Güney Türkistan’ın Türkçü Şair ve Yazarı Abdülmecit Turan hayatını baybetti

Güney Türkistan (Afganistan’da) Türk dilinin ve Türklüğün yeniden canlanmasında kalemiyle ve fiili gayretleriyle önemli rol oynamış şahsiyetlerden biri olan Abdülmecit Turan, yakalanmış olduğu hastalığından kurtulamayarak Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. Ömrünün en verimli çağında aramızdan ayrılıp Hakk’a yürüyen Türkçü düşünce ve eylem insanı, Okumaya devam et

Mankurt-laş-tırıla-mayanlardan mısınız?

İlk kez yirmi yıl kadar önce ünlü Kırgız yazarı Cengiz Aytmatov’un “Gün Uzar Yüzyıl Olur” romanında gördüğüm “mankurt” terimi ve yazarın bu terim bağlamında anlattığı “Nayman Ana Destanı” -eserin bütün okurlarını etkilediği gibi- beni de büyülemişti. Aytmatov’un Türk okurları tarafından yaygınlıkla tanınmasında en büyük paya sahip olan bu muhteşem kitabını Okumaya devam et

Mehmed Akif Ersoy’un Yüce Ruhuyla Dertleşme

Merhabai ehlen ve sehlen,[2] yüce Türk, Pakize Türk
Gel de gör, bak neler olmuş, neler olmuş bize Türk
Kara bahttan mı desem, ya Felekğin gerdişi[3] mi
Bizi taştan taşa çarpmak da zamanın işi mi
Ne miraslar bırakıp gitmiş idi Şanlı Dede
Hani ol tantanalar,[4] şan-u-şerefler[5] nerde? Okumaya devam et

Afganistanlı Türkmen Şairleri Antolojisi

Mehmet Emin Yurdakul’un

‘Bırak beni haykırayım, susarsam sen matem et
Unutma ki şairleri haykırmayan bir millet
Sevenleri toprak olmuş öksüz çocuk gibidir’

mısralarına nazire edecesine kitapta yer alan şiirlerde; Afganistan Türkmenlerinin duygu ve düşüncelerini, çektikleri sıkıntıları, uğradıkları zulümleri ve haksızlıkları, din ve dünya görüşlerini, genel anlamda Türklük Okumaya devam et

Afganistan Türkmencesi Yazımında Q-(ﻕ) Ġ- (ﻍ)Meselesi

Bu yazı şu dergide yayımlanmıştır: “Gazi Türkjiyat Türklük Araştırmaları Dergisi, Güz 2009, sa:5, Ankara 2010, s.373-379”
Özet
Değişen şartlar çerçevesinde bugün Afganistan’da arzu edilen ölçüde olmasa da Türkmence yazılı eserler Okumaya devam et

Özbek Türkçesinde Gına Morfemi

Giriş

Dilin tabiî gelişmesi içerisinde bazı ses ve şekil değişikliklerine uğradığı bilinmektedir. Bu değişikliklerin dilin lehçe ve şivelerindeki görünümleri farklılıklar arz etmektedir. Bu görünüm bazı lehçe ve şivelerde eskiyi gösterecek bir şekilde, bazılarında ise Okumaya devam et

Dîvân ü Lûgât-it Türk’teki Ata Sözleri

Bilinen en eski Türk lûgatı Dîvân ü Lûgât-it Türk’de külliyetli miktarda ata sözü … bulunduğu, bunların ise türlerinin günümüze ulaşmış belki en eski numûneleri olduğu malûmdur. Dîvan’daki bu ata sözlerinin … misâl getirilmek üzere kullanıldıkları da bilinen bir gerçektir.

Dîvân ü Lûgât-it Türk’de Türkçe, kelime olarak lûgatte, müellifince kurulan cümleler içinde Okumaya devam et

Türk Dili Ve Kültürü Açısından Baburname’de Avcılık

Bu makalede, Türk edebiyatında hatırat türünün ilk örneği olan Baburname’de (Vekayî) bahsi geçen avcılıkla ilgili unsurlar ve bu unsurların Türk kültürü açısından önemi belirtilerek Babur’un hâtıratına kaydettiği avcılığa dair her bilgi, orijinal metin parçalarının transkripsiyonları da verilmek suretiyle gösterilmiş; ayrıca Babur’un eserinde kullandığı avcılık terminolojisi ile eserdedetaylı bir şekilde tasvir edilen avlar ve av usûlleri hakkında açıklamalar yapılarak Baburname’nin Türk kültür tarihinin aydınlatılması yolunda Okumaya devam et

Ali Şîr Nevâî ve Seydî Ali Reis Kâtibî

15-16. yüzyıllarda yaşayan ünlü Türk denizcisi, aynı zamanda bilgin, tarihçi ve şair olan Seydî Ali Reis Kâtibî, Ali Şîr Nevâî’nin manzum sanatından etkilenerek çeşitli türlerde şiirler yazan edip olarak bilinmektedir. Osmanlı Türkçesinde ve Çağataycada nazmın güzel numûnelerini ortaya koyan bu şairin şiirleri mazmun ve muhteva açısından Ali Şîr Nevâî’nin şiirlerine çok yakındır Okumaya devam et

Türk Dünyasında Alfabe, İmlâ, Yazı Dili

TARİHÇE

Alfabe

Türkler tarih boyunca birçok alfabe kullanmışlardır. Tarihçe bilinen ilk alfabemiz, Göktürk alfabesidir. Okumaya devam et

Türkler’in Arapça, Farsça ve Rusçaya İlgisi

Türkler, tarihe büyük düşünürler, bilim adamları ve yazarlar kazandırmış bir halktır. Ebu Nasır el-Farabî et-Türki, Kaşgarlı Mahmut, Yusuf Has Hacib, Hakanî, Şirvanî, Genceli Nizamî, Behmenyar el-Azerbaycanî, Nasıreddin Tûsî, Celaleddin Rumî, Nesimî, Alişir Nevâî, Fuzulî, Bâkî, Hataî, Babür, Mirza Uluğ Bey, Ali Kuşcu, Evliya Çelebi, Saib Tebrizî, Mahtumkulu, Nedim, M.F.Ahundzade, Abay, Mirza Kazım Bey, Tevfik Fikret, Sabir, İsmail Gaspıralı, Ziya Gökalp, Mehmet Ağa Şahtahtlı, Hüseyin Cavid, Bekir Çobanzade, Samet Vurgun, Okumaya devam et

3 Bin Yıllık Türk Dünyası Masalları

3 bin yıllık hazine Türk Dünyası Masalları 22 ciltte toplandı. Masalların 14 cildi ”Türk Dünyası Masalları” başlığı altında, büyük bir seçkisi de ”Kardeş Masallar” adıyla yayınlandı.

Yazar Yücel Feyzioğlu, 3 bin yıllık Türk dünyasının masal hazinesini 22 ciltlik kitapta topladı. Okumaya devam et

Adil Yakubov’u yitirdik

Türk Dünyasının yaşayan en büyük yazarlarından 83 yaşındaki Adil Yakubov, 22 Aralık Salı günü akşam saatlerinde Özbekistan’da hayatını kaybetti. Türk Dünyasının başı sağolsun.

Ünlü yazarın vefatı Özbekistanda büyük bir üzüntüyle karşılandı. Okumaya devam et

Urumçi Hapishanelerinde Yazılan Tarihi Roman: Suç

18 Kasım 2009 tarihinde Almatı şehrinde uzun yıllar Urumçi hapishanesinde yattığı yıllarda gizlice kaleme alarak Kazakistan’a gönderen ve bu şekilde Kasım ayında basılmasını sağlayan Kacıgumar Şabdanoğlu’nun altı ciltlik otobiyografik tarihi romanının tanıtım toplantısı yapıldı. Bu önemli eseri tanıtmak amacıyla, eseri yayına hazırlayan Kazakistan’ın önde gelen yazarlarından Kabdeş Cumadilov Okumaya devam et

Afganistan’da Türk Kültür ve Edebiyatı

Bugün Afganistan ülkesi olarak bilinen topraklarda çok eski dönemlerden beri Türkler yaşamaktadır. Bu sebeple çeşitli tarihlerde bu ülkede çok önemli bir Türk kültür ve medeniyeti meydana gelmiştir.

Türk dünyasının büyük edip ve şairlerinden Ali Şir Nevâi ve Hüseyin Baykara Okumaya devam et

Bakü uluslararası şiir şöleni

Bakü Şehitler Hıyabanı 1918 yılında Bakü Muharebesinde şehit olmuş Azeri ve Türk askerlerinin defnedildiği mezarlığın adı. 1924-1990’lı yıllar arasında Bolşevikler işbaşına gelince ilk iş olarak bu şehitliğin adını değiştirmişler. Buraları eğlence merkezi haline getirerek buraya “Dağüstü Park” adını vermişler. Okumaya devam et

Ali Şîr Nevaî

Ali Şir Nevai (1441-1501)

Nizamüddin Ali Şir Nevai veya yaygın adıyla Ali Şir Nevai (Özbekçe: Alisher Navoiy;Uygurca:نىزامىدن ئەلشىر ناۋائى; Farsça: نظام الدین على شير هروی; Nizām al-Din ʿAlī Shīr Herawī veya kısaca علیشیر نوایی Alishīr Nevāī; (Herat, 9 Şubat 1441 – Herat, 3 Ocak 1501), Güney Türkistan Herat doğumlu şairdir.

Yaşam öyküsü

Ali Şir zengin ve kültürlü bir Uygur (Bahşı[1]) aileden Büyük Timur İmparatorluğu başkenti Herat’ta dünyaya gelir. Babası Gıyâseddin Kiçkine Bahşi (Ghiyāth ad-Dīn Kītschkīna), Shāhrukh Mīrzā (Farsça: شاه رخ ميرزا , Šāhrukh Mīrzā)’nın sarayında üst düzeyde bir görevli idi. Ali Şir’in annesi sarayda prenslerin (Arapça: حاكمة, mürebbiye) eğitim ve bakımıyla görevlendirilmiştir. Ali Şir’in hem anne hem baba tarafından dedeleri de Timur İmparatorluğu (Farsça: kendi adlandırması گوركانى Gurkānī, tarihe geçtiği adı تيموريان Tīmūriyān) saraylarında üst görevler yapmışlardır.

Nevai 15 yaşında

Ali Şir daha on beş yaşında iken babası vefat eder, Güney Türkistan hakimi Babür İbn Baysunkur (Abu’l-Qasim Babur, Ebu’l Kâsım Babür) genç adamı, himayesine (evladlık) alır.[2] Eğitimini Meşhed, Herat ve Semerkant’ta sürdürür. Bu arada bir okul arkadaşı, daha sonra meşhur şair ve Güney Türkistan Sultanı olacak olan Hüseyin Baykara ile öğrenimini sürdürür. Onunla birlikte aralarında ölünceye dek sürecek bir dostluk kurulur. Ali Şir Nevai’nin yaşamı boyunca Herat Büyük Timur İmparatorluğu’na başkentlik ve Müslüman dünyasına başlıca kültürel ve entelektüel öncülük yapmıştır.

Nevai devlet adamı ve mimar

Mir Ali Şir ayrıca bir mimardı, Güney Türkistan’da 370 yakın camileri, medreseleri, kütüphaneleri, hastaneleri, kervansarayları ve diğer eğitim, dini, ve yardımsever kurumlarını, bunların bazılarını yeni yapmış veya tamir etmiştir. Herat’ta, Mir Ali Şir Nevai 9 hamam, 10 konak, 17 cami, 40 kervansaray, 9 köprü, ve 20 havuz’dan sorumlu idi.[3] Bunlar dan en tanınmış olan mimarı Herat’ta İhlasiye Medresesi, Halasiye Hanegahı, İncil su yolu boyundaki cami ve ünlü bir şair ve mutasavvıf Feridüddin Attar’ın Nişabur’daki türbesi ve Yezd’deki kümbet veya on taş, seksen kilometre uzunluğundaki Meşhed su kanalıdır. Çağatayca amir (veya Farsça’da Mīr) Timur’un seçkin sınıfına verilen bir ünvan, tüm Çağatay ve Timur yöneticilerine ve daha sonra askeri yüksek subaylara (orduda verilen Mīr askeri ünvan’dır.) verilen ünvandır.

Eserleri

Ali Şir Nevai’nin Çağatayca[4] edebiyatının oluşmasında büyük bir rolü vardır. Çeşitli konularda yazılmış 30’a yakın eseri bulunmaktadır. Eserlerinden bazıları şunlardır: Çağatayca Divan (5 tane), Farsça Divan (5 tane), Çihil Hadis (Kırk Hadis) ve Muhakemet’ül Lugateyn (İki sözlüğün karşılaştırılması)’dır.

On beşinci yüzyılda Çağataycanın (Çağatay Türkçesinin) klasik bir yazı dili olarak kimlik kazanmasında Ali Şir Nevai’nin önemi bilinmektedir. Nevai öncesinde ve Nevai’nin çağında, Timurlular devletinde Türkçe yazan sanatçılar azdır. Nevai, Türkçeyi edebi dil olarak kullanmayan, Farsça yazan çağdaşlarına çatar. Çağdaşlarının Farsçanın karşısında edebi dil olarak Türkçeyi yetersiz görmelerini eleştirir; eğer emek verilirse Türkçenin de Farsça kadar, hatta daha fazla anlatım inceliklerine sahip olduğunun görüleceğini belirtir. Bu görüşlerini Muhakemetül-lugateyn’de görürüz.[5]

Türk dili tarihinde Divân-ı Lügat-it Türk’ten sonra ikinci önemli kitaptır.[kaynak belirtilmeli] Hamse sahibi ilk Türk şairidir (hamse 5 mesneviden oluşur). Tezkire sahibidir(günümüz edebiyattaki biyografi): “Mecalüs’ün Nefais”. Şehrengiz:Doğup büyüdüğü “Herat” kentinin doğal güzelliklerini anlatır.

Şiirlerin yaşamının değişik dönemlerine göre sınıflandırıp kronolojik olarak divanında toplamıştır.

Farsça’nın resmi dil olduğu, Türk aydınlarının bu dille eser vermeyi hüner kabul ettiği bir zamanda Nevai, Çağatayca’nın Farsçadan üstün bir dil olduğunu savunmuştır. Bunu da eserleri ile kanıtlamış ve kendinden sonrakileri bu yolda eserler vermeye teşvik etmiştir.

Türkçe yazdığı şiirlerde kalem adı Nevāī (نوائى anlamı “ağlayan”) adı altında, Ali Şir Nevai baş yazarların arasında, yazınsal Türk dilleri ailesi yararına büyük değişlik yapmıştır. Nevai kendisi başlıca Çağatay dilinde yazar ve 30 yıllık bir dönemin üzerinde 30 eser üretir, böylece Çağatayca Yazınsal dil olarak çok saygın ve önemli kabul edilmiştir. Nevai ayrıca Farsça yazdığı şiirlerde ise, Farsça dilinde (فانى‎ ; Fāni kalem adı altında, anlamı Arapça “fena” sözünden: yok oluş; mecazi mânâsı ise Allah’ın aşkıyla kendinden geçme, yok olma veya “gelip geçici”), Arapça ve Hintçe çok daha az bir sayıda eser yazmıştır. Ali Şir Nevai’nin en çok tanınmış şiirleri onun dört divan’nında, veya kabaca 50,000 şiir koleksiyonu bulunur.

  • Bedâiü’l-Bidâye;

Nevai bu ilk 842 şiir bulunan divanını 1470 yılında yazar. Bunlardan 585’i gazel, üçü müstezad, dördü muhammes, ikisi müseddes, üçü terci’-i bend, kırk dokuzu kıt’a, yetmiş sekizi rubâî, onu çistân, elli ikisi muamma, onu tuyuk, kırk altısı müfred’dir.

  • Nevâdirü’n-Nihâye;

1476 – 1483 yıllarında yazdığı şiirlerini bu ikinci divanında topladı.

  • Muhakemet-ül-Lügateyn (محاكمة‌اللغتين, Muḥākimāt al-luġatīn);

1499 yılında yazdığı bu kitabı, devrinde olduğu gibi bugün de Türk dünyası için önemli olan, Türk dilinin gücünü ve yerini anlatan büyük bir eseridir.

  • Ghara’ib al-Sighar (Garâîbü’s-Sığar) şairin 7-20 yaşları arasında yazdığı gençlik şiirleridir.
  • Navadir al-Shabab (Nevâdirü’ş-Şebâb); 20-35 yaşları arasında yazdığı şiirlerdir.
  • Bada’i’ al-Wasat, (“Orta yaş harikaları”);

Bedâîü’l-Vasat orta yaş, yani 35-45 yaşları arasında yazılmış şiirlerden meydana gelir.

  • Fawa’id al-Kibar (Fevâyidü’l-Kibar) ise 45-60 yılları arasında yazılmış şiirlerdir.
  • Mizan-ül-Evzan (ميزان الاوزان, ‎Mīẓān al-auẓān), (Vezinlerin Terazisi) aruz vezni hakkında eseri. Türkü sözcüğünün ilk olarak Ali Şir Nevâî’nin bu eserinde geçtiği bilinmektedir[6].
  • Hamset-ül-Mütehayyirin (خمسة‌المتحيرين, ‎Chamsat al-mutaḥirīn);

Piri, üstadı ve dostu Nureddin Abdurrahman Cami hakkında “Hamsetü’l Mutehayyırın” ismindeki eserini 1492-94 yılları arasında yazmıştır.

  • Târîh-i Mülûk-i ‘Acem (طاَرِكهء مُلُكء ادسثهَم, Tārikh-e Muluk-e Adscham),

1488 yılında Astrabad valisiyken yazdığı “Târîh-i Mülûk-i ‘Acem” (İran Memleketleri Tarihi) kitabı, bunlardan biridir. Nevai, bu eserinde “Arjasp Binni Efrasiyab kim, Türk Padişahi erdi[7]. şeklinde Alp Er Tunga’dan söz eder.

Mecalis-ün-Nefais (مَجَلِس ال نَفِس, Majalis al-Nafais);

Bir derleme, 450 üzerinde çoğunlukla çağdaş ozanların (şairlerin) yaşam öyküsü (biyografik) kısa hikâyeleri içeren, çağdaş Timur kültürü tarihçilerine altın bir bilgi kaynağı oluşturur.

  • Divān-e Fānī, Farsça yazdığı şiirlerin toplandığı bu eseri gazel biçiminde yazılmış ve mısra sayısı 12 bindir.
  • Nazm-ül-Cevahir 1485 yılında,
  • Tuhfet-ül-Müluk (Farsça),
  • Münşeat (Türkçe);

Hüseyin Baykara’ya ve başkalarına yazdığı mektupların toplandığı bu eserini 1498 yılında yazmıştır.

  • Sirâcü’l-Müslimin 1488 yılında,
  • Tarih-i En-biya ve Hükema (Türkçe),
  • Mahbub-ül-Kulub fil-Ahlak 1500 yılında,
  • Seyf-ül-Hadi,
  • Rekabet-ül-Münadi,
  • Mekârimü’l-Ahlâk;

Bu kitabında Nevai’nin yaptırdığı imaret, hânegâh, havuz, ribât (kervansaray) vb. eserlerin listesini veriyor.

  • Hâlât-ı Pehlâvân Muhammed, Pehlivan Muhammed hakkında yazdığı eseri. Nevai ayrıca “Vaq-fiye” (1482), “Risâle-yi Tir Endâhten” eserlerinin de sahibidir. “Seb’at Abhur” (Yedi Deniz) adlı bir de sözlük yazmıştır.

Tasavvuf eserleri

Lisânü’t-Tayr

Lisan-üt-Tayr, (لسان الطیر, Lisan-ol-tayr); Feridüddin Attar (Farsça:فرید الدین عطار,‎ Farīdo d-Dīn ’Attār)’ın Manteq-ol-tayr, veya (منطق الطیر, Maqāmāt-e Toyūr)’dan esinlenerek, varlık ve ilahi gerçek üzerine görüşlerini, insan, tabiat ve yaşam üzerine 3500 beyitten oluşan tasavvufi bir eserini 1499 yılında yazmıştır.

Nesâimü’l-Muhabbet

Nesaim-ül-Mehabbe, (نسایم المحبت, Nasāyim ul-Muhabbat); 750 tanınmış Sufi şeyhlerin listesi, Nureddin Abdurrahman Cami’nin Nafahat al-uns (نفحات الانس) adındaki eserinin Çağatayca çevirisidir.

Hamse (Beşlik)

Ana madde: Hamse

Nevai’nin diğer önemli eserlerini beş destansı şiir ve Nizami Genceli, Gencevi (نظامی گنجوی, Nezāmī Ganjavī, tam ismi: Neẓām ad-Dīn Abū Muhammad Elyās ibn Yusūf ibn Zakī ibn Mu’ayyid)’den esinlenerek yazdığı Hamse yi oluşturur;

Hayret-ül-Ebrar

Hayret-ül-Ebrar (حیرت الابرار, Hayrat-ol-abrar), Nevai’nin bu birinci mesnevisi, 7976 mısralık, felsefî bir eseridir. Dünya hayatı, insan kalbi ve cemiyet; tarihler, efsaneler, meseller vasıtasıyla anlatılır.

Ferhat ile Şirin

Ferhat ile Şirin (فرهاد و شیرین, Farhād-o Shirin),

Leyla ile Mecnun

Leyla ile Mecnun (لیلی و مجنون , Layli va Majnun) , Azerbaycan Türkçesi, Türkçe uyarlaması hikâye, “Leylâ ile Mecnun destanı” (داستان ليلى و مجنون, Dâstân-ı Leylî vü Mecnûn) ismiyle 16. yüzyılda Fuẓūlī tarafından yazılmıştır. Nevai bu üçüncü mesnevisini, sonradan söylentiye göre efsâneye dönüştürülen bu aşk hikâyesini, yüksek bir sanat ve zevkle Türkçe ve Türk ruhuyla işler. Nevai bu mesnevisinin sonunda şöyle ifade ediyor:

Men Türkçe başlaban rivayet

Qıldım bu fesâneni hikâyet.

Kim, şuhreti çün cahânga tolgay,

Türk eliğe dağı behre bolgay.

Nev çünki bükün cahânda etrâk

Köptür huştab’u safı idrâk.[8]

Sab’a-i Seyyar

Seb’a-i Seyyare (سبعه سیار, Sab’ai Sayyar) Nevai, dördüncü mesnevisi olan bu eserinde, Şark dünyasında çok yayılmış Behram Gur efsanesini ele alır.

Seddî İskenderî

Sedd-i İskenderi (سد سکندری, Sadd-i-Iskandari), Nevai, bu beşinci mesnevisinde Büyük İskender’le ilgili efsanevî tarihi anlatmanın yanında, bu konuyu araç edip kendi devrinin maddî, manevî problemlerini, devlet, şah, halkın yönetilmesi, adalet, hakikat gibi konuları da işlemiştir.

Ali Şîr Nevaî, bir beytinde, nevrûz günü gece ile gündüzün eşit olmasından söz etmekte; diğer bir beyitte ise nevrûzla Kadir gecesini bir arada kullanarak, nevrûzu âdeta kutsallaştırmaktadır. Şair, çok güzel olan bir beyitinde, hitap ettiği kişinin her gecesinin Kadir; her gününün de nevrûz olmasını temenni etmektedir:

Vaslı ara kördüm reng emiş boynuyu-saçı

Tün-kün teng ekan zâhir olur boldı Nevrûz [9]

Nevai’nin etkisi

Nevai’nin doğuda Hindistan’ı ve batıda Osmanlı imparatorluğuna kadar olan alanda büyük bir etkisi olmuştur. Nevai bu vasıflarıyla sadece Türkistan ve Türk dilli devletlere değil bütün dünyaya, bütün insanlığa ibret olacak bir şahsiyettir. Tarihte böyle bir şahsı bulmak zordur.

  • Babür, (1483 – 1530), Hindistan’da Babür İmparatorluğu’nun kurucusu, ilk İslami yöneticilerin arasında özgeçmişini destansı Babürnâme’de yazmıştır. Babür Ali Şir Nevai’den çok etkilenir ve saygısını onun bu ünlü kitabında dahi görülür.
  • Osmanlılar Ana Asya mirası olduğunu bildiklerinden; I. Süleyman Nevai’den çok etkilenmiş ve onun üç kitabını kendi kütüphanesine aldırmıştır.
  • Şöhretli Azeri asıllı Türk divan şairi Fuẓūlī, Safevi Hanedanı ve Osmanlı İmparatorluğu koruma ve himayesi altındaki yazar, Nevai’den çok etkilenir.
  • Diğer etkileri Rusya’da Kazan’da, Türkistan (Ana asya)’da, çağdaş Türkiye’de ve tüm diğer Türkçe konuşulan bölgelerde görülmüştür.

Klasik dönemde, dil adı تورکی‎ Turkī, Türkī denilen Çağatayca’nın en önemlileri Mīr ʿAlī Schīr Nawā’ī[10] ve Zāhir ad-Dīn Muhammad Bābur[11]’dür.

Zāhir ud-Dīn Muḥammad Bābur Herat’da şöyle yazar;

“ “herkes onun faaliyetlerindeki kusursuzluğuna ulaşmayı denedi,” [12] ”

Gazelinden bir örnek;

Qara közüm – Kara gözlüm

Qara közüm, kelu mardumluğ emdi fan qılğıl,

Közüm qarasida mardum kibi vatan qılğıl.

Yüzüng gülige köngül ravzasın yasa gülşen,

Qadiñ nihaliğa can gülşenin çemen qılğıl.

Tekaveriñğa bağır qanıdın hina bağla,

İtiñğa ğamzada can rıştasın rasan qılğıl.

Fıraq tağıda tapılsa tufrağım, ey çarx,

Xamır etib yene ul tağıda köhken qılğıl.

Yüzüñ visalığa yetsun deseñ köngüllerni,

Saçıñı başdın-ayağ çin ila şiken qılğıl.

Xezan sipahige, ey bağban, emes mani’

Bu bağ tamıda ger ignedin tikan qılğıl.

Yüzüde terni körüb ölsem, ey rafiq, meni

Gülab ila yüvü gül bargıdın kafan qılğıl.

Neva-i, ancumani şavq can era tuzsañ,

Anıñ başağlığ oqin şami ancuman qılğıl.

Notlar

  1. Bahşı,Türkmenlerde destan anlatıcısı, Özbeklerde destancı ve falcı, Kazak ve Kırgızlarda ise büyücü ve duahan manalarında kullanılmaktadır.
  2. The National Library of Russia
  3. Alisher Navoi, Complete works in 20 volumes, Vol.1-18, Tashkent, 1987-2002
  4. chg Chagatai (İngilizce)
  5. T778a 10 – T778b 1-16. Muhakemetü’l-lugateyn, Hazırlayan F.Sema Barutçu Özönder, Ankara, 1996, 179vd./ 213vd.
  6. Ali Şir Nevâî, Mizân’ül Evzan, Haz. Kemal Eraslan, Ankara 1993.
  7. Ali Şir Nevai. Tarih-i Müluk-i Acem Cilt 14. sayfa l91-195.
  8. A.Nevâî, “Mükemmel Eserler Toplamı”, 9. Cilt, Taşkent 1992, sayfa 311
  9. Nevruz ve Renkler, Türk Dünyasında Nevruz İkinci Bilgi Şöleni Bildirileri (Haz: S. Tural, E. Kılıç), Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, Ankara 1996, sayfa 321.
  10. Boeschoten / Vandamme: Chaghatay, sayfa 168
  11. “Zahir ud-Din Mohammad” (2002-09-10). in Thackston, Wheeler M.: “The Baburnama: Memoirs of Babur, Prince and Emperor”. Modern Library Classics. ISBN 0-375-76137-3. Zitat: “… Andijanis are all Turks; everyone in town or bazar knows Turki. The speech of the people resembles the literary language; hence the writings of Mir ‘Ali-sher Nawa’i, though he was bred and grew up in Hin (Herat), are one with their dialect. Good looks are common amongst them.
  12. ^ Боровков А. Изучение жизни и творчества Алишера Навои// Родоначальник узбекской литературы. Ташкент, 1940, sayfa 12

Dış Bağlantılar

GünTürk

Türk Büyükleri Betine Geri Dön

Bookmark and Share

Kaşgarlı Mahmut

Kaşgarlı Mahmut (1008 – 1075)

Kaşgarlı Mahmud (Arapça: محمود بن الحسين بن محمد الكاشغري, Uygurca: Mehmud Qeshqeri), d. 1008 – ö. 1105). Kaşgar’dan 45 km güney batıda Opal kasabasında dünyaya geldi.(Bazı kaynaklarda Isık Köl yakınındaki Bars Kul’da doğmuştur -Jean Paul Roux – Türklerin Tarihi). Tam adı “Mahmud bin Hüseyin bin Muhammed”dir. Yani Muhammed oğlu Hüseyin oğlu Mahmut’dur. Karahanlı soyundan asil bir ailenin ferdi olan Muhammed bin Hüseyin(Husayn Çağrı Tégin)’in oğludur. Annesinin ismi Bibi Rābiy’a al-Basrī’dir. Babası Barsgan şehrinde yaşamakta iken bilinmeyen bir sebeple Kaşgar (Uygurca: قەشقەر, K̡ǝxk̡ǝr; Çince: 喀什, Kāshí) şehrine gelip yerleşmişti. O dönemde Kaşgar, önemli bir ilim ve kültür merkezi idi. Günümüzde, Çinliler’in hakimiyeti altında olan Doğu Türkistan sınırları içerisindedir. Kaşgarlı Mahmud, 1008 yılında Kaşgar’da dünyaya geldi. Hamirler diye çağrıldığını, bunun Oğuzların Emir (Arapça: أمير ) yerine Hemir (Arapça: حَمِر) demelerinden kaynaklandığından bahsetmektedır. Kendisinin verdiği bu bilgilerden, Türk tarihinin önemli devletlerinden birisi olan Karahanlı Devleti’nin hanedan sülalesine mensuptur.

Başka araştırmalara göre (Yakup Deliömeroğlu, Avrasya Yazarlar Birliği Genel Başkanı); Batı Karahanlı Hakanlarından Buğrahan Muhammet Yağan Tekin (Bogra Yagan Tégin)’in torunu ve Şehzade Hüseyin Emir Tekin’in oğludur. Yağan Tekin, 18 aylık kısa Hakanlık döneminden sonra tahtı kendi isteği ile Kaşgarlı Mahmut’un babası Hüseyin Emir Tekin(Husayn Çağrı Tégin)’e devretmek istemiştir.

Bu devir teslim için büyük ziyafetler hazırlanmış davullar dövülmüştür. Bu ziyafet sırasında Yağan Tekin’in eşlerinden Hanısı, tahta kendi oğlu İbrahim’i geçirebilmek için diğer şehzadeleri zehirlemiştir.

Kaşgarlı Mahmut’un babası da zehirlenenler arasındadır. Bu saray darbesinden sonra İbrahim, 1057 yılında Batı Karahanlıların Hakanı olmuştur. Kaşgarlı Mahmut ise bu tuzaktan kendisini kurtararak Batı Karahanlı Devleti’nin topraklarından kaçmıştır. Ancak İbrahim Han’ın adamları her yerde onu aradıklarından o kendisini gezgin veya bilgin gibi sıfatlarla takdim ederek sık sık yer değiştirmek zorunda kalmıştır.

Kesin olarak Kaşgarlı Mahmut, dönemin bütün klasik ilimlerini tahsil etti. Arapça ve Farsça öğrendi. Saciye ve Hamidiye Medreseleri’nde tahsil gördükten sonra kendisini Türk dili tetkikatına vakfetmiştir. Bu amaçla Orta Asya’yı boydan boya kat ederek Anadolu’ya oradan daBağdat’a gitmiş. 15 yıl boyunca Türklerin yaşadığı bütün illeri, şehirleri, obaları, dağları ve çölleri dolaştı.

Bu geziler inceleme amaçlı idi. Türklerin örf ve âdetlerini mahallinde araştırdı. Gezileri sırasında, ana dili Türkçenin Hakaniye, Oğuz, Kıpçak, Argu, Çiğil, Kepenek şivelerini de öğrendi. İyi öğrenim görmüş, İslâmiyet’le ilgili bilimsel çalışmaları yakından izlemiştir. Arapça veFarsça’yı da çok iyi öğrenmiştir. Türklerin bulunduğu bölgeleri gezmiş , ana dili olan Türkçenin bütün lehçelerini yerlerinde öğrenmiş, geleneklerini göreneklerini yakından izlemiştir.

Kaşgar’dan ayrılışı Bağdat’a yerleşmesi

Kaşgarlı Mahmut 1057’de Kaşgar’dan ayrılarak Bağdat’a yerleşti.

Kaşgarlı Mahmut “Dîvânü Lugati’t-Türk” isimli, dünyaca bilinen eserin yazarıdır. Eserini 1072 yılında Bağdat’ta yazmaya başladı. 12 Şubat 1074 tarihinde tamamladı. Eserin tamamlanmasından sonraki iki yıl içerisinde dört defa baştan sona gözden geçirerek 1076‘da son şeklini verdi. 1077 yılında, Abbasi Halifesi Muktedî-Biemrillah’ın oğlu Ebü’l-Kasım Abdullah’a armağan etmiştir.

Kitabın asıl nüshası bu gün Millet Kütüphanesi’nde muhafaza edilmektedir.

Kaşgarlı Mahmud’un, Kitabu Cevahirü’n – Nahv fi Lugati’t-Türkî (Türk Dili’nin Nahiv (*) Cevherleri) adlı bir eser daha kaleme aldığı biliniyor. Nerede-nasıl kaybolduğu belirlenemeyen bu eser, günümüze ulaşmamıştır.

Kaşgar’a dönüş

Kaşgarlı Mahmut, 1080 yılında Kaşgar’a döndü. O artık, ülkesinin önde gelen bir ilim adamı idi. Adına izafeten, Mahmudiye Medresesi denilen binada dersler vermeye başladı. Binlerce öğrenci yetiştirdi. Kaşgarlı Mahmud, 1105 yılında, 97 yaşında iken fâni hayata vedâ etti. Aziz naaşı; ders verdiği Mahmudiye mezarlığında toprağa verildi. Burası, Kaşgar şehrine 45 kilometre uzaklıktaki Opal köyünde, etrafı kavak, çınar ve söğüt ağaçlarıyla çevrili bir tepedir (Enlem 39°18’51.19″ Kuzey, Boylam 75°30’35.82″ Doğu). Ölümünden sonra öğrencileri tarafından inşa edilen türbe, günümüze kadar dört defa yenilendi.

Türbede, Kaşgarlı Mahmud’un sandukasının bulunduğu bir oda, Kur’an okumak için bir salon ve müze bölümü bulunuyor. Müzede değerli âlimin kitap ve makaleleri, el yazması ve basma Kur’anlar ile bazı eşyaları var. Müzenin duvarında, Doğu Türkistan’lı bir ressam tarafından büyük boyda yapılmış, Kaşgarlı Mahmud’u çalışırken gösteren temsilî bir resim yer alıyor. Müzede ayrıca Uygurlar’ın Budizm inancını yaşadıkları dönemlere ait eşyalar göze çarpıyor. Bu eşyaların, arkeolojik kazılarda elde edildiği belirtiliyor. Karahanlılar dönemine ait çeşitli mâdenî para ve süs eşyaları, müzede sergilenen malzemeler arasında dikkat çekiyor. Türbenin iç ve dış duvarları ile oda ve salonların tavanları, Uygur sanatının süsleme unsurlarıyla bezenmiş. Süslemeler, ahşap tavanda eşsiz bir ihtişam oluşturuyor.

Türkoloji’nin ilk ve en büyük âliminin türbesi, son yıllarda önemli ölçüde tahrip edilmiştir.

Eserleri

-Dîvânü Lugati’t-Türk, Türk dilinde ilk ansiklopedi ve sözlük.
-Kitabu Cevahirü’n – Nahv fi Lugati’t-Türkî (Türk Dili’nin Nahiv (*) Cevherleri), Türk dilinin ilk gramer kitabı. (Bu eseri daha kaleme aldığı biliniyor. Nerede-nasıl kaybolduğu belirlenemeyen bu eser, günümüze ulaşmamıştır)

Kaynakça

http://www.hurgokbayrak.com/yeni_sayfa_203.htm
Divân-ı Lügati’t-Türk
Kitabu Cevahirü’n-Nahv fi Lugati’t-Türk
Türk Boylarının Tamgaları

İlgili bağlantılar

Türk Dil Kurumu Kâşgarlı Mahmud Ağ Sayfası (Türkçe)
Kaşgarlı Mahmud (Türkçe)
2008 Kaşgarlı Mahmud Yılı (Türkçe)
Türkçe Bilgi Kaşgarlı Mahmud maddesi (Türkçe)
Açıklamalı Harita (İngilizce)
Kaşgarlı Mahmut’un modern dünya haritası (Almanca)
Opal, China Page (İngilizce)

GünTürk

Türk Büyükleri Betine Geri Dön

Bookmark and Share

Mehmet Emin Buğra

Mehmet Emin Buğra (1901-1965)

Men bir Türkmen ulusum Türk oymakim Türk
Acunun içre köğlümdeki amrakım Türk,
Kaygu sevinç her işimde ortakım Türk,
Şanım Türklük, Ayyulduzluk bayrağım Türk

Evet, devlet adamı, tarihçi, din alimi, siyasetçi, hukukçu, eğitimci ve komutan sıfatlarının yanında yi birde edebiyatçı olan Mehmet Emin Buğra Bey. ”SİLKİN” şiirinde Türklük bilincinin önemini ne güzel anlatıyor.

Doğu Türkistanlı gençlere Türk Milliyetçilik fikrini öğretmek için birçok teşkilat kurup yayınlar yapmışsa da bütün bu çabalarının esasını teşkil eden “Doğu Türkistan Milliyetçi Partisi”ni de kuran Merhum’un hayatını mücadeleleri ile birlikte anlatmaya çalışacağız. 12 Şubat 1901 yılında Hoten vilayetinin ilçe nahiyesinde dünyaya geldi. Yörenin sayılı din alimlerinden olan babası Pirabidin Hacıyı küçük yaşta kaybetti. Dört erkek ve iki kız kardeşiyle birlikte annesi Sarine Banu Hanım’ın terbiyesinde büyüdü. 9 yaşında Hoten’de ilk tahsilini. 22 yaşında ise Hoten’in Karakaş Nahiyesindeki devrin ünlü medrese!erinde yüksek tahsilini Arap ve Fars Dili Edebiyatı üzerine tamamladı. 1922-1930 yıllarında Karakaş Oybağ medresesinde İslam Hukuku Müderrisliği yaptı. Yüksek ilmî yeteneğinden dolayı kısa sürede tanındı. Kendiside Türkiye’den gelen öğretmenlerden bir süre ilmi eğitim almıştı.

Genç müderris ve talebeleri örgütleyip, vatanımızı işgal eden Çin hakimiyetinin dehşet verici zulüm ve baskılarına karşı çare ve tedbir aradı.

Genç yaşta, Türkçe, Arapça ve Farsça şiirler yazmaya başlamıştır. 0 dönemlerde Doğu Türkistan’da yani gelişmeye başlayan eğitim ve öğretimde yenileşme faaliyetlerine aktif bir şekilde katılmıştır. Mehmet Emin Buğra Beyin eğitimindeki yenilikçi yönü mutaassıp bazı müderrisler tarafından eleştirilmiştir. Karakaş’a yerleşen Mehmet Emin Buğra Bey, öğrencileri ve genç müderrisleri Çin egemenliğine karşı örgütlemiştir .

Her şeyden önce bilimsel araştırmalara ağırlık vermiş; Hindistan’a gidip gelen tüccarlar ve hacılarla yurt dışından Türkçe, Farsça, Arapça gazete, dergi ve kitaplar getirip inceleyerek dünyadaki değişim ve gelişmeleri takip etmeye çalışmıştır. Doğu Türkistan’ı istila eden Çin hakimiyetinin dehşet verici zulüm ve işkencelerine karşı çare ve tedbirler aradı. Haksızlıklara karşı yükselen sesler hemen kanla bastırılıyordu. Genç müderris ve öğrencileri örgütledikten sonra bütün yurdu dolaşarak aydın bildiği kişilere danıştı, var olan koşullar içerisinde Çinlilerin baskı ve zulümlerinden kurtulmak için silaha sarılmaktan başka çare bulunmadığı kanaatine vardı.

1929 yılında Doğu Türkistan’ın önemli şehirlerini gezip, o yerlerdeki Çin hükümetinin askeri gücünü ve o yöre halkının psikolojik ahvali gibi stratejik konuları araştırdı. Bu gezi esnasında Gulca (ili) şehrinde Sabit Abdulbaki (Sabit Damolla) ile görüştükten sonra şu çok önemli kanatlara vardı:

-Siyasi ve barışçıl (sözde) istilacıların Doğu Türkistan’dan çıkmayacaklarına
-Öncelikle değişik yörelerde silahlı gizli Milli teşkilatların kurulması.
-Tüm Doğu Türkistan sathında silahlı Milli kurtuluş hareketlerinin bir an evvel başlatılması.

1930 yılında Mehmet Emin Buğra Bey başkanlığında “Milli İnkılap Teşkilatı” kurulmuştur. Bu teşkilatın amacı ayaklanma için üye toplamak, para ve silah temin etmektir. Doğu Türkistan davası ile ilgili olarak Hindistan,Türkiye ve hicaz da yaptığı gezileri tamamlayan Sabit Damollam da 1931 yılında Hoten’e dönerek gizli teşkilata katılmıştır.

Mehmet Emin Buğra önderliğindeki tahminen bir yıl süren gizli faaliyetlerden sonra 29 Ekim 1932 tarihinde Karakaş nahiyesinde silahlı ayaklanmayı başlattılar. Kısa bir süre içinde Batıda Kaşgar’ın Yenihisar nahiyesinden, Doğu Çin’in Dunghuvang eyalet sınırına kadar olan bölgeyi Çin istilasından kurtarıp hürriyete kavuşturdular. 20 Şubat 1932 tarihinde Karakaş’ta (Hoten ilçesi) kurulan Muvakkat Hoten Hükümeti’nin başkanı Mehmet N!ya2 Elem. Başkanı Sabit Damollam ve Başkomutanı Mehmet Emin Buğra’dır .

Bütün Milli teşkilatlar 12 Kasım 1933 yılında Kaşgar’da toplanıp ”Doğu Türkistan İslam Cumhur!yeti”ni kurdular ve Gökbayrak tan Albayrağa selam gönderdiler.

Bu Devletin kuruluşunu İsa Yusuf Alptekin bakın şöyle anlatıyor:

Biz General Ho Mun Sun’la Urümçi’den ayrıldıktan üç döl1 ay sonra 12 Kasım 1933’de Doğu Türkistan Merkezi Kaşgar olmak üzere istiklalini etti. Kumul ayaklanmasının ilindeki Hoca Niyaz, Cumhurbaşkanı Doğu Türkistan’ın münevver din alimlerinden Sabit Damolla Başbakan Seçildi. Mükemmel bir hükümet kuruldu. Kabinesi var Kanun-ı Esasisi var. Hemen bir istiklal Partisi kurulmuş. Onun tarafından hazırlanmış bir “Anayasa” müstakil hükümetimiz, hemen Erkin Türkistan adında bir gazete çıkartmış. istiklal mecmu. ası adında bir mecmua çıkartmış. Hangi sebepledir , kim ta- rafından gönderilmiştir bilemiyorum (orada Mustafa vekili adını kullanmış.) Türk tabiiyetinde olup Suriye asıllı Ahmet Tevfik Paşa diye birisi, gene Mahmul Nedim diye bir Türkiyeli onlar da istiklal merasimi’ne katılmışlar.

Yenihisar’ı Muhammed Emin Buğra Bey’in kardeşi Nur Muhammed Bey, yirmi gün müdafaa etmiş. Yeni hisar içindeki bütün ağaçları toplayıp, Çin askerleri surlara tırmanırken yakıp üzerlerine atmış. Yakması mümkün olan bütün şeyleri toplayıp yakıp, tırmananların üzerine atmış. Sonun. da Nur Muhammed Bey şehid düşmüş. Yenihisar’ı Abdullah Bey Yar. kent’ten yardımına gelmiş. Çinli Müslümanlar onu şehrin dışında karşılayıp şehit etmişler. Sonra başını kesip bir sırığa takarak Nur Muhammed Bey’e göstermişler ”yardımınıza gelecek kimse kalmadı teslim ol” diye seslenmişler. Ma Hu Sen Hoten’e gelir, Hoten’in kurtarıcısı Mehmet Emin Buğra Bey’le harp ediyor.

Mehmet Emin Buğra Bey Çinli Müslümanlara yeniliyor. 1934’ün yedinci ayında Hindistan’a hicret etmek zorunda kalıyor. Hindistan’da bağımsızlık mücadele- sinden vazgeçmeyen Mehmet Emin Buğra Bey. Afganistan ve Keşmir’in Doğu Türkistan sınırına yakın bölgelerinde (Pamir,Vahan) silahlanma toparlanma ve yurda dönüş faaliyetlerinde bulundu. Batı Türkistan’ı istila eden İngilizler Mehmet Emin Buğra Bey faaliyetlerini durdurur ve Afganistan’a sığınır. Burada da boş durmadı Türkistan tarihi üzerine bilimsel araştırmalar yaptı. Bu esnada Kabil’deki Türk!ye Büyükelçiliğinde bulunan Memduh Şevket Esendal ile tanıştı. O zatın büyük manevi yardımlarını görmüştü.

Dört senelik çileli çalışmalarından sonra bugün bile istilacı Çinlilerin uykusunu kaçıran Şark-i Türkistan Tarihi adlı eserini kaleme aldı. Mehmet Emin Buğra’nın bu eserini yayınladığı günden itibaren önce Milliyetçi Çin ve sonra Çin Komünist hükümetleri tarafından yasaklandı. Nitekim haziran 1991 tarihinde Çin Komünist Partisi’nin ideoloji eğitim sorumlusu olan Çiyen Boçün bir makalesinde şöyle diyordu:

“Sinciang (Doğu Türkistan)’da aydın ve diğer genç kesimde Türk milliyetçiliğinin hortlamasında Mehmet Emin Buğra’nın 1930 yıllarındaki Doğu Türkistan Bağımsızlık ayaklanmasının bıraktığı etkileri ve sonra onun yazdığı Şark-i Türkistan Tarihi adlı kitabı esas ideolojik rol oynamaktadır. Bu Sinciang (Doğu Türkistan) Türk Milliyetçiliğini gün geçtikçe yayılmasındaki büyük tehlikenin önemini ve ciddiyetini kavramak zorundadırlar.

Eğitilmiş insan eksikliğinin zararlarını gören Mehmet Emin Buğra bey muhacerette bulunan Doğu Türkistanlı gençlerin bir kısmını Afganistan’da modern okullarda okuttu. Bazılarını da Türkiye’ye gönderip Askeri Akademilerde okumasına yardımcı oldu.

2 Aralık 1939’da Kabil’e gelen İsa Yusuf Alptekin ile görüşerek fikir birliğine vardılar. Bu görüşme kolay olmamış İsa Yusuf Alptekin Bey. Buğra Bejle görüşmesini bakın nasıl anlatıyor:

Bir gün birisine rastladık Hoten Emiri’nin nerede oturduğunu sordum. “Ama burada Abdullah han Yardendi diye birisi var” dedi. “Sizin memleketten Yarkent’ten birisi var” dedi. Bizi ona götürün dedim.

Emin Bey önümüze çıktı. Kucaklaşıp,öpüşüp, görüştük. Saatlerce konuştuk. Kabil’de kaldığım müddetçe her gün en azından bir defa görüştük.

Emin Bey anlattı ki: “Ayaklandığımız zaman silah satın almak için Afganistan’a bir heyet göndermiş idik. Bu silah alınıncaya kadar biz kaçmak zorunda kaldık. Silah almak için gönderdiğimiz adamımız bize Hindistan’a mektup yazdı. “Biz Afgan kabile reisi ile anlaştık. Onlar bize On bin asker verecek oldular .Bu askerlerin yardımıyla memleketimize tekrar dönebiliriz” diye haber verdi. Biz’de ondan dolayı Pamir tarafına geçtik.” dedi.

Sonra Türkiye’nin Büyükelçisi Memduh Şevket Esendal Emin Bey’e tavsiyelerde bulunmuş. ”Afganlılardan yardım istemeyin. Onlar yardım edemezler, vermezler Afganlıların vereceği yardımla Rus’ları memleketten çıkartmak Doğu Türkistan’ı. kurtarmak kolay olmaz. Japon’lar da Doğu Türkistan’a gelmeyecektir. Ruslarda Doğu Türkistan’ı kolay kolay Japonlara vermezler.

Bu arada Afganistan hükümeti de Emin Beye tavsiyelerde bulunmuş. “Siyasi faaliyetlerde bulunmayın. Yabancılarla temas kurmayın” demiş. Bundan dolayı Emin bey. dışarıyla ilişkisini keserek inzivaya çekilmiş. Adını. Abdullah Yarkenti diye değiştirmiş. O evde kalıyormuş.

Buradan anlaşılıyor ki Çin ve Rus gibi emperyalist ülkeler karşısında Mehmet Emin Buğra bey burada da bir yardım görememiş ve bu seferde 1942 yılında Hindistan’a geçmiş. Mücadele hayatında çileler yine yakasını bırakmamış bu sefer İngiliz istihbarat örgütleri tarafından kendisini tehlikeli görerek Peşaver Merkez cezaevinde 6 ay süreyle göz hapsinde tutuldu. Ancak Çin’e dönmek şartı ile Ocak 1943 yılında serbest bırakıldı.

6 Nisan 1943’te Mehmet Emin Buğra Bey ailesiyle birlikte Çin’e gelir. Çin’in merkezi olan Nancin’de Çin basın yayınlarında “Şinciang değil, Doğu Türkistan”, ”Doğu Türkistanlılar Türk’tür” adlı makaleler yazdı. Öteden beri Çin’de bulur Dr. Mesut Sabri Baykozi, İsa Yusuf Alptekin, Kadir Efendi gibi Doğu Türkistan’ın Milliyetçi aydınları beraber ”YURTAŞ ÇEMİYETİ” adı altında bir teşkilat kurdu.

Kaynaklar:
1- Esir Doğu Türkistan İçin , İsa Yusuf Alptekin
2- Doğu Türkistan çağdaş Uygur Edebiyatında Milli Mücadele.
Türk Ocakları Genel Merkezi, Türk Yurdu Yayınları 28 Aralık
1996 Ank. Celalettin Batur.
3- Türkiye’deki Türk Dünya Türk Diyanet Vakfı Yayın Dr. Ertuğrul
Yaman, A. Kemal Bolaç, Ahsen Esatoğlu
4- Doğu Türkistan Kızıl Muhtariyeti Reddeder Mehmet Emin
Buğra, İsa Yusuf Alptekin. Son Havadis Matbaa Ankara 1955.
5- Doğu Türkistan Davası İsa Yusuf Alptekin Seha Neşriyat
6- Türklük Mücahidi İsa Yusuf, Altan Deliorman Prof Dr.
Abdulkadir Donuk, İsa Kocakaplan İst. 1991.
7- Gökbayrak Dergisi Cilt: 1 Say Ocak 1994. Doğu Türkistan Kültür ve Dayanışma Derneği-KAYSERİ

GünTürk

Türk Büyükleri Betine Geri Dön

Bookmark and Share

Yunus Emre

Yunus Emre (1240 – 1321)

Türk milletinin yetiştirdiği en büyük tasavvuf erlerinden ve Türk dili ve edebiyatı tarihinin en büyük şairlerinden birisidir.

Yûnus Emre’nin bir hayli uzun ömür sürmüş olduğu, Karamanlı olduğu, Horasan’dan gelen İsmail Hacı Cemaati mensuplarından bulunduğu ve Karamanoğlu İbrahim Beğ’den bir yer satın aldığı hususlarında tarihi vesikalar mevcuttur.[Faruk K. Timurtaş, Yunus Emre Divanı]Yûnus Emre’yle ilgili bütün kaynak ve belgelerde, atalarının Horasan’dan gelerek Karaman’a yerleştiği ve Yunus Emre’nin Karaman’da yaşadığı açıkça belirtilmektedir.Başbakanlık arşivi 63 sayıda kayıtlı ve H. 924/ Miladi 1518 yılında Yavuz Sultan Selim Han adına Karaman Eyaleti Vakıflarını içine alan defterin 2354, sahifesinden, Yunus’un bağlı bulunduğu aile reisi İsmail Hacının Horasan’dan cemaati ile Larende’ye (Karaman) gelerek burada yerleşip, yurt edindiği öğrenilmektedir. Bu belgelerde adı geçen Hacı İsmail Köyü’nü yine adı geçen Hacı İsmail kurmuştur. Bu köyün yeri Karaman’a 29 km uzaklıktadır. Yine ikinci belge İsmail Hacının ve torunlarının da adı geçen belgeden öğrenildiğine göre Yunus Emre, Karamanoğlu İbrahim Bey’den YERCE adındaki yeri satın almıştır. Kendisi ölünce de mülkü çocuklarına geçmiştir. İsmail Hacı topluluğunun Vakıfnamelere, mülknamelere geçmeyen otlak ve benzeri yerlerini Kemal Paşazade (1468-1534) bulmuş ve defterine geçmiştir. Yunus Emre’nin İsmail Hacı soyundan olduğunu gösteren bu belgelerdeki yerleri, ünlü tarihçi İbrahim Hakkı Konyalı uzun süre çalışarak bulmuş ve belgelerle uygunluğunu belirlemiştir. 500 yıl önceden gelen bu belgedeki adı geçen yerler bugün de aynı adlarla anılmaktadır.Yine başka bir belgede (Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü eski kayıtlar arşivi yeni 584, eski 254) Konya Evkafının H.992/M.1584 tarihli yazısında Larende’deki(Karaman) Yunus Emre’nin zaviyesinden söz eden bölümünde Yunus Emre’nin babasının adının, İsmail olduğu bildirilmektedir. Kayıt şöyle : Vakf-ı Zaviye-i Yunus Emre İbn-i İsmail Meşhur bi Kirişçi baba der nefs-i Larende”

Karamanoğulları tarihini içine alan Şikari tarihinde, Yunus Emre ile ilgili ve Yunus Emre’nin Karaman’da olduğunu bildiren bölümler mevcuttur.

Ünlü Seyyah Evliya Çelebi, 1648 yılında Karaman’a gelmiş, camileri, türbeleri, ilginç yerleri dolaşmış, buralara ait tarihi bilgileri Seyahatname isimli kitabına(9. cilt) koymuştur. İşte, Evliya Çelebi’nin gördüğü yerlerden birisi de Yunus Emre’nin türbesidir. Evliya Çelebi şöyle diyor : “Kirişçi Baba Camiinde, Yunus Emre Hazretleri Merkadı (Mezarı) bulunmaktadır. Anın Türkice tasavvufune ebyat-u eş’arı, ilahiyatı meşhur-i afaktır.” C.9 Yûnus Emre Camii Karamanoğulları dönemine ait Karaman Merkez Kirişçi Mahallesinde, kesme taştan, merkezi kubbeli bir yapıdır.Son cemaat yerinde dört sütun üzerinde, ortada oval, yanlar da yuvarlak kubbeler vardır.Kubbeye, içten dört köşede yarımşar kubbe ile geçilir. Stelaktitli alçı mihrabı, geometrik süs, kıvrık dal motifi ve nesih yazı ile dekore edilmiştir.Merkezi kubbenin sağında, iki kemer açıklıklı dikdörtgen planındaki zikir yerine, buradan da Yûnus Emre’ye ait türbeye geçilir.Daha önce bir çok onarımla orjinalliği bozulan cami, 1994 yılında aslına uygun olarak yeniden restore edilmiştir.Yûnus Emre Türbesi Karaman Merkez Kirişçi Mahallesinde Yunus Emre Cami bitişiğindedir. Türbenin cami içine iki, batıya da bir penceresi açılır. Türbe Yûnus Emre Tekkesi ile birlikte Karaman oğlu devrinde yapılmıştır. Tamamen kesme taşla yapılmış, üzeri beşik tonoz örtülüdür. Türbenin içinde tahtadan işlemesiz olarak yapılmış 4 sanduka vardır. Kapıya göre sonda olan sanduka Yûnus Emre’ye, 2. sanduka Tapduk Emre’ye, 3. sanduka Yûnus Emre’nin oğluna, 4. sanduka da kızına aittir.

Umumiyetle onun hakkında bilinenler, muhtelif menkıbeler ve şiirlerindeki ipuçlarından ibarettir. Bektâşi menâkıbnâme (velayetname)lerinde Yûnus’un Sivrihisar yakınında Sarıköyde doğduğu ve orada öldüğü zikr edilmekte ise de, bu husus bir rivayetten ileriye gidememektedir. Son zamanlarda bulunan bir vesikada Yûnus Emir Beğ adlı bir şahsın Sarıköy’deki çiftliğini zaviyesine vakf ettiği kayıt edilmektedir. Eski yazıda “emir” ve “emre” kelimelerinin yazılışı birbirine benzemekle beraber, isimde Beğ kelimesinin de kullanılması ve “Emir” “Beğ” sıfatlarının tarikat mensuplarına verilmesi mû’tad olan sıfatlardan olmayıp mülkî bir sıfat olması, bu şahsın Yûnus Emre olamayacağını göstermektedir. Prof.Dr.İ.Hulusi GÜNGÖR Yunus Emre’nin Karaman ve Sarıköy ile ilgili hangi belgelerde, adının nasıl geçtiği hakkındaki devlet arşivlerine dayanan araştırmasında Karaman’ın haklılığı üzerinde durmuştur.

• Sarıköyle ilgili belgelerden 21 sarf evrakı dışındakilerde zaviye sahibi olarak 7 belgeden 3’ünde “Yunus Emir Bey” ve 5′ inde “Yunus Emre” adı geçmektedir. 21 sarf evrakı da hesaba katılırsa ortaya çıkan 28 evraktan 10 tanesinde “Yunus Emre”, 2 tanesinde “Yunus Emrem”, diğerlerinde ise bunların dışında isimler ve 3 defa “Yunus Emir Bey” ismi geçmektedir. Bu durumda, belgelerin ancak % 43’ünde “Yunus Emre” ve “Yunus Emrem” adları geçmekte, diğerlerinde bunlardan başka isimler yer almaktadır.

• Karaman ile ilgili belgelerin 8’inde “Yunus Emre”, 9’unda Yunus Emrem” adı geçmektedir. Karaman belgelerinde başka adla anılan kimse yoktur.

• Sarıköy ile ilgili belgelerin değişik isimlerle anılan 21 sarf evrakı haricinde 7 evraktan sadece 1 tanesinde, yani % 14’ünde Yunus Emre “Hazretleri” sıfatıyla anılmıştır. Diğer belgelerde sıfat kullanılmamıştır.

• Karaman ile ilgili 17 belgenin 10’unda “Yunus Emre” ve “Yunus Emrem merhum, magfur-ünleh, Kuddise sırrıh-ül aziz, Kutb-ül arifin” gibi sıfatlarla anılmıştır.

• Sarıköy ile ilgili padişah berat ve kayıtlardan 6 tanesinin sadece 1 tanesinde (% 17’si’nde) “Yunus Emre” saygıdeğer bir sıfatla anılmaktadır.

• Karaman ile ilgili padişah berat ve kayıtlarından 8’inden 5’inde (% 65’inde) “Yunus Emre” ve “Yunus Emrem” saygılı sıfatlarla anılmaktadır. (Kaynak: Devlet Arşivindeki Belgelerle Yunus Emre-Prof. İ.Hulusi GÜNGÖR)

Yunus Emre’nin dedelerinin Horasan’dan göçerek Anadolu’da ilk yerleştikleri Tekke adlı yerde bulunan İsmail Hacı Tekkesi, mezarı ve çevresi Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın 2006 yılında gönderdiği 434 Milyar TL’lik ödenekle 2006 yılı içerisinde restore edilmiş ve Yunus Emre’nin atalarına ait bu yer de bilim dünyasına kazandırılmıştır.Bu restorasyon için 12 Mayıs 2006 tarihinde Türk Dil Bayramı ve Yunus Emre’yi Anma Etkinlikleri çerçevesinde bir de tören düzenlenmiştir.

Yûnus Emre’nin hayatı ve yaşadığı çağ hakkında bilinen hususlardan biri, Risalet-ün-Nushiyye|Risâletü’n-Nushiyye]] adlı eserini H. 707/ M. 1307-1308 târihinde yazmış olmasıdır. Eserin sonunda şu beyit bulunmaktadır:

Söze târih yidi yüz yidi-y-idi
Yûnus canı bu yolda fidi-y-idi

Süleymaniye Kütüphanesi Yunus Emre Divanı el yazması nüshalarından biri olan Karaman nüshasında beyit şu şekilde kayıt edilmiştir.

Ki tarih dahi yidi yüzde-y-idi
Yunus canı bu yolda fidi-y-di

Eserini olgun ve ilerlemiş bir yaşta yazdığı anlaşılan Yûnus Emre, son zamanlarda bir mecmuada bulunan kayda göre H. 720/M. 1302-1321 târihinde vefat etmiştir. “ Vefat-ı Yûnus emre, sene 720, müddet-i ömr 82 ” Bu sözlerden H. 638/M.1240-1241 yılında doğduğu ortaya çıkmaktadır.

Fakîh Ahmed Kutbuddin Sultan Seyyid Necmüddin
Mevlana Celalüddin ol kutb-ı cihan kanı.

Bu beyitte adı geçen Hoca Ahmed Fakîh “ Carhname ” adlı eserin de sahibidir ve Yûnus’un doğumundan 20 yıl önce 1221’de (H.618) vefât etmiştir.

Yûnus’un şiirlerinde Geyikli Baba ve Seydi Balum’un adları da geçmektedir:

Geyiklü’nün ol Hasan söz eyitmiş kendünden
Kudret dildür söyler kendünün söz nesidür,

Seydi Balum ilinden şeker tamar dilinden
Dost bahçesi yolundan eve dervişler geldi,

Yûnus’un kınadığı Geyikli Baba, Osman Gazi (1299-1326) ve Orhan Gazi (1326-1359) devirlerinde yaşamış, garip halleriyle ilgi uyandırmış bir şeyhtir. Seyyid Balum (Balum Sultan), muhtemelen Germiyan Oğullarından bir beydir ve Geyikli Babanın müridlerindendir. Yûnus’un çağdaş olarak bahsettiği bu kimselerin yaşadığı devir, XIII. yüzyılın ikinci yarısıyla, XIV. Yüzyılın ilk yarısıdır. Yûnus’un kendisi de XIII. Yüzyılın ikinci yarısında ve XIV.Yüzyılın başında yaşamıştır. Bu târih Selçukluların sonu ile Osman Gazi devirlerine rastlamaktadır. Âşık Paşazâde, Yûnus’u Orhan Gazi devrinde yaşamış gösterir ise de, doğru değildir. Taşköprü-zâde’nin Yûnus’un Yıldırım Bâyezıd (1389-1402) devrinde yaşadığını kayd etmesi de, tabiatıyla gerçeğe uymamaktadır. Yûnus Emre’nin şiirlerinden düzgün bir tahsil gördüğü, Arapça ve Farsçayı, İslâmî ilimleri, İslâm târihini kısacası devrinin bütün ilimlerini iyice bildiği anlaşılmaktadır. O devirde en önemli ve meşhûr ilim ve kültür merkezi Larende(Karaman) olduğuna göre(Hz.Mevlana bile ikamet için Anadolu şehirleri içerisinde Larende’yi(Karaman) tercih etmiş,en verimli yedi yılını burada geçirmiş daha sonra Selçuklu Sultanının ısrarına dayanamayarak Konya’ya intikal etmiştir.)Yûnus büyük ihtimalle tahsîlini Karaman’da yapmıştır. Yûnus’un Mevlânâ ile görüşmediği Mevlana’nın vefatından bir süre sonra Konya’ya uğradığı ve Türbesinin yapımında bulunduğu rivayet edilir. O’nun “ safâ nazarından ” feyz aldığını, semâ‘ meclislerinde bulunduğunu aşağıya aldığımız beyitler açıkça ortaya koymaktadır. Yûnus’un şu beyitlerinde de Konya’nın adı geçmektedir:

Bir gönül ele getür feragat ol geç otur
Gonya(Konya) şehrinde yatur ol iki sultan kânı,

Yûnus’un bu sözünden sen mâ’nî anlar-ısan
Konya menâresini göresin bir çuvalduz

Yûnus Emre Dîvânı’nında Moğolların Anadolu’yu istila etmelerinin izleri de görülmektedir:

Işkın çeri saldı benüm gönlüm evi ikîimine
Canumı esîr eyledün n’ider bana yağı Tatar,

Ol budakta biter iman, iman bitse gider güman
Dün gün işüm budur heman nefsüme bir Tatar oldum,

Okırsın tasnif kitâb çekersin bunca azâb
Havf u recâ sende yok öyle ki bir Tatarsın,

Yûnus’un birçok şehirleri ve illeri dolaştığı hususunda da şiirleri ip ucu vermektedir:

Gezerem Rum ile Şam’ı yukarı illeri kamu
Çok istedüm bulamadum şöyle garib bencileyin

İndik Rûm’a kışladuk çok hayr ü ser işledük
Uş bahâr oldı girü göçdük elhamdü lillâh

Yûnus Emre’nin Yukaru-İlleri (Azerbaycan ve İran); Anadolu şehirlerini, Şam (Suriye İllerini) ne maksatla dolaştığı belli değildir. Belki tahsil için, belki büyük ilim ve gönül adamlarını ziyaret maksadıyla, belki bir aşk hicranı dolayısıyla bu seferleri ihtiyar etmiştir. Belki de bu saydığı yerlere hiç gitmemiştir, bunlar gitmeği arzuladığı diyarlardır.

Yûnus’un uzun bir ömür sürdüğü şiirlerinden de anlaşılmaktadır:

Niceler eydür Yûnus’a kocaldu ışkı kogıl
Işk bize yenile geldi henüz dahı turvandadur,

Aşık Yûnus bu sözi muhâl diye söylemez
Ma’ni yüzin gösterür bu aşıklar kocası,

İki kişi söyleşür Yûnus’ı görem deyü
Biri eydür ben gördüm bir âşık koca-y-mış,

Evlenmiş olduğunu ise şu beyit göstermektedir:

Bundan dahı virdün bize ol huriyi çift ü halâl
Andan dahı geçdi arzum azmüm sana kaçmağ içün

…şiirinin ozelliği…

Halk şairliğinin yanısıra dili, düşünceleri, işlediği konularla Anadolu’da gelişen Türk edebiyatının en büyük adlarından sayılan Yûnus Emre, yalnız halk ve tekke şiirini değil, divan şiirini de etkiledi, yaşarlığını çağlar boyu sürdürdü. Hece ve aruzla yazdığı şiirlerinde sevgiyi temel aldı. Tasavvufla, İslam düşüncesiyle beslenen dizelerinde insanın kendisiyle, nesnelerle, ALLAH’la ilişkilerini işledi, ölüm, doğum, yaşama bağlılık, İlahi adalet, insan sevgisi gibi konuları ele aldı. Çağına hâkim olan düşünüş biçimini ve kültürü konuşulan dille, yalın akıcı bir söyleyişle dile getirdi; kendinden önce yetişmiş İran ozanlarının, çağdaşlarının yapıtlarında geçen kavramlara yeni bir öz, yeni bir deyiş kattı. Bu yanıyla tasavvuf düşüncesini zenginleştirdi, kendi adına bağlanan tekke şiirinin Anadolu’daki ilk temsilcilerindendir.

Türbesi

200 TL banknotu üzerinde Yunus Emre portresiMeşhur seyyah Evliya Çelebi, Seyahatnamesi’nde Karaman’a gelişinden bahisle “Kirişçi Baba Caminde Yunus Emre Hazretleri merkadi (mezarı) bulunmaktadır. “Anın Türkice tasavvufane ebyat-ı eş’arı, ilahiyatı meshur-i afak’tır.” diyerek Yunus Emre’nin türbesi, tekkesi ve zaviyesinden bahsetmektedir. Yunus Emre Camii Karamanoğulları dönemine ait Karaman Merkez Kirişçi Mahallesinde, kesme taştan, merkezi kubbeli bir yapıdır.Son cemaat yerinde dört sütun üzerinde, ortada oval, yanlar da yuvarlak kubbeler vardır.Kubbeye, içten dört köşede yarımşar kubbe ile geçilir.Stelaktitli alçı mihrabı, geometrik süs, kıvrık dal motifi ve nesih yazı ile dekore edilmiştir.Merkezi kubbenin sağında, iki kemer açıklıklı dikdörtgen planındaki zikir yerine, buradan da Yunus Emre’ye ait türbeye geçilir.Daha önce bir çok onarımla orjinalliği bozulan cami, 1994 yılında aslına uygun olarak yeniden restore edilmiştir.Yunus Emre Türbesi Karaman Merkez Kirişçi Mahallesinde Yunus Emre Cami bitişiğindedir. Türbenin cami içine iki, batıya da bir penceresi açılır. Türbe Yunus Emre Tekkesi ile birlikte Karaman oğlu devrinde yapılmıştır. Tamamen kesme taşla yapılmış, üzeri beşik tonoz örtülüdür. Türbenin içinde tahtadan işlemesiz olarak yapılmış 4 sanduka vardır. Kapıya göre sonda olan sanduka Yunus Emre’ye, 2. sanduka Tapduk Emre’ye, 3. sanduka Yunus Emre’nin oğluna, 4. sanduka da kızına aittir.

Karaman’dan başka Yûnus Emre’nin mezarı olduğu iddia edilen pek çok mezar ve türbe vardır. Bunlar;Eskişehir’in Mihalıççık ilçesine bağlı Sarıköy; Bursa; Aksaray ile Kırşehir arası; Ünye; Kula ile Salihli arasında Emre Sultan köyü; Erzurum, Duzcu köyü; Isparta’nın Gönen ilçesi; Afyon’un Sandıklı ilçesi; Sivas yakınında bir yol üstü. Ayrıca Tokat’ın Niksar ilçesinde de bulunmaktadır.Ayrıca, mutasavvıf Niyazi Mısri de Yunus Emre’nin mezarının (veya makamının) Limni Adası’nda bulunduğunu ifade etmiştir.

Eserleri

Divanı Yunus Emre’nin şiirleri bu Divanda toplanmıştır. Şiirler aruz ölçüsüyle ve hece ölçüsüyle yazılmıştır.Yunus emrenin en önemli eseridir. Onun bütün fikir dünyası ve sanatının mükemmelliği bu eserde ortaya çıkar. Divan da yer alan şiirler genellikle hece vezniyle yazılmıştır fakat aralarında aruzun değişik kalıplarıyla yazılmış olan şiirlerde mevcuttur. Şiirlerini genellikle gazel ve ilahi tarzda kaleme almıştır. 300 – 350 kadar şiirden meydana gelmektedir. Fakat ona isnad edilen şiirlerin sayısı bini geçmektedir.

Risaletü’n – Nushiyye 1307’de yazıldığı sanılmaktadır. Eser, mesnevi tarzında yazılmıştır ve 573 beyitten oluşmaktadır. Eser; dinî, tasavvufî, ahlakî bir kitaptır. “Öğütler kitabı” anlamına gelmektedir.Didaktik mahiyette kaleme alınmıştır. Başta 13 beyitlik bir başlangıçtan sonra kısa bir düzyazı vardır. Arkasından destanlar gelir. Eserin baş kısmında ateş su hava toprak gibi dört unsurdan yaratılmış olan insandan ve insana üflenen candan söz edilir.

Nesi,rle yazılan bölümde akılla iman hakkında açıklamalar yapılır. Esersin asıl bölümünde ruhtan, nefisten, öfke ve sabırdan, insanın çeşitli huylarından söz edilir. Öğretici ve öğüt verici bir yapıttır.

GünTürk

Türk Büyükleri Betine Geri Dön

Bookmark and Share