki bırakılmış oluyor) esasına göre yapılmaktadır. Örneğin, melodide do, re ve mi notaları var ise daha sonra sadece sol ve la olacaktır, fakat fa, fa diez veyasi ve si bemol olamaz. Yarım notalara geçişe kesinlikle imkan yoktur. Koro şarkıları bir ağızdan okunuyor, çok seslilik bilinmemektedir. Ritim açısından ise melodi ciddi bir simetriye tabidir; yani eşit sayıda ölçülere bölünmekte olup, melodi içindeki ölçülerin sayısı 2, 4, 8 vb. şeklindedir. Az sayıda olan başlıca melodi tiplerinin tesbit edilmesi mümkündür; bunlardan önemli olanlan: l) Devamlı inmekte olan ahenge uygun olarak yapılan melodi tipi, sırasıyla yukarıya ve aşağıya doğru hareket esasına dayanmaktadır; her defasında alt ve üst sanırlar sürekli olarak indirilmekte, amplitüt ise küçülmektedir. 2) İki kısmın karşı karşıya getirilmesi esasına dayanan melodi, ki bunlardan birincisi iki kere tekrarlanan küçücük bir tümce, diğeri ise ritmik açıdan yaklaşık aynı yapıya sahip olan ve aşağıya doğru kısa bir hareket gerçekleştiren iki değişik tümce içermektedir. Her iki tip arasında bazı ikinci dereceli farklılıklar da vardır. Fakat genelde aynı kurallara tabidirler: Beş sesli düzene münhasır harmoni kuralı, kısımların simetrik ritim kuralı ve çifte peryodiklilik kuralı. Bu örneklemeye uygun yapılan Türk şarkıları özel bir harmoni ve ritim belirginliği ile saydamlık arz etmekteler. Bu melodilerin herbiri, aralarında yakın benzerlik bulunan bir veya iki adet gayet sade müzik tümcesinden kurulmaktadır, fakat bu tümceler sonsuza dek tekrarlanarak uzun ve monoton bir şarkı oluşturabilirler.

Diğer bir deyişle, burada da yukarıda (Türk dilleri paragrafında) belirlemiş olduğumuz başlıca psikolojik özellikler görülmekterir: Malzemenin göreceli kısıtlı ve kalıtımsal oluşunun yanısıra malzemeyi bir bütün haline getiren ve bu bütünlüğe belli bir açıklık ve şeffaflık kazandıran sade ve şematik kurallara uygunluk.

Türk halk şiiri hakkında da (Müslüman Türklerin Arap ve Fars örnekleri ile süslenmiş olan şiir türlerini bir tarafa bırakırsak) müzik konusunda yukarıda söylediklerimizi tekrar etmek zorundayız, zira muhtelif Türk halklarının şiirinde ortak bir tipin özellikleri görülmektedir.

Şöyle ki, Türk dillerinin çoğunda uzun ve kısa ünlüler farklı değiller; vurgu (aksan) ise konuşan kişi tarafından, anlam yaratıcı (fonolojik) bir dil faktörü olarak algılanmamaktadır; buna göredir ki, Türk şiiri hecelerin sayı prensibi üzerine kurulmuştur, yani “silabik” şiirdir; daha doğru bir deyişle bu şiir sözcük aralarının (iki komşu sözcük arasındaki sınırın) belli bir hece sayısından sonra tekrar edilmesi temeline dayanmaktadır. Türk sözcüklerinin başlangıç ve son kısımlarının (istisnasız olarak uygulanan Türk sözcüklerinin kuralların işleyişi sonucu) fonetik açıdan aynı oluşu nitelik ritimlerinin kullanılmasını önemli ölçüde kolaylaştırıyor; zira şiir yapısının başlıca silabik kuralına ikinci bir kural (her ölçü diliminin başlangıç veya sonunda aynı tabiatı haiz olan seslerin tekrarı) da eklenebiliyor. Ve gerçekten de Türk halklarının çoğunda da alliterasyon ya da kafiye görülmektedir. Bu durumda, Türk dillerinin (ünlüleri ses uyumu kuralına tabi kılan) yapısına uygun olarak, ünlüler kafiye ve alliterasyon açısından önemsiz bir rol oynamaktadır: Birinci sözcüğüonuncu sözcüğüne kafiye olabiliyor. Dış ritim (seslerin ritmi) ile birarada iç ritim (anlam ritmi) de görülmektedir. Türk şiiri kararlı bir şekilde paralellik prensibine eğilimlidir. Bazı Türk halklarının şiiri sırf bu paralelizm prensibine dayalı olarak yapılanmıştır. Tüm mısralar ikişer ikişer gruplandırılmaktadır ve her beyit içinde ikinci mısra birinci mısranın içeriğini farklı sözcüklerle tekrar eder. Birinci mısrayla ikinci mısranın içerik olarak aynı olmadığı ender durumlarda da bunların her ikisi aynı sentaktik kalıba uygun şekilde yapılandırılmış oluyor ki, bu durumda en azından biçimsel-sentaktik paralelizm muhafaza edilmiş oluyor. Tabii, mısralar ikişer değil, dörder dörder gruplandınldıklannda da durum (prensip açısından) değişmemektedir; bu durumda paralellik iki komşu mısra arasında değil, bir dörtlüğün iki kısmı arasında görülüyor.

Türk halkları, şiir yaratıcılığı açısından epey farklılık sergilemektedir. Bazılarında (örneğin, Kazan Tatarları’nda), birinci ve ikinci kısımları arasında pek yakın bir anlam ilişkisi bulunmayan, fakat çok belirgin bir sentaktik paralellik görülen dörtlükler (Rus çastuşkaları gibi) ağırlıktadır. Diğerlerinde ise iki mısralık şiirler veya simetrik yapılı bir paralelizm prensibini izleyen dörtlükler görüyoruz. Nihayet, uzun ve çoğunlukla epik şiirler de vardır; bunlar pasajlardan oluşmakta ve her pasaj paralellik prensibine ciddi şekilde uymaktadır; bazen birkaç pasaj tek bir simetrik ve paralel figür oluşturabiliyor. Türk şiirinin iç ve dış (biçimsel) özellikleri arasında sıkı bir bağlantı vardır: Kafiye ve aliterasyon, semantik (anlamsal) ve sentaktik paralelizm ilkesi ile yakından ilintilidir (çoğu zaman, sentaktik unsurları-takılar kafiye oluşturmaktadır). Aynı zamanda bu kafiye ve aliterasyonlar, mısranın başlangıç veya sonunun “altını çizerek” silabik (hecesel) kümelenmeyi ve strofık (kıtalar şeklinde olan) yapıyı belirginleştiriyor. Ayrıca Türk şiirinde uygulanmakta olan ölçülerin sayıca gayet az (7, 8, 11 ve 12 heceli ölçüler) kafiyelerin genelde “gramer” karakterli, paralelizmin ya tam bir anlam tavtolojisi ya da sırf sentaktik benzerlik şeklinde görüldüğünü ve daha gelişmiş teşbihlerin kısmen azınlıkta olduğunu da buraya ekleyince, Türk şiir sanatının karakteristik özellikleri hakkında yeterli tasavvur edinmiş oluruz. Burada da, dil ve müzik ile ilgili daha önce görmüş olduğumuz psikolojik özellikleri buluyoruz: Malzemenin (araçların) göreceli azlığının yanısıra yapı fevkalade kurallı ve şematik bir açıklığa sahiptir.

Böylece, Türk dili, Türk müziği ve Türk şiirinin incelenmesi, bizi Türk ruhunun (Türk milli kültürünün söz konusu alanlarında görülen) belli özelliklerin saptanmasına yaklaştırmış bulunuyor. Türk kültürünün diğer alanlarında da benzeri psikolojik özellikler gözlenmektedir. Türkler, dini yaşam açısından da özel bir aktivite göstermiyorlar. Türk boylarının büyük kısmı günümüzde İslam dinine bağlıdır, eskilerde budist (Uygur) ve Musevi (Hazarlar) Türkler de vardı. Eski milli dinini koruyabilmiş olan Türk boylarının sayısı pek fazla değildir. Bunlar arasında Altaylılar’a özellikle dikkat edilmesi gerekir. Onların inançları (ki, halen eski inançlarını muhafaza etmekteler) dualizm görüşü üzerine kurulmuş ve (işin ilginç yanı) bu dualizm muntazam simetrik bir sistem haline getirilmiştir. Dolayısıyla burada da dilde, müzikte ve şiirde gördüğümüz kalıtımsal şematikliği görüyoruz. Yakut ve Çuvaş inançlarında da aynı dualizmi (fakat Altaylılar’a kıyasla daha az muntazam ve şematik olarak) izleyebiliriz.

Türk psikolojisinin başlıca özellikleri örf hukukuna ve bu meyanda boy teşkilatına da yansımıştır; fakat bu alanda belli bir şematik yapı, konunun özü ile ilgili olup, diğer halklarda da görülmekte ve dolayısıyla karakteristik bulunmamaktadır. Fakat buna rağmen yine de şunu belirtmek gerekir: Genel olarak Türk örfi hukuku, aynı coğrafi bölgede yaşayan diğer halklara (Moğollar hariç) kıyasla her açıdan daha iyi tanzim edilmiş olup, daha düzenli bir yapıya sahiptir.

III

Böylece, Türk manevi yaratıcılık dünyasında (göreceli az miktarda ve kalıtımsal malzemenin net bir şekilde şemalandırılması olarak tanımlayabileceğimiz) bir temel psikolojik çizginin hakim olduğunu söylersek yanılmış olmayız. Buradan hareketle, Türk psikolojisinin özü hakkında da bir kanaate varabiliriz: Tipik bir Türk, teferruata ve karışık detaylara dalmayı sevmez. O, önemli ve net olarak kavranabilen görüntülerle düşünür ve bunları aydın ve sade şemalara dökmesini biliyor. Fakat bu hükmümüzün muhtemel yanlış yorumlarından sakınmak gerekir. Örneğin, Türk zekasının şematik soyutlamalara özel bir eğilimi olduğunu düşünmek yanlış olur. Türk psikolojik tipine ilişkin verileri derlemiş olduğumuz somut etnografik bilgiler, böyle bir sonuca varılmasına imkan vermemektedir. Türk manevi yaratıcılığının temelini oluşturan ve yukarıda temas ettiğimiz tüm şemalar, kesinlikle herhangi bir felsefi soyutlama ürünü değildir; hatta bilinçli şekilde uygulanmakta olan bir aksiyon hiç değildir. Tam tersine bunlar, bilinçaltı öğeler olup, bu pisişik sürecin (insan psikolojisinde) farkına varılmadan mevcut olan nedenidir, ki bu süreç psikolojik malzemenin tüm elemanlarını belli bir şekilde düzenlemektedir: Bu, sözkonusu şemaların özel bir basitlik ve sadeliğinden dolayı mümkün olabilmektedir. Diğer taraftan, Türk psikolojisinin bir ağ veya şema özelliklerine sahip oluşunun, muhayyile sınırlarını ve hayal gücünü engellediğini düşünmek de yanlış olacaktır. Türk epik rivayetlerinin (destanların) içeriği, böyle bir düşünceye kesinlikle ters düşmektedir. Türk muhayyilesi yoksul veya ürkek değildir, bilakis geniş çaplıdır, fakat bu genişlik kalıtımsaldır: Bu hayal gücünün çizdiği tablo, muhtelif teferruatın detaylı olarak işlenmesine, bir araya biriktirilmesine yönelik olmayıp, enginliğe doğru bir gelişmeye yöneliktir; değişik renklerin ve renk çalarlarının cümbüşü yoktur, fakat başlıca renklerle ve geniş (bazen hatta olağanüstü geniş) fırça vuruşlarıyla boyanmıştır. Türk yaratıcılığı için karakteristik olan bu enginlik, içerik olarak Türk ruhunun yine aynı temel özelliklerinden kaynaklanmaktadır. En uzun Türk kelimesi (örneğin, Osmanlı Türkçesi’nde: vuruşturamamıştınız) ile en kısa Türk kelimesi aynı fonetik ve etimolojik kurallara uygun olarak şekillendirilmektedir; en uzun tabir ve en kısa cümle aynı sentaktik kurallara dayanmaktadır; en uzun şarkıda da en kısa şarkıda görülen kompozisyon kuralları hakimdir; en uzun destanlar da en kısa (iki mısralık) kıtalarla aynı kurallara tabidir. Malzemenin basitliği ve şemaların belirgin sadeliği nedeniyle sözkonusu yapı, istenilen büyük ölçülere kadar uzatılabilir. Ve Türk muhayyelesi bu uzatmalarda sükunet buluyor.

Yukarıda açıklamış olduğumuz Türk psikolojisi, bu psikolojinin mensuplarının tüm hayat tarzını ve dünya kavrayışını da belirlemektedir. Türk, simetriyi, netliği ve istikrarlı dengeyi sever; fakat tüm bunların yapılmasını değil, başlangıçta programlanmış olmasını ve kendi düşüncesini, hareketlerini ve hayat tarzını yönlendirmesini sever. Kendi hayatı ve dünya görüşü için zemin oluşturabilecek ilkin ve temel şemalar arayışı ve yapımı Türk için sancı vericidir, zira bu arayışlar her zaman istikrar ve netliğin olmayışı gibi pek rahatsız edici bir duygu ile bağlantılıdır. Bundan dolayı Türkler her zaman yabancı şemaları ve yabancı dinleri içtenlikle kabul etmişler. Ama her yabancı dünya görüşü de Türk için makbul değildir. Böyle bir dünya kavrayışı kesinlikle net, sade ve esasen de rahat kullanışlı bir sistem olmak zorundadır, ki dünyayı (tüm somut yönleriyle) bu sistematiğe oturtmak mümkün olabilsin. Belli bir dünya kavrayış sistemine inandıktan, onu (kendi davranışlarını belirleyen) bilinçaltı bir yasaya, evrensel bir şemaya dönüştürdükten ve bu vesileyle (net bir temel üzerine bina edilen) istikrarlı denge durumuna ulaştıktan sonra Türk zekası rahat ediyor ve inancına sıkı sıkıya sarılıyor. Türk, kendi dünya görüşünü manevi ve günlük yaşam dengesinin sarsılmaz temeli olarak algılamakta, fakat sözkonusu dünya görüşüne yaklaşımında hareketsizlik ve ısrarlı bir tutuculuk sergilemektedir. Türk muhitine girmiş olan bir inanç kaçınılmaz olarak dondurulur ve kristalize hale gelir; zira onun (sözkonusu inancın) bu muhitteki rolü (istikrarlı dengenin başlıca koşulu) olan sarsılmaz bir ağırlık merkezi oluşturmaktadır.

Sami ve Türk ruhları arasındaki cazibe gibi garip bir olgu Türk psikolojisinin bu özelliğine dayanmaktadır. Birbirinden daha farklı, birbirlerine bu kadar ters düşen iki milli ruhun başka bir örneğinin bulunması zor bir iştir. Somut etnografik dil, müzik, şiir, süsleme sanatı verilerinden hareketle, Sami psikolojisinin Türk psikolojisinin tamamen tersi olduğu kanıtlanabilir. Fakat yine de bir tesadüf değildir ki, Türklerin ezici çoğunluğu Müslümandır ve Hazar Türkleri, tarihte Museviliği resmi devlet dini yapan ve Sami olmayan tek halktır. Çelişkiler arayan, bunları bulduğunda ve kazuistik (nedensel) olarak aşmasını başardığında özel bir keyif alan, karışık teferruatlarda ve karmaşık ayrıntılarda eşelenmeyi seven Sami ve bunların karşısında güçsüz olan Türk; bu iki tip, değil yakın veya benzer, hatta doğrudan doğruya karşıt tiplerdir. Ama, bunlar arasındaki sözkonusu cazibenin de sebebi bu karşıtlıktır. Sami, Türkün yapamadığı işi onun yerine yapar: Çelişkileri çözer ve Türke (kazuistikolsalar bile) çelişkiden arındırılmış çözümler sunar. Bu bakımdan, istikrarlı denge için zemin arayan Türk’ün hep Sami ruhunun meyvalarını tercih etmesi garip değildir. Fakat Türk, bu yabancı ruhun meyvasını aldıktan sonra onu sadeleştirir, statik olarak verilmiş haliyle kavrar, tüm manevi ve günlük yaşamının temeli haline getirir; dondurur ve geliştirilmesine iştirak etmez. Örneğin, Türkler, İslama az çok değerli bir ilahiyatçı fakih veya mütefekkir vermemişler; İslam’ı var olan şekliyle kabul etmişlerdir.

IV

Türk soyunun yukarıda açıklanmış olan psikolojik karakteristikleri, aynı zamanda tüm Turanlıların veya Ural-Altaylıların da karakteristikleri olarak görülebilir. Moğollar, etno-psikolojik açıdan Türklerle bir bütün oluşturmaktadırlar. Türk lehçeleri, Türk müziği, şiiri, örfü, Türk muhayyelesinin eğilimleri, dünya kavrayışı ve hayat tarzı hakkında yukarıda anlatılmış olanlar Moğollar için de geçerlidir. Tarihi şartlardan dolayı Moğol ve Sami psikolojiyeri arasında bir cazibe görülmemiştir. Ama Moğollar da (aynen Türkler gibi) kendi dünya kavrayışlarının ve günlük yaşamlarının temeli olarak, yabancı sistemleri kabul etmişler; yalnız burada başvurulan kaynak Türkler’de görüldüğü gibi İslam değil, (Çin-Tibet yorumundan geçmiş olan) Hint Budizmi olmuştur. Nasıl ki, Türkler İslamı kabul ederek dondurdular ve İslamî düşüncenin gelişmesine katkıda bulunmadılar ise, bu özellik Moğolların Budizme yaklaşımları için fazlasıyla karakteristiktir.

Moğollar, karakteristik Turan özelliklerinin daha çarpıcı bir şekilde açığa vurulması bakımından Türkler’den seçilmekteler; Fin-Ugorlar konusunda ise bunun tersini söylemek icab eder. Turan psikolojik çizgisi Fin-Ugorlar’da da net bir şekilde açığa vurmaktadır, fakat bu özellikler Türklerde gördüğümüze kıyasla daha aşağı derecededir (siliktir). Fin dilleri de Türk dilleri ile aynı kuralları paylaşmaktadır, fakat sözkonusu kurallar burada daha düzensiz bir şekilde uygulanmaktadır.[1]

Herhangi bir dilde pürüzler ve istisnalar, sözkonusu dilin bulunmuş olduğu tarihi şartlar içinde ve tarihi gelişim sürecinde yaşanan bilinçaltı mekanik değişiklikler sonucunda ortaya çıkmaktadır: Dilin herhangi bir eski gelişme aşaması sonrakilere kıyasla daha “düzgündür”. Fakat canlı dili bilinçaltı sistematiğe tabi kılma ruhu, Türk dillerinde o derecede güçlüdür ki, tarihi sürecin yıkıcı etkilerini tamamen sıfırlayabilir; bu nedenle, çağdaş Türk dillerinin grameri katiyyen (veya hemen hemen) “istisna” tanımadığı gibi, muhtelif Türk dilleri de birbirlerine bu denli yakındır. Fin-Ugor dillerinde kuralların koruyucu ruhu çok zayıf kalmıştır; buna göre de bu dillerin bazılarının (örneğin, öz Fin-Suomi dili) grameri istisnalarla doludur; bazı Fin dilleri ise kendi aralarında ciddi farklılıklar arz etmekteler. Fin-Ugor psikolojisi ile Türk psikolojisinin diğer bir farkı: Fin yaratıcılığının ufku (veya hayal gücü) Türkler’e kıyasla daha kısıtlıdır.[2] Nihayet, Fin-Ugor dillerini ve manevi kültür elemanlarını Türkler’inki ile karşılaştırırken, Fin-Ugorlar’ın psikolojik ve kültürel açılardan Türkler’e kıyasla çok pasif kaldıkları görülmektedir. Türk dillerinde diğer dillerden alınmış olan kelimeler her zaman olmuştur, fakat bu kelimeler Türkler’e komşu ve onlarla doğrudan temas halinde olan herhangi bir kavimden alınmamıştır; genellikle kültürü sözkonusu Türk boyunun kültürünü etkileyebilmiş olan “uzak” bir halktan (bir tür yabancı moda veya yabancı hayranlığı sonucunda) alınmıştır; bundan dolayı yazı dilinde konuşma diline kıyasla daha fazla yabancı kelime bulunmaktadır. Türk halk dilinde çok sayıda Arapça ve Farsça kelime vardır, fakat Grek, Ermeni veya Slav kelimeleri yoktur. Buna rağmen, Türklerin temas etmiş oldukları tüm halkların dilinde her zaman bol miktarda Türk kelimesi görülmektedir. Bu açıdan, Fin-Ugor dilleri farklı bir durum sergilemekteler: Bunların dilleri Fin-Ugorların ilişkiye girmiş oldukları halklardan (en eski zamanlardan çağımıza kadar) devamlı alınmakta olan yabancı kelimelerle doludur. Ve aynı şartlarda Fin-Ugor dillerinin kendileri ile temas etmiş olan diğer dillere etkisi şaşılacak derecede önemsiz olmuştur. Uzun asırlar iç içe yaşamalarına rağmen Velikorus dilinde gayet az miktarda Fin kökenli kelime vardır ki, bunlarda genellikle belli bir coğrafi bölgenin yerel ağızlan ile sınırlı kalmıştır; Macar dili ise komşu Slav dillerini biraz daha etkileyebilmiştir, fakat bu etkiler daha geç dönemlerde gerçekleşmiştir; her halükarda Macarca’da görülen Slav kelimeleri, örneğin, Sırpça’daki Macar kelimelerinden sayıca daha fazladır.

Benzeri bir pasiflik ve yabancı etkilere karşı açıklık Fin-Ugor kültürünün diğer alanlarında da görülmektedir. Örneğin, Slav ve bu arada Rus etkisi, İdil-Ural bölgesi Fin-Ugorlar’ında Türk etkisi, Batı Fin-Ugorları’nda Baltık (Letonv ve Litvan) etkisi, daha eski dönemlerde ise tüm Fin-Ugorlar’da İran ve Kafkas etkisi görülmektedir. Bu veya diğer Fin-Ugor kavminin kültüründen tüm bu alıntı unsurları ayıklamaya ve sözkonusu kültürün Fin-Ugor çekirdeğini temizlemeye kalkıştığında çoğu zaman araştırmacının elinde hiçbir şey kalmıyor. Yine de, her taraftan yoğun bir şekilde gerçekleştirilmiş olan bu alıntılara rağmen, her Fin-Ugor boyunun kültürü özgün olup, alıntıların yapılmış olduğu halkların kültüründen farklıdır. Bu özgünlüğün belli bir sebebi vardır: “Fin-Ugorlar, bir halktan herhangi bir kültür öğesini aldıktan sonra onu en eski, arkaik durumunda muhafaza ediyorlar; oysa kaynak kültürde bu öğeler değişikliğe uğramakta veya kaybolmaktadır. Örneğin, Velikorus kültürünün bir çok öğeleri Mordva halkı arasında muhafaza edilmiştir; ama aynı öğeler Velikoruslar arasında da tanınmayacak kadar değişmiş ya da tamamen unutulmuştur; bunların Slav menşeli olmaları, sadece öteki Slav kavimlerinde de görülmeleri sonucu kanıtlanmaktadır. Fakat motifler, diğer bir deyişle kültürel değerlerin yapı malzemeleri, alınma olsalar dahi bu kuruculuğun yöntemleri ve psikolojik temelleri kendine özgü Turan karakterine sahiptir. Genel olarak şunu söyleyebiliriz: Fin-Ugorlar, Turan psikolojik tipinin tüm özelliklerini (fakat Türklere ve Moğollara kıyasla daha düşük psikolojik aktivite sergileyerek) muhafaza etmektedirler.

Böylece, muhtelif Ural-Altay veya Turan dil aileleri arasında genetik akrabalığın (kan bağının) gayet kuşkulu olmasına ve bazı Turan halklarının birbirlerinden önemli ölçüde farklılıklar göstermelerine rağmen, tek bir Turan etno-psikolojik tipinden bahsetmemiz mümkündür; ki bu etnopsikolojik tip çerçevesinde Türk, Moğol veya Fin-Ugor etno-psikolojik tipleri sadece farklı versiyonlar olarak kabul edilebilir.

V

Turan psikolojik tipi, Rus milli karakterine nasıl yansıyabilmiştir ve Turan ruhunun çizgileri Rus tarihinde nasıl bir önem taşımaktadır gibi sorulara cevap vermek için, herşeyden önce Turan psikolojik tipini (bireysel çapta) net ve somut bir şekilde tasavvur edebilmemiz gerekmektedir. Turan psikolojik tipinin yukarıda açıklanmış olan tanımından hareketle bunu yapmamız mümkündür.

Turan ruhunun tipik bir temsilcisi için (normal durumda) ruhi belirginlik ve ılımlılık, karakteristiktir. Onun sadece düşünce tarzı değil, tüm hayatı sade ve simetrik şemalara, diğer bir deyişle “bilinçaltı felsefi sisteme”[3] kendiliğinden uyum sağlamıştır. Tüm hareketleri, davranışları ve yaşamı da bu bilinçaltı sisteminin şemalarına uymaktadır. Üstelik bu sistem onun kendisi tarafından idrak edilememektedir; zira bilinçaltına inerek manevi hayatın temeli haline gelmiştir.[4] Bundan dolayı, düşünce ile dış gerçeklik, dogma ile günlük yaşam arasında çelişki yoktur. Dış izlenimler, düşünce, hareket ve günlük yaşam bölünmez bir bütün haline gelmiştir. Bundan da açıklık, ılımlılık ve bir tür kendine yeterlilik ortaya çıkmaktadır. Bu istikrarlı denge durumu, psikolojik aktivitenin bir ölçüde aşağı düzeyde olduğu belli ortamda fiilen bir hareketsizliğe, cansızlığa sebebiyet verebilir. Fakat ille de böyle olması zorunlu değildir, çünkü aynı özellikler psikolojik aktiflikle de pekâlâ bağdaşabilir. Sistemin istikrarlı ve muntazam oluşu, sonraki gelişme imkânlarını ortadan kaldırmaz; bu gelişmeler bilinen bilinçaltı temeller üzerinde yönlendirilmekte ve onun ürünleri de (bu sebepten dolayı) söz konusu dünya görüşü sistemine (onun genel düzen ve bütünlüğünü ihlal etmeden) girmektedir.

Turan psikolojik tipine mensup olan insanların sosyal ve kültürel açıdan değerliliği konusuna gelince bunun olumlu olduğunu söylemek zorundayız. Turan ruhu, millete kültürel istikrar ve güç kazandırarak, milli gücün ekonomik kullanılmasına imkân sağlar; ki bu da her türlü yapıcı faaliyeti olumlu yönde etkilemektedir.[5] Böyle bir yapıcılık, tabii ki söz konusu milletin yetenek düzeyine, psikolojik aktivitesine bağlıdır ve bu düzeyler farklı olabilir. Ancak bir manevi yaşam tarzı olarak Turan psikolojik tipi ile bu veya diğer yetenek düzeyi veya aktivite arasında herhangi bir zorunlu bağlantı da bulunmamaktadır. Turan psikolojik tipinin sosyo-kültürel değerliliğini vurgularken biz sadece bu tipin (herhangi yetenek düzeyi ve aktivite koşullarında) milletin gelişmesi açısından belli bir verimli ortam oluşturduğunu vurgulamış oluyoruz.

VI

Turan psikolojisinin olumlu yanı, Rus tarihinde de hiç kuşkusuz olumlu rol oynamıştır. Petro öncesi Moskova Rusyası’nda Turan psikolojisinin bizzat bu normal boyutunun belirmiş olduğunu görmezlikten gelemeyiz: İnanç ile günlük yaşamın bir bütün oluşturduğu (“günlük yaşam dindarlığı”) ortamda devlet ideolojileri, maddi kültür, sanat ve din bir sistemin bölünmez parçalan haline gelmiştir; ki, söz konusu sistem, teorik olarak açıklanmamış ve bilinçli olarak formüle edilmemişti ama buna rağmen herkesin bilinçaltında mevcut olmuş, herkesin ve bir bütün olarak milletin varoluşunu belirlemiştir; tüm bu özellikler hiç kuşkusuz Turan ruhunun damgasını taşımaktadır. Eski Rusya da bizzat bunların üzerine bina edilmiş, bunlar Rusya’ya direnç ve güç kazandırmıştır. Bazı yüzeysel yabancı gezginler Eski Rusya’da halkın iktidar temsilcileri karşısında ve bunların da Çar karşısında köle teslimiyetinden başka bir şey görememişlerse, elbette böyle bir gözlem yanlıştır. Kayıtsız şartsız teslimiyet Turan devletçiliğinin temelidir; fakat bu özellik (Turan psikolojisine ait her şeyde görüldüğü gibi) düzenli olarak sonuna kadar uygulanmakta ve idealde en üst yöneticiye kadar intikal etmektedir; ki bu sonuncu kişinin de herhangi bir yüksek ve aynı zamanda her bireyin de hayatının belirleyici temeli olan ilkeye tabi olduğu düşünülmektedir. Eski Rusya’da dini dogmalar ve törenlerin özel bir Ortodoks kültürü ile organik bütünlüğü olarak algılanan Ortodoks inancı, böyle belirleyici bir ilke konumunda olmuştur; kendi özel hiyerarşik düzeni ile devlet kurumu da bu kültürün bir tür dışa yansıma örneğidir; herkes için olduğu kadar Çar için de aynı derecede geçerli olan sözkonusu yüksek ilke (ama kesinlikle basit bir köle teslimiyeti değil) Rusya’yı bir bütün haline getiren ve yöneten unsur olmuştur. Kelimenin eski Rusça anlamıyla değerlendirilen Ortodoks inancı, (özel hayat, devlet düzeni ve kainatın varoluşu gibi) her şeyin yer alabildiği bir çerçeve olmuştur. Ve bu çerçevenin bilinçli bir teorik yorumlama objesi değil, tüm manevi hayatın bilinçaltı temeli haline gelişi, Turan psikolojisinin normal boyutuyla ilgili yukarıda anlatılanlarla belli bir benzerlik arz etmektedir. Evet, Ortodoksluk Turanlılar’dan değil Bizans’tan alınmış olabilir; evet Rus milli bilincinde “Tatarcılığa” karşı yönlendirilebilir, fakat Rus insanının Ortodoks inancına bakışı ve bu inancın onun hayatında oynadığı rol önemli ölçüde Turan psikolojisine dayanmaktadır. Kendi ruhunun sırf bu Turani özelliklerinden dolayı eski Rus insanı, inançlarını yaşamından ayırmasını, dini süreç açısından önemsiz olan öğeleri ayıklamasını beceremiyordu ve buna göre de Greklerle karşılaştığında bir din bilgini olarak zayıf kalıyordu. Dini inanç ve törelere Rus ve Grek yaklaşımları arasındaki psikolojik farklılığın (ki kilisenin bölünmesi döneminde açıkça ortaya çıkmıştı) bir tek sebebi vardı: Bizans’a tamamen yabancı olan Turan etno-psikolojik öğeleri eski Rus milli karekterinde derinden kök salmıştı.

Moskova devleti, Tatar “boyunduruğu” nedeniyle ortaya çıkmıştı. Moskova çarları, “Rus topraklarının toparlanmamı” bitirmeden Büyük Moğol Devleti’nin Batı Ulusu’nun topraklarını toparlamaya başladılar: Moskova, yalnız Kazan, Astrahan ve Sibirya’nın işgalinden sonra kudretli bir devlet haline gelebilmiştir.[6] Rus Çan, Moğol Hanı’nın mirasçısıdır. “Tatar boyunduruğunun kaldırılması” olayı, Tatar Hanı’nın yerine Ortodoks Çar’ın getirilmesinden ve Han payitahtının Moskova’ya taşınmasından başka bir şey değildir. Hatta kadro açısından da Moskova Çarı’nın boyarları ve diğer hizmetlilerin büyük kısmı Tatar asillerinden oluşmaktaydı. Rus devletinin kökenlerinden biri Tatarlara bağlıdır ve bu durumu görmezlikten gelen veya önemini küçümseyen tarihçilerin pek haklı oldukları söylenemez.[7]Rus devletinin Tatar kökenlerinin bu şekilde inkâr edilmesi bir tek sebepten dolayı mümkün olabilmektedir. Şöyle ki, Rus devletinin muhtevası ve ideolojik desteği kapsamında Tatar devletçiliği ile doğrudan doğruya bağlantı kurulması imkânsız olan unsurlar açıkça ortadadır: Bunlar Ortodoksluk ve Bizans gelenekleridir. Tatar devletinin Rus devletine dönüşmesi gibi bir mucizenin gerçekleşmesi, dini duyguların hızlı bir ateşle (ki Tatar işgali döneminde Rusya’yı baştan başa sarmıştı) alevlenmesi ile mümkün olabildi. Bu dini ateş Eski Rusya’nın Tatar devletçiliğini töprülemesine, ona yeni bir dini ve ahlaki kimlik kazandırarak kendi malı yapmasına imkân sağladı. Tatarlığın Ruslaştırılması ve Ortodokslaştırılması gerçekleştirildi ve Moskova Çarı öyle bir dini ve ahlaki prestij kazandı ki, Batı Ulusu’nun tüm diğer Hanları onun karşısında ihtişamlarını kaybettiler, geri çekildiler. Tatar asillerinin kitle halinde Ortodoks dinine geçmeleri ve Moskova Çarı’nın hizmetine girmeleri, bu manevi cazibenin dışa vurmasıdır.

Fakat Turan kökenli bir devletin ve devletçilik geleneğinin Moskova Rusyası’nda bu şekilde Ortodokslaşması, Hıristiyan dini kutsallığına bürünmesi ve ideolojik olarak Bizans geleneklerine bağlanması ortaya bir soru koymaktadır: Acaba, tersine bir gelişme, yani bu Bizans geleneğinin belli ölçüde “Turanlılaşması” ve Rus Ortodoksluğuna Turan psikolojik tipinin sızması gibi bir olay yaşanmamış mı? Moskova Rusyası dini ateşlenmenin tüm güçlülüğüne ve gerilimine rağmen bir tek Ortodoks ilahiyatçı yetiştirememiştir; aynen Türkler de (Araplara kıyasla her zaman daha inançlı olmalarına rağmen) çok büyük Müslüman ilahiyatçılar yetiştirmemişler. Bu noktada dini psikolojinin ortak yönleri söz konusudur: Her iki ortamda dini dogmalar spekülatif felsefi soyutlama objesi olarak algılanmaktadır; her iki ortamdaki din bilinci, esnekliğin olmayışı, soyutlamaların önemsenmeyişi ve somutluğa yöneliş, dini duygu ve düşüncelerin günlük yaşam ve kültür şekillerine bürünmesi gibi özelliklere sahiptir. Eski Rusya’da bilinçli olarak düşünülmüş ve detaylandırılmış ilahiyat sistematiği yerine; kelimelerle ifade edilmeyen, biçimsel olarak farkına varılmayan ama gayet düzenli olan bir “bilinçaltı felsefi sistem” ortaya çıkmış ve ilahiyatçıların risalelerinde değil, söz konusu sistem üzerine bina edilmiş olan mevcut hayat tarzında kendi ifadesini bulmuştur. Rus dindarlığı, bu özelliği ile Grek dindarlığından (dogmatik açıdan aynı olmalarına rağmen) farklıdır ve hiçbir dogmatik benzerliğinin bulunmadığı ve bulunmasının da imkânsız olduğu Turan dindarlığına daha yakındır.

Elbette, eski Rus dindarlığının soyutlamalara karşı güvensiz kalma özelliği ve bu bölgede Ortodoks ilahiyatçılığın gelişmemesi, onun Grek dindarlığına göre bir eksiğidir. Ama şu da inkâr edilemez ki, “günlük yaşam dindarlığı” (eski Rus dindarlığının özel yönlerinin bir sonucu olarak dinin günlük yaşam ve kültür tarafından emilmiş olması durumu) da kesinlikle olumsuz değil, olumlu bir olaydır. Görülen o ki, “hem bunun yapılması hem de ötekinin ihmal edilmemesi” gerekirmiş. Turan psikolojik özelliklerinin belli hipertrofikliği, Rus dindarlığında ilahiyatçı düşüncenin cansız ve hantal oluşuna neden olmuştur, ki bunlardan kurtulmak -gerekirdi.[8] Fakat bu durum, eski Rus dindarlığının (Turan psikolojisi hanesine ait görülebilen) olumlu özelliklerinin değerini kesinlikle düşürmemektedir. Din alanında böyle olduğu gibi, devletçilik alanında görülen durum da farklı değildir: Karakteristik Turan özelliklerinin Rus psikolojisine aşılanması, Ruslar için sağlam bir devletçilik malzemesi haline getirdi ki, bu da Moskova Rusyası’nın en büyük devletlerden biri olabilmesini mümkün kıldı.

Turan etno-psikolojik özelliklerinin Rus milli kimliğine etkileri konusunda tüm bu anlattıklarımızın sonucu olarak şunu diyebiliriz: Bu rol genellikle olumlu olmuştur.[9] Teorik düşüncenin fazla hantal ve hareketsiz oluşu bir eksikliktir ve Rus milli tipinin (Doğu Slavlığının Turanlıkla ilişkilerinden doğan) olumlu özelliklerinin kurban edilmemesi kaydıyla bundan kurtulmak gerekirdi. Turan etkisinde sadece olumsuz yönleri görmek, vicdana ve minnet duygusuna aykırıdır. Biz, Slav atalarımız kadar Turanlı atalarımızla da övünmekte haklıyız ve her ikisine de minnet borcumuz vardır. Sadece Ari değil, aynı zamanda Turan psikoloji tipine mensup olma duygusu, kendini milli açıdan kavramaya çalışan her bir Rus için gereklidir.

VII

Yabancı egemenliğine girmiş olmak, her bir millet için sadece bahtsızlık değil, aynı zamanda bir okuldur. Yabancı fatihler ve tahakkümcülerle temas eden millet, bunların psikolojik özelliklerini, milli kültür ve ideolojik değerlerini almaktadır. Aldıklarını organik olarak işleyebilir ve benimseyebilirse, onların elinden kurtulduğu zaman işgal döneminin bir okul olarak zararlı veya faydalı oluşu konusunda, milletin kurtuluştan sonraki durumuna göre fikir söylemek mümkün olacaktır.

Moğol işgali iki asırdan fazla sürmüştür. Rusya, bağımsızlıkçı, birbirinden kopuk, milli birlik ve devletçilik anlayışından hemen hemen yoksun olan knezlikler çorbası iken bu işgale maruz kalmıştı. Tatarlar geldiler, Rusya’yı ezmeye ve bu arada da eğitmeye başladılar. İki asırdan sonra ise Rusya, bu işgalden manevi bir disiplin ve “günlük yaşam dindarlığı” ile bütünleşmiş, aynı zamanda da dışarıya yönelik yayılma gücüne sahip (belki “iyi biçilmemiş” ama “sağlam dikilmiş”) bir Ortodoks devleti olarak çıktı. Bu, Tatar işgalinin bir sonucu idi ve bu işgalin Rus halkının kaderi açısından zararlı veya faydalı olması konusunda bu sonuca bakılarak fikir söylenebilir.

İki asır daha geçtikten sonra Büyük Petro ortaya çıktı ve Avrupa’ya “pencere açtı”. Bu pencereden esen rüzgâr Avrupaî fikirler getirdi. Hâkim sınıfın (bu sınıfa yabancıların da yoğun bir şekilde geçmeleriyle) hızla Avrupalılaşması başladı. Moskova Rusyası’nda kültürü, dini, günlük yaşamı ve devlet yapısını bir arada tutan, tüm Rus hayatının temelini oluşturan muntazam “bilinçaltı felsefi sistem” tahrip edilme ve dağılma sürecine girdi. Bunun sonucunda kaba baskı gücü kaçınılmaz olarak devletin temeli haline geldi. Askeri hizmet ve toprak köleliği hukuku (toprak ağasına zorunlu ve ebedi bağlılık-Terc.) Petro öncesi Rusya’da da vardı; fakat Rusya, bizzat Avrupalılaşma döneminde esasen militarist ve toprak köleliğine dayanan bir devlet haline geldi. Zaman zaman bunların üzerine, Rus olan her şeye karşı yapılan çılgınca saldırıların, Rus milli kültürünün resmi olarak barbarlık ilan edilişinin, Avrupa ölçülerinin manevi baskısının eklendiğini de hatırlarsak, Rus tarihinde söz konusu “Avrupa” veya “Roman-Germen işgali” adlandırılması bir abartı olmayacaktır. Şimdi Rusya bundan kurtulmuş bulunuyor, ama yeni bir SSCB kisvesi altında kurulmuştur. Tıpkı Moskova devleti Moğol işgalinin sonucu olduğu gibi, Bolşevizm de iki yüzyıllık Avrupa işgalinin bir sonucudur. Bolşevizm, bu süre içinde Rusya’nın Avrupa’dan neler öğrenebildiğini, Avrupa uygarlığının ideallerini nasıl anlamış olduğunu ve uygulamaya konuldukları zaman bu ideallerin ne gibi nitelikler kazanabildiğini gözler önüne sermektedir. Ve bu meyveye bakarak, Roman-Germen işgalinin yararlı mı zararlı mı olduğu konusunda fikir yürütülebilir.

Ve bu iki okulun (Tatar okulu ile Roman-Germen okulu) verdiği diplomaları karşılaştırırken ister istemez bir sonuca varılmaktadır ki, Tatar okulu o kadar da kötü değilmiş…

N.S. Trubetskoy
Çeviri: Arif Hacaloğlu


[1] Fin-Ugor dillerinde dil malzemesi, ses ve biçimler, Türk dillerine kıyasla daha az kalıtımsaldır… Diğer taraftan, kelime yapısını belirleyen başlıca kurallar daha az titizlikle uygulanmaktadır: Ünlü uyumu kuralı, ünsüzlerin kullanılması pek belirgin ve özellikle de Türk dillerinde olduğu kadar ayrıntılı değildir… Bir dizi istisnalar görülmektedir, ayrıca fiillerde soneklerin yanı sıra önekler de kullanılmaktadır.

[2] Bu tezimiz, müzik örneklerinde kesin ifadesini bulmaktadır… Türk melodileri konusunda yukarıda anlatılmış olanları hatırlarsak, bunların Fin-Ugor melodileri ile karşılaştırılması şöyle ifade edilebilir: Her ikisinde sadece beş ses (nota) kullanılmaktadır. Fakat Türk melodilerinde bunlar en azından bir oktav kapsamında düzenlendikleri halde tipik Fin-Ugor melodileri bir kvinta sınırlan içinde dolaşmaktadır. Fin-Ugor melodileri (dinleme sırasında) bir sıkıntı duygusu uyandırmakta ve (özellikle Türklere kıyasla) herhangi bir enginlikten yoksun olmalarıyla insanı şaşırtmaktadır.

[3] Bu terimin paradoksal olduğunun farkındayız, fakat daha iyi bir tanım bulunamadığından yine de bunu kullanmaya karar verdik.

[4] Sistemin kesinlikle bilinçaltı karakterde olması çok önemlidir. Dış dünyayı, fikirleri, davranış ve günlük yaşa-

mı kendi sade ve net şemaları içine alması gereken sistem idrak edildiği zaman bir “idee fix” (musallat fikir veya fıkr-i sabit) haline gelir ki, buna tutulan kişi (her türlü ruh açıklığı ve manevi rahatlıktan yoksun) fanatik manyak durumuna düşer. Sistem hantal ve kötü olduğu zaman (ki varlık, bu sistem üzerine kendiliğindendeğil, doğayı zorlama sonucunda oturtulabilecektir) böyle durumlar doğal olarak ortaya çıkmaktadır. Turan tipine mensup kişi, herhangi bir sebepten dolayı geçmiş kuşakların gayretleriyle geliştirilmiş olan (ve öteki soydaşlarının uymakta oldukları) dünya kavrayışı ve yaşam tarzından dolayı, verimli bir şekilde düşünemeyen (ve yeni bir sistem bulmasını beceremeyen) bu tür kişiler, herhangi bir yabancı sistemi kabaca işleyerek ve basitleştirerek genelde kesinlikle kötü ve kullanışsız sistemler kurabilirler. Bu tür durumlara, elbette ender rastlanmaktadır ve bunların ortaya koydukları sistemler (kullanışsız olmalarından dolayı) Turan tipine mensup diğer kişiler arasında basan kazanamıyor. Bu tür uyduruk (“idees fixes) sistemleri kurabilen kişiler, çok güçlü bir ruhi yapı ve müstesna yetenek sahibi olmaları durumunda, sadece kendileri gibi fanatik kişileri çevrelerine toplayarak bir tarikat oluşturabilirler.

[5] Elbette bu özellik, Turan ruhunun sadece normal boyutu için geçerlidir. Turan psikolojik tipine mensup olan,

fakat ne dış dünyayı ne fikir ve davranışları ne de günlük yaşamı (zorlama yapmaksızın) kapsamayan bir sistemi yeğleyen kişiler (tek kelimeyle, bir önceki dipnotta söz konusu olan tarikat kurucuları) sosyal açıdan zararlıdırlar. Bunlar kendi tarikatçılıkları ile milli birliği korumaktan çok tahrip ederler. Bunların, (dış dünya, ahlâk ve günlük yaşam ile ilgili) kendi izlenimlerini, önyargılı ve basitleştirilmiş hantal bir yapıya oturtmaya yönelik ısrarlı çabalan milli kültüre gayet kuşkulu katkılarda bulunmaktadır. Kafalarını sürekli deşmekte olan musallat fikirlerin kışkırtmakta olduğu fanatizm, kurmaktan çok tahrip eder ve bunların tahrip ettikleri veya tahrip etmek istedikleri unsurlar, karşılığında önerebilecekleri şeylerden genellikle daha değerlidir. Fakat unutulmaması gereken bir husus var ki, bu tür kişiler birer istisnadır ve gerçek Turanlılar arasında çok ender olarak rastlanmaktadır.

[6] Halkın destan geleneği, Moskova devletinin tarihini doğrudan doğruya söz konusu döneme bağlamaktadır…

[7] Bu satırların (uzmanlık bakımından bir tarihçi değil, dil bilgini ve etnograf olan) yazan, kendisine yabancı bir bilim dalına müdahale etmekten sakınmaktadır. Ama yine de Rusçaya Tatar işgali döneminde yerleşmiş olan denga -para, altın-altın, kazna-hazine, tamga-damgâ (ki, tamajnya-gümrük kelimesi de buradan gelmektedir), yam-posta gibi kelimelerin Tatar kökenli olduklarını hatırlatmak isteriz. Buradan görülüyor ki, devletin çok önemli fonksiyonlan olan maliye ve posta işlerinin düzenlenmesinde Tatar etkisi belirleyici olmuştur. Moskova devletinin idari yapısının Cengiz Han prensipleri ile karşılaştırılması sırasında birçok benzerlikler kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Bu hususların uzman tarihçiler tarafından ayrıntılı bir şekilde ele alınması gerekmektedir.

[8] Bu eksiklikten kurtulmak pek zor bir iş değildir, çünkü Turan psikolojik tipinin bu eksikliğe neden olan özelliklerinde görülen hipertrofi Rus kavminin tümünü değil, sadece Velikorus kısmını etkilemiştir. Turan etkisine daha az maruz kalmış olan Maloroslar (Ukraynalılar kast edilmektedir-Terc.), Turan kökenli bazı olumlu özellikleri daha az düzeyde benimsemiş bulunuyorlar (örneğin, büyük çaplı bir devlet kuruculuğu hususunda Ruslara oranla daha az yeteneklidirler), fakat dini içtihat konusunda daha ileri bir yerdeler ve Rus Ortodoks Kilisesi’ne bir dizi ünlü ilahiyatçı vermesini başarmışlar: Dmitri Rostovski, Simon Tadorski, Silvestr Kanevski, aynca Mogilyansk İlahiyat Mektebi -ki Rus akademik ilahiyat okulu bu mektepten yetişmiştir. Rus kavminin bu iki başlıca parçası, hayatın birçok alanlarında olduğu gibi Kilise’de de birbirlerinin eksiklerini tamamlamakla görevlidirler. Birbirinden kopmakla bu parçaların ikisi yarım yamalak kalma tehlikesiyle karşılaşırlar.

[9] Elbette ki, Turan psikolojisinin yukarıda açıklanmış olan anomali karakterli özelliklerine sahip olan kişilerin Rus bölgesinde de yaşamış olduklarını ve halen yaşamaya devam ettiklerini de görmezlikten gelemeyiz. Bunlar, Rus asi doktrinerleri, tarikat kurucuları, musallat fikir fanatikleridir; ki çoğunun hatta dış görünüşleri dahi Turan antropolojik çizgilere sahiptir. Tahmin edilebileceği gibi, bu tür kişilerin Rus tarihindeki rolü genellikle olumsuz olmuştur: Bunlar milleti toparlamaz, fakat bölerler, değer yaratmaktan çok var olan değerleri tahrip ederler. Rus milletinin sırf Turan kökenli değil, karışık karakterli olmasından dolayı (gerçek Turanlılar arasında çok az görülen) bu tür kişilere Ruslar arasında bir o kadar fazla rastlanmaktadır. Ama bunlar, Ruslar arasında da genellikle istisna oluşturmaktalar ve Turan psikolojisinin Rus tarihindeki rolünü incelerken, dikkatin esas olarak bunlara yöneltilmesi gerekmez. Böyle bir inceleme sırasında, öncelikle istisnaları değil, normal durumları ele almak gerekir.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: