Türk Dünyası İşbirliğinin Günümüzdeki Sorunları


Marmara Üniversitesi’nin Ümraniye Belediyesi ile birlikte 11-12 Mayıs 2012 tarihinde İstanbul’da düzenlediği “Bağımsızlıklarının 20. Yılında Türk Cumhuriyetleri ve Türkiye ile İlişkileri” uluslararası sempozyumu gerçekten çok başarılı geçti. Bu vesileyle başta Fen-Edebiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Nihat Öztoprak ve Sempozyum Sekreteri Doç. Dr. Okan Yeşilot olmak üzere tüm emeği geçenleri kutluyorum.

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı himayelerinde düzenlenen ve 12 oturumda Türk dünyasının çeşitli ülkelerinden 38 yetkin bilim adamının bildiri sunduğu sempozyumda 20 yıllık işbirliği tecrübesinin ışığında önemli tespitler ve yorumlar yapıldı. Oturumlar iki ayrı salonda gerçekleştiğinden hepsini dinleyemedim, ama dinlediklerimden önemli sonuçlar çıkardım. Her zaman olduğu gibi bunları sizlerle paylaşmaya çalışacağım.

Türk Dünyasında Bir Türlü Çözülemeyen Abece Sorunu

Sabahki ilk oturumlardan birinde Doç. Dr. Erdal Şahin Arta Asya ve Kafkasya cumhuriyetlerinde yeni dil politikaları bağlamında alfabe değişimi konusunda güzel bir sunum yaptı. Gerçekten de bence en önemli ve bir türlü çözülemeyen önemli meselelerinden biri Türk dünyasında ortak veya standart alfabe hususunda bir türlü somut adımlar atılamamasıdır.

Oysa Türk Dünyasında ilk işbirliği konusunda ilk adımları daha Sovyet Birliği ayaktayken Kasım 1991’de Türkologlar atmıştı. Ondan sonra başlatılan başka birçok konudan netice alındı. Ama ilk ele alınan ve hatta 34 harfli ortak bir alfabe konusunda hemen karar da alınan bu konu 20 yılda bir türlü istenen sonuca ulaşamadı. Bunun bir sebebi alfabenin çok önemli bir konu olması ve diğer bir sebebi de Türkologların kendisinden kaynaklansa gerek.

Doç. Dr. Erdal Şahin Kazakistan ve Kırgızistan’ın kril alfabesini kullanmayı sürdürmelerine rağmen, Azerbaycan, Türkmenistan ve Özbekistan Latin alfabesine geçtiklerini, ama bunun de birbirlerinden farklılıkları olan alfabeler olduğuna vurgu yaptı. Bana göre, bu konuda Türkiye de sorumluluklarını yerine getirmedi. Bilindiği gibi ilk alfabe toplantısı da Marmara Üniversitesi tarafından düzenlenmişti. Daha Türk cumhuriyetler bağımsızlıklarının ilan etmedikleri veya ettilerse bile tanınma almadıkları bir dönemde, 18-20 Kasım 1991 tarihinde İstanbul’da Marmara Üniversitesi Türkiyat Enstitüsünde bir araya gelen Türk Dünyasının Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkmenistan gibi ülkelerinden gelen 28 dil bilimcisi «Çağdaş Türk Alfabeleri» sempozyumunda 34 harfli ortak latin alfabesini kabul etmişlerdi.

Daha sonra toplantı 8-10 Mart 1993 yılında Ankara’da devam etti. Burada da aynı karar alındı. Ama geçen 20 yılda hiçbir ülke bu kararı uygulamadı. Bu kararı uygulamayanlardan biri de Türkiye’dir.

Türkiye 29 harflik alfabesini 34 çıkarma girişiminde bulunmadı. Niçin bulunmadı? Bu soruya Erdal Şahin’in verdiği cevap ilginçtir: “Türkiye’nin 34 harfe ihtiyacı yok. 29 harf bize yetiyor.” Eğer meseleye Türkiye’deki dilbilimcilerin hepsi böyle bakıyorsa, bakış açısında bir terslik var demektir. O zaman diğer Türk cumhuriyetlerini Türkiye’den hiç kimsenin eleştirmeye hakkı olmaz. O ülkelere de o 34 alfabenin dışında uyguladıkları latin alfabeleri yetiyordur. Yani mesele Türkiye’nin veya tekil olarak bir ülkenin ihtiyacı değildir. Mesele, tüm Türk halklarının ortak kullanabilecekleri bir alfabe sisteminin geliştirilmesidir. Evet, belki 29 harfli sistem Türkiye’nin veya Türkiye Türkçesinin ihtiyacını karşılayabiliyor olabilir. Ama bir Türk vatandaşı bir Kazak Türkçesinde bir metni okumakta zorlanmamalı veya Kazakça bir metinde yazmak istediğinde Türkiye alfabesi sisteminin dışından başka harfler kullanmak durumunda kalmamalıdır. Benim ortak alfabeden anladığım Türk Dünyasının neresine giderseniz gidin aynı alfabe sistemine, tüm halklarının birbirlerinin yazılarını kolaylıkla ve rahatça okuma imkanına sahip olmasıdır. Meseleye tekil, değil bütüncül bakmak gerekiyor. Bu bakış açısına sahip değilseniz, alfabe meselesi daha nice 20 yıllar çözülmez.

Maalesef dilcilerin de alfabe ve ortak Türkçe meselesinde Türkiye merkezci bir yaklaşımları var. Alfabe değişikliği mi? Bizim ihtiyacımız yok, onlar yapsın? Ortak Türkçe mi? Onlar Türk dünyasının nüfusu en kalabalık ve gelişmiş ülkesi Türkiye’nin Türkçesini öğrensinler, böylece hepimiz Türkiye Türkçesinde konuşuruz, mesele de çözülür. Böyle yaklaşımlar Türk dünyasında ortak alfabe ve ortak dil meselesini çözmekten uzaktır.

Atatürk’ün meşhur deyişinin sonundaki cümleyi hepimiz şiar edinmeliyiz: “Onların (Dış Türklerin) bize yaklaşmasını beklememeliyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gereklidir…” Alfabe meselesinde de onların alfabelerini değiştirmelerini beklememeliyiz, önce Türkiye olarak biz 29 harflik alfabesini 34 harfe yükseltmeliyiz. Bunu yapmadan Türkiye’den kimsenin 34 harflik ortak alfabe sisteminden bahsetmeye, uygulanmamasından şikâyet etmeye hakkı yoktur. Onların Türkiye Türkçesini öğrenmelerini de beklememeliyiz, önce biz onların Türkçelerini öğrenmeliyiz.

Öte yandan diğer Türk cumhuriyetlerinin de, ortak alfabe meselesinde güçlü Türkiye Türkçesinin etkisi altında dillerinin özelliklerini kaybetme endişesi taşıdıkları biliniyor. Bundan dolayı Türkiye’nin alfabe sistemini temel alan 34 harften uzak durmaya çalışıyorlar, en azından Türkiye alfabe sistemiyle kendi alfabe sistemleri arasında biraz farklılıklar olmasını arzu ediyorlar. Tüm bunlardan Türk dünyasının en tutucu ve en çok değişime direnen kesiminin dilbilimciler olduğu sonucu çıkarıyorum.

Öte yandan dilbilimcilere bir tarihçi olarak gıpta etmiyor da değilim. Çünkü, Türk dünyasında işbirliği sahasında dilbilimcilerin tarihçileri önünde gittiğini söyleyebilirim. Dilciler henüz somut sonuçlara ulaşamasalar da, birçok kere bir araya gelerek ortak dil ve alfabe konusunda birçok çalışmalara imza attılar. Fakat tarihçiler henüz Türk dünyası ortak tarihi konusunda böyle bir herhangi toplantı yapamadılar.

Türkiye – Türkmenistan ilişkileri sadece gaz ve enerji alanlarında

Türkiye – Türkmenistan ilişkileri konusunda konuşma yapan Doç. Dr. Kemal Özcan Türkmenistan Cumhurbaşkanı Kurbanguli Berdimuhammedov`un açık kapı siyasetiyle Türkmenistan’ın en yeni bir döneme girdiğinde işaret etti. Özcan göre, Berdimuhammedov Saparmurat Niyazov döneminden miras biraz alınan imarlaşmayı inanılmaz bir biçimde devam ettirmekte ve son derece modern ve yüksek teknolojiye sahip binalar inşa ettirmektedir. Özcan Berdimuhammedov’un ikinci kez cumhurbaşkanı seçildikten sonra ülkenin kalkınma döneminin bittiğini ve artık halkın refah seviyesinin arttıracak, çalışmalar yapılacağını söylemesini de olumlu bir gelişme olarak değerlendirdi. Türk işadamlarına da değinen Özcan Türkmenistan’da eskisi gibi sahte ve sahtekâr işadamlarının olmadığını, onların yerini daha ciddi daha etkin çalışan iş adamları aldığını belirtti. Özellikle tekstil alanında ön planda olan Türk işadamlarının en çok yatırım yaptığı Orta Asya ülkesinden biri Türkmenistan’dır. Ancak, Türk işadamlarının eskiye göre, az da olsa, sorunları vardır. Bunların başında yeterli özelleştirmenin yapılmamasından dolayı Türk işadamları devlet kurumları ve kamu şirketleriyle ortaklık yapmak durumunda kalmaktadır.

Türkmenistan’da üniversitelerin altyapı eksikliği sebebiyle bazı konularda uzmanlar çıkarmakta zorlanmaktadır. Bu sebeple Türkiye’deki üniversitelerin her alanda Türkmen üniversiteleri ortak programlar ve çalışmalar yapmasında fayda vardır. Büyük öğrenci projesi bu alanda çok fırsatlar sunmasına rağmen, geçmişte yapılan hatalar ile birçok öğrencinin Türkiye’den hoşnutsuz ve hatta düşman olarak ayrıldıklarını hatırlatan Özcan orada görev yapan Türk görevlerinin çoğunun da Türkmence öğrenmeye gayret etmediklerini, sadece yurtdışı görevinden getirdiği mali avantajlardan faydalanmayı düşündükleri tespitini yaptı. Bu sebeple yurtdışına, özellikle Türk cumhuriyetlerine yapılacak görevlendirmelerde titizlik gösterilmesinin Türkiye – Türkmenistan ilişkilerini olumlu yönde etkileyeceğini belirtti. Türkmenistan’da personel eğitimi konusunda ise TİKA’nın büyük görevler ifa ettiğini, bazı yabancı kurumların bu hususta katkı sağladığını söyleyen Özcan bunların başlıcaları arasında AGIT, USAID, GIZ ve European House gibi teşkilatları saydı.

Türkiye’nin Türkmenistan ile ilişkilerinde enerji ve gaz alanlarda yüksek seviyede ve yoğun temaslarda bulunduğunu, ancak eğitim, kültür ve sağlık gibi diğer alanlara aynı önemi vermediğinin anlaşılır olmadığını dile getiren Özcan her alanda yüksek düzeyde ilişkiler kurulmalıdır, dedi.  Son olarak Kemal Özcan Türkmenistan’da bugünden yarına ileri bir demokrasi beklemenin hayal olduğunu, devlet başkanının inisiyatifine bağlı politikalar yürütülmekte olduğu gerçeğine dikkati çekti.

Putin’in Yeni Orta Asya Politikası

Rusya üzerine yaptığı çalışmalar ile tanınan Doç. Dr. İlyas Kamalov SSCB’nin yıkılışından günümüze Rusya’nın Orta Asya siyaseti konusunda güzel bir bildiri sundu. Altın Orda devleti ile Çarlık Rusya arasındaki ilişkiler ile sözlerine ile başlayan Kamalov Rusya’nın XVI. Yüzyılın ortalarından itibaren Altın Orda devletinin aleyhine genişlediğini vurguladı. O zamanlar halk arasında “Tanrı bizi sevdiği dönemde Seyhun nehrini, sevmediği dönemde ise Rusları gönderdi” şeklinde bir deyişin ortaya çıktığını hatırlattı. Günümüz süper güçlerinin mücadele alanının Orta Asya olduğunu söyleyen Kamalov Rusya’nın küresel güç olmak için öncelikle yakın çevreye hâkim olmasını gerektiğini düşündüğünü ve bu sebeple Putin’in yakın çevre ülkeleri ile ilişkilerini geliştirmek ve onların Rusya’dan başka ülkelerle ilişkilerini sınırlandırmak amacında olduğunu belirtti. Bu amaç doğrultusunda Putin Şangay İşbirliği Örgütü,  Avrasya Ekonomik Ortaklığı, Gümrük Birliği ve Avrasya Birliği gibi teşkilatlarla etkinliğini arttırıyor. Öte yandan Amerika Birleşik Devletleri de Rusya’nın Avrasya bölgesindeki enerji üstünlüğü yok etmek istemektedir. Çin ise bölgede hem ABD, hem Rusya’nın etkinliğini kırmaya çalışmaktadır. Bu konuda en büyük araç olarak bölgede ticaret ve ekonomik işleri kullanmak istemektir.

Türk Dünyasını Yakından İlgilendiren Avrasyacılık Tartışmalarında Türkiye Nerede?

Bir başka konuşmacı, ORSAM (Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi) Başkanı Hasan Kanbolat Türk dünyasının geleceğine etkileyen bölgesel ve uluslararası faktörler konusunda bilgi verdi. Kanbolat Türk iş adamlarının Rusya, Belarusya ve Kazakistan arasındaki gümrük birliğinden büyük bir heyecan duyduğuna işaret etti. Çünkü, işadamları Kazakistan’da üretecekleri bir malı diğer iki ülkeye de rahatça satacaklardı. Ancak bu konulara yüzeysel yaklaşmamak, meseleyi enine boyuna tartışmak gerektiğini söyleyen Kanbolat’a göre, ne yazık ki, Kazakistan, Rusya ve Beyaz Rusya arasında oluşturulan ve yakında Kırgızistan’ın da katılması beklenen Gümrük Birliği, Avrasya Birliği gibi önemli konuları Türkiye’de hiç tartışılmamaktadır.

Kanbolat’ın bu tespiti yerindedir. Avrasya Birliği ve Avrasyacılık konusunu Türkiye gündemine ilk taşıyan Doğu Perinçek oldu. Oysa bu konu Türkiye için hiçbir partinin veya şahsın tekeline bırakılmayacak kadar önemli bir konudur. Fakat ne yazık ki, Perinçek bir davayla alakalı olarak tutuklanmasından sonra, bu konudaki tartışmalar da duraklamış görünmektedir.

1991 yılından itibaren Rus aydınları arasında ABD hegemonyasında tek kutuplu dünya düzenine karşı strateji araştırmalarının bir sonucu olarak Avrasyacılık fikri tartışılmaya başladı. Teori bazındaki olan bu fikre, bundan yaklaşık 18 yıl önce, 1994 yılında, ilk defa bir devlet adamı olarak Kazakistan Cumhurbaşkanı Nazarbayev sahip çıkıp Avrasya Birliği’nin kurulması gerektiğini dile getirmişti. Bazı Rus aydınlarından büyük destek gören Nazarbayev’in bu fikrine o dönemde Rus Hükümeti soğuk bakmıştı. Ancak geçen sene Putin’in de bu fikri sahiplendiği ve Rusya’nın dış politikasını bu temele oturtmaya çalıştığı görülmektedir.

Putin’e göre Beyaz Rusya, Kazakistan ve Rusya arasındaki Gümrük Birliği Avrasya Birliği’ne dönüşecektir. Demek ki, Avrasya Birliği artık teoriden çıkıp pratiğe dökülmektedir. Fakat, ne yazık ki, bu konuda ciddi tartışmalar Türkiye’de yapılmamaktadır. Oysa bir kısım Rus aydınları bunun bir Türk – Slav birliği olması gerektiğinden söz etmektedir. Bazı Kazak aydınları ise Avrasya Birliği’nde Kazakistan’ın yutulacağını ileri sürmektedir. Haksız da sayılmazlar. Zaten Avrasya Birliği’nin Moskova’nın SSCB’yi diriltme çabaları veya “Avrusyacılık” olduğunu söyleyen görüşler de mevcuttur. İşte burada Türkiye’nin denge faktörü olacağını söyleyebiliriz. Türkiye’nin de bu birliğe dahil olması halinde, o zaman Avrasya Birliği’nde Slav halkları ile Türk halkları arasında bir denge oluşacağını söyleyebiliriz. Ancak bunun avantajları veya dezavantajları ne olabilir? Bunları daha önce sayılı yazarlar ve akademisyenler tarafından tartışıldı. Fakat Putin’in Gümrük Birliği aracılığıyla bunu teoriden fiiliyata geçirme kararı almasından sonra tekrar gündeme gelmedi. Gümrük Birliği’ndeki Kazakistan’ın ve daha sonra katılması beklenen Kırgızistan’ın geleceği hususunda tartışmalar da olmadı.

Kanbolat da bu eksikliğe dikkat çekti ve “Gümrük Birliği gibi konular üzerinde hiç düşünmüyor ve tartışmıyoruz. Fakat bunu başka ülkelerin yaptığını görüyoruz. Mesela ABD  Kazakistan’da bu tartışmaları yapıyor. Biz sadece övgü yapmakla veya gelişmeler bittikten sonra sonuçları üzerinde değerlendirmeler yapmakla yetiniyoruz.

Türkiye Türk cumhuriyetleri ile ilişkilerinde adımlarını düşünerek mi, yoksa rastgele mi atıyor? Bakmak lazım. Türkiye için Türk dünyası çok önemlidir. Türk dünyası ile 20 yıl önce sadece tarihçiler, Türkologlar ve müteahhitler ilgileniyordu. Çünkü o zaman ticari ve ekonomik ilişkiler gelişmeler gelişmemişti. Bu sebeple ilişkiler başlangıçta nostaljik ve duygusaldı. 20 yıl sonra Türk dünyası işbirliği kurumlarının kurulmasıyla ilişkilerde realistik dönem başlamıştır. Ama yine de ilişkilerde çoğunlukla övgü üzerinden gitmeye devam ediyoruz. Bunun da temel sebebi oralarda iş yapan ve menfaatleri olan müteahhitlerin baskılarıdır. Oradaki totaliter rejimler le ilgili en ufak bir eleştiriyi basında yayınlatamıyoruz.

Oysa her şeyin başı hukuk devleti olmaktan geçiyor. Yani Türk dünyasındaki ilişkilerde kanunlar esas olmalıdır. İngilizlerin Milletler Topluluğu, İspanyolca Konuşan Uluslar Birliği, Fransızca Konuşan Uluslar Birliği böyle çalışıyor.

Ayrıca Türk dünyası devletleri arasında seyahatlerde pasaport kontrolü de kalkmalıdır. Türkiye tek taraflı olarak tüm Türk cumhuriyetleri için vizeleri kaldırmıştır. Bundan sonraki adım Türk ülkelerinden gelenlerin nüfus kimlikleri ile Türkiye’ye giriş yapmalarını sağlamaktır. Biz bu tip uygulamayı hâlihazırda Kıbrıs, Yunanistan ve Gürcistan için yapıyoruz. Niçin Türk cumhuriyetleri için de böyle bir uygulama yapmayalım? Ayrıca Türk Hava Yolları Türk cumhuriyetleri için yüksek olan bilet fiyatlarını da artık indirmelidir. Bugün Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’e bilet 800 Euro civarındadır. Bu pahalı bir bilettir. Bu en az yarı yarıya indirilmelidir. Türk cumhuriyetleri aydınları ve kadınları arasında ilişkiler yok denecek kadar azdır. Ayrıca dillerde çok önemlidir. Türkçenin dışındaki Türk dillerini lehçeye indirgeyip önem vermiyoruz. Onlar Türkçe öğrensin, ama biz onların dillerini öğrenmeyelim mantığıyla hareket ediyoruz. Oysa onlar bizim, biz de onların dillerini öğrenmeliyiz ve konuşmalıyız.”

Astana’daki Türk Akademisi Bu Sene Uluslararası Statü Kazanıyor

Kazakistan’ın başkenti Astana’dan sempozyuma katılan Ercan Kuvanışbayev Türk dünyası entegrasyonu çalışmalarında Türk Akademisi’nin yeri ve beklenenler başlıklı bildirisinde bu yeni kurumun çalışmaları hakkında bilgi verdi. Türk Akademisinin Türk Dünyası Elektronik Kitap Kütüphanesini oluşturmaya çalıştığını söyleyen Kuvanışbayev Türk Akademisi’nde oluşturulan Türk dünyası müzesinde de ortak değerlerin sergileneceğini ifade etti. Onun belirttiğine göre, TÜRKSOY, TürkPA, Türkçe Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi gibi teşkilatlarla işbirliği yapan Akademi 2012 Ağustos ayında Bişkek’te gerçekleşecek zirve toplantısında uluslararası statüye kavuştuktan sonra çalışmalarına hız verecektir. Şu anda Türk Akademisi Kazakistan Eğitim ve Bilim Bakanlığı’na bağlı olarak altın kısıtlı imkânlarla çalışmaktadır.

Sovyet Terminolojilerini Terk Etme Zamanı Geldi

Biz sempozyumdaki konuşmamızın bir bölümünde Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi isminde geçen «Türk Dili Konuşan» kelimesi üzerinde durduk. Bu kelime bir Sovyet terminolojisidir. Bundan kurtulmanın zamanı gelmiştir. Çünkü bu kelime Türk demenin, Türk dünyasında işbirliğinden, yakınlaşmadan bahsetmenin yasak olduğu Sovyetler Birliği’ndeki Türk aydınları çareyi “Türk halkları” yerine “Türkçe konuşan ve Türk dilli halklar” kullanmakta bulmuşlardı. Bu sebeple Türk Dili Konuşan yerine «Türk» demek yeterlidir. “Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi” yerine “Türk Ülkeleri İşbirliği Konseyi” tabiri kullanılabilir. Aynı şekilde «Türk Dili Konuşan Ülkeler Aksakallar Konseyi» yerine “Türk Ülkeleri Aksakallar Konseyi” çok yerinde olabilir.

Aynı şekilde Sovyet terminolojisinde II. Dünya Savaşı için kullanılan «Yüce Vatan Savaşı» tabirinden Orta Asya ve Azerbaycan’daki tarihçiler artık vaz geçmeye başlamış ve II. Dünya Savaşı demeye başlamışlardır. Bu olumlu bir gelişmedir. Bundan 3-4 öncesine kadar böyle bir terminolojik değişim yapılması gerektiğini söylediğimizde sert tepkiler alıyorduk. Bu da doğaldır. Çünkü yıllardır kullanılan alışılmış tabirlerden kurtulmak kolay değildir.

Türk Halklarının İsimlerinin Peşine “Türkler” Eklemek Zorunluluk Mudur?

Türk halklarının isimleri ve dilleri ile ilgili tartışmalı bir kullanım da Türkiye’de oluşturuldu. Her hangi bir Türk halkının ismine peşinden “Türkleri” veya diline “Türkçesi” eklemek zorunluluk haline getirildi. Bunu yapmayanlar bölücülük ile suçlandı. Mesela, “Özbek” yerine illa ki “Özbek Türkleri”, “Özbekçe” yerine illa ki “Özbek Türkçesi”. Yeri geldiğinde “Özbek dili” demek tabulaştırıldı. Çünkü, Özbekçe bir dil değil, lehçedir. Böyle mantıksızlık olur mu? Elbette Türk dil grupları arasında kıyaslama yaparken Özbekçe bir lehçedir. Ama dünya dilleri içinde gruplama yapıldığında, Özbekçe bir dildir. Mesela şöyle bir cümlede “Özbekistan’da en çok Özbek dili, sonra Rus dili kullanılır” dendiğinde bile Özbekçe dil değil, lehçedir, ona dil diyemezsin diye itiraz edenin mantığını anlamak mümkün değildir. Öte yandan Özbekistan’a gittiğinizde “Özbek Türkleri” veya “Özbek Türkçesi” derseniz, Özbekler deyiniz veya Özbekçe deyiniz ikaz alırsınız. Bence böyle zorlamalardan da kurtulmanın zamanı geldi. Bırakınız isteyen “Özbekler”, isteyen “Özbek Türkleri” desin. Çünkü, Özbekler demekle Özbekler Türk dünyasından bölünmüş olmaz. Çünkü Slav veya başka ırktan ikinci bir Özbek halkı yoktur. Özbekler demek ile Özbek Türkleri demek arasında bana göre hiçbir fark yoktur. Ama birileri başka anlamlar yükleyebiliyor.

Azerbaycan Türk Dünyasının Kilit Ülkesi

Azerbaycan’dan gelen sempozyum konuğu Prof. Dr. Nesip Nesipli Azerbaycan – Türkiye: Nereden Nereye başlıklı bir bildiri sundu. Özetle şunları söyledi: “Bizler Azerbaycan’da bağımsızlığın 10. yılına kadar yabancı filmleri yabancı dilde yapılan dublajlarla izliyorduk. Mesela Amerikan filmlerini Rusça dublajla izlerdik. Sonra tüm yabancı filmlerin Azerbaycan Türkçesine çevrilmesi kararı alındı. Tabii bu arada Türkiye’den gelen filmlerin ve televizyon dizilerinin çevrilmesi ilginç oldu. Eskiden, daha açık bir ifadeyle Osmanlı döneminde Anadolu’daki Türkçeye Osmanlıca, Azerbaycan’daki dile Türk dili denirdi. İkisi için çeviri yapılmazdı. Hatta o dönemde bir aydınımız “Osmanlıcadan tercüme Türke ne demektir!?” diye Osmanlıcadan Türkçeye çeviri işinin garabetine vurgu yapıyordu. Şimdi tersine oldu: Bizdeki Azerbaycan dili, sizdeki Türk dili oldu. Bağımsızlıktan sora Türkiye’nin Azerbaycan politikası halka değil, lidere yönelik bir politika oldu. Maalesef otoriter yönetimler kendi iktidarlarını sağlamlaştırmak istiyorlar. Oysa ilişkiler sadece siyasi iktidarlarla sınırlı kalmamalı, halka ve sivil toplum kuruşlarına da yönelik olmalıdır. Aksi halde ilişkilerin geleceği iktidarlara bağlı kalmak zorundadır. Toplumlar ne kadar birbirleriyle iç içe olurlarsa, ilişkiler de o kadar istikrarlı olur ve iktidardan iktidara değişim göstermezler. O sebeple ilişkiler halka ve topluma yönelik olmalı. Türk dünyasında Azerbaycan kilit ülkedir. Türk dünyasında arzu edilen entegrasyon büyük ölçüde Azerbaycan  ile Türkiye arasındaki yakın ilişkilere bağlıdır. Çünkü Azerbaycan coğrafi bakımdan Türk dünyasının merkezi, jeosiyasi bakımdan Türk dünyasının boğazı, ekonomik bakımdan ise yeni enerji projelerindeki kilit öneminden dolayı motorudur. Türkistan için de transit ülkedir.

Türkiye Cumhuriyeti elbette kardeş cumhuriyetlerin meselelerini çözmek için değil, kendi halkının meselelerini çözmek için kuruldu. Fakat Türkiye kardeş ülkelerin meselelerini, müşküllerini ne kadar çok çözerse, dünyadaki konumu da  o kadar güçlü olacaktır.

Türkiye genelde Türk dünyasına veren taraf olarak algılanıyor. O dönem çoktan geçti. Şimdi iki taraf da hem alan, hem verendir. Şimdi bazı ülkeler dışa açılmak istemiyor. Ülkelerinin güvenliklerini ileri sürüyorlar. Aslında o ülkelerin güvenlik sorunları yoktur, ancak iktidarların güvenlik sorunları vardır.

Ziya Gökalp’in teorisine göre kültürü gelişmiş toplumların direnci güçlü olur. Kültür zayıf toplumların ise mukavemeti az olur. Totaliter rejimler hep devlet inşasından bahsediyorlar, ama nedense millet inşasından bahsetmiyorlar. Ortak tarih şuuru oluşturulmuyor. İktidarın arkasında mutlaka halk olmalıdır. Tüm Türk cumhuriyetlerinin tarihinin başlangıcı Hun devri sayılmazsa hangi entegrasyondan bahsedebiliriz.

Türkiye’nin Ermeni Meselesi Bir Yılda Çözülebilir

Bağımsızlıklarının 20. yılında Türk cumhuriyetleri ve Türkiye ilişkilerinde Ermenistan konulu bir konuşma yapan Yard. Doç. Dr. Hasan Oktay Ermenistan’ın bir suni devlet olduğuna dikkati çekti. Ermenistan için proje devleti diyen Oktay onun bir zamanlar İstanbul’un Orta Asya ile bağlantısını kesmek için kurulduğunu söyledi.

Rusya’nın XIX. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı’yla ve İran’la yaptığı savaşlar sonucunda imzaladığı anlaşmalar bölgenin etnik yapısının değiştirilmesi konusunda önemli aşamaları oluşturmuştur. Mesela, Rusya ile İran arasında imzalanan 1828 Türkmençay Anlaşmasıyla, İran topraklarında yaşayan yüzbinlerce Ermeni’nin Karabağ bölgesine ve günümüzdeki Ermenistan topraklarına göç ettirilmiştir.

Kafkasya’da Ermenilerin yoğun yaşadığı bölgeler oluşturulduktan sonra ikinci aşama olarak 1900’lerin başında bir Ermeni tampon bölge oluşturulmuştur.

Oktay’ın bu tespitlerini çok yerindedir. Ayrıca İstanbul ile Türkistan’ın bağlantısı kesmek için Türkiye’nin hiçbir zaman Ermenistan ile dostane ilişkiler içinde olmaması da gerekmektedir. İşte bunun için sözde “soykırım” devamlı gündemde tutulmaktadır. Türkler ve Ermeniler arasındaki düşmanlı hisleri devamlı körüklenmektedir. Ayrıca Azerbaycan ile Ermenistan birbirleriyle kavgalı hale getirilip hiçbir zaman uzlaşmamaları için politikalar üretilmektedir. Netice itibarıyla Ermeniler ile Türkler arasında anlaşmazlık ve çekişme bu iki halka zarar, başkalarına yarar sağlama amacına hizmet etmektedir.

Türkiye’nin küçük Ermenistan devletini gereğinden fazla büyüttüğünü söyleyen Oktay konuyla ilgili bir tecrübesini şöyle aktardı: “Ermenistan’ın kağıt üstündeki nüfusunun 3 milyon 200 bin, gerçekte ise sadece bir milyon 800 bindir. Ermenistan’da ders verdiğim sırada bir Ermeni öğrenci İstanbul’u ilhak etmek istiyoruz, dedi. Ben de buyurun alın İstanbul sizin olsun dedim. Öğrenci bu sözüme çok şaşırdı, doğru mu söylüyorsun. Tabii doğru söylüyorum. Gidip İstanbul’u alın, fakat nasıl yöneteceksiniz, bizim sadece öğrenci sayımız 1 milyon 800 bin deyince sustu kaldı. Mesele budur.

Aslında Türkiye’de her öğrenci facebookta 3 ermeni öğrenciyle arkadaş olsa, Ermeni meselesini bir senede bitiririz. Bir ermeni ile ilk karşılaştığınızda iki sorunlu alanı, yani toprak meselesi ve soykırımı konuşmayın. Başka her meselede kolayca anlaşırsınız. Zamanla diğer iki meseleyi de rahatça anlatabilir ve ikna edebilirsiniz.

Türk – Ermeni düşmanlığında Sovyetlerin de özel çabalarına dikkati çeken Oktay Sovyet ideolojisine taban tabana zıt olmasına rağmen Moskova Ermenistan’da 1965’te bir soykırım müzesini kurdurmuştur. Rusya Türkler ile Ermenilerin dost olmaması, hep düşman kalmamaları temelindeki politikasının Çarlık döneminde de, Sovyet döneminde de uygulamıştır. Moskova Ermenistan’ı Turana karşı bir kalkan olarak görmüş ve kullanmıştır. Sonuç itibarıyla Türkiye ermeni meselesini gereğinden fazla büyütmemelidir.

Türk Dünyasında Gerçek Anlamda Birlik Hukukun Üstünlük Kazanmasıyla Oluşacak

Türkmenistan’dan Annakulı Nurmuhammedov 2009 küresel kriz ve Avrasya’da bir Avrupa Birliği düşüncesi başlıklı konuşmasında Türklerin kendi aralarında bir Avrasya Birliği kurması gerektiğini savundu. Türk halklarının şu anda Türk dünyasının zenginliklerinin fakir bekçileri olduğunu ifade eden Nurmuhammedov Batı ülkelerinin krizde olduğunu, gelecekte sadece petrolü, gazı ve altını olan ülkelerin ayakta kalacağını söyledi.

Nurmuhammedov’a göre, Türk dünyasının gerçek anlamda bir birlik oluşturabilmeleri için her şeyden önce hukukun üstünlüğüne çok önem vermeleri gerekiyor. Batı’nın en büyük serveti bireysel hak ve özgürlükler ile hukuk sistemidir. Avrupa’da sadece insanların değil, kedi ve köpeklerin de hak hukukları kanun ile teminat altına alınmıştır. Günümüzde böyle bir hukuk Orta Asya’da yoktur. Eğer bir ülkede kanun ve nizam varsa, o zaman cumhurbaşkanından işçisine kadar toplumda herkesin yapacağı bellidir.

Annakulı Nurmuhammedov’a göre, bir zamanlar hasta Boris Yeltsin’in 10 yıllık dönemini iyi değerlendiremeyen Türk dünyasının kendi aralarındaki işbirliğini geliştirmeleri dinamik Putin ve Medvedev döneminde pek kolay olmayacaktır.

Prof. Dr. Abdullah Gündoğdu Türk dünyasının entegrasyonunun önündeki üç temel engele dikkati çekti.

1. Türk dünyasındaki geri kalmışlık olgusu.

2. Asırlardan beri Türkiye ile rekabet eden ve bunu günümüzde de devam ettiren İran Faktörü.

3. Altın Orda devletinin aleyhine güçlendikten sonra Osmanlı ile çatışmaya giren ve Orta Asya boyunduruğu altına alan Rusya faktörü.

Marmara Üniversitesi’nin Türk Dünyasında İşbirliğine Katkıları Büyük

Sempozyumun kapanış oturumunda değerlendirme konuşması yapan Marmara Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dekanı Prof. Nihat Öztoprak sunulan bildirilerin en kısa zamanda kitap halinde basılacağını söyledi. Sempozyum boyunca her kesimden konuşmacılarının sahalarında uzman ve yetkin kişiler oldukları konusunda olumlu tepkiler aldıklarını söyleyen Öztoprak bu konuda çok titiz davrandıklarını, herkesi davet etmediklerini ifade etti. Ayrıca tüm davetli konuşmacılarının hepsinin de istisnasız katıldığını ve böylece hiçbir oturumda eksik kişi olmadığını, bu durumun her sempozyumda olmayacağını belirterek konuşmacılara teşekkür etti.

Oturum sonunda söz alan Prof. Dr. Ahmet Taşağıl Marmara Üniversitesinin Türk cumhuriyetleri arasındaki işbirliğine akademik anlamda yaptığı katkıların, bir toplantının konusunu oluşturacak kadar çok olduğuna işaret etti. Taşağıl’a göre, Marmara Üniversitesi daha Sovyetler Birliği çökmeden önce, 1986’da Türk cumhuriyetleri ile ilgili toplantı düzenlemişti. O zamandan bu yana geçen 26 yılda birçok önemli toplantılara da ev sahipliği yaptı. Ayrıca birçok öğretim üyesini o bölgede gönderdi. Türk cumhuriyetlerinden gelen birçok öğrenciyi de yetiştirdi.

Taşağıl’ın bu tespitlerine katılıyoruz. Marmara Üniversitesi gerçekten bilim ve düşünce alanında Türk dünyası işbirliğine büyük katkılar sağlıyor. En son örneği bu sempozyumdur. Her yönüyle başarılı olan bu toplantıların devam ettirilmesini temenni ediyoruz.

Saygılarımızla,Istanbul,

Abdulvahap Kara

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: