Bağımsızlığın 20’nci Yılında Özbekistan


Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Türkistan coğrafyasında bağımsızlığına kavuşan Türk devletlerinden birisi olan Özbekistan’ı tanıyan ilk ülke Türkiye olmuştur. Türkiye’nin 16 Aralık 1991 tarihinde bağımsızlığını tanıdığı Özbekistan ile karşılıklı diplomatik ilişkilerin tesisi ise 4 Mart 1992’de gerçekleşir. İlişkilerin hukuki temellerini oluşturan 90’nın üzerinde anlaşma ve protokolün imzalandığı iki ülke arasında çok sayıda üst düzey ziyaret de gerçekleştirilir.

Tarihi ve kültürel birikimi, stratejik konumu, doğal kaynakları ve Orta Asya nüfusunun yarısını oluşturan 27 milyonluk nüfusu ile Özbekistan, bölgesel barış ve istikrar için kilit konumdadır.

Komşusu Kazakistan’ın lideri Nursultan Nazarbayev gibi bağımsızlığından bu yana yönetimde olan Devlet Başkanı İslam Kerimov, bağımsız devlet olarak dünya siyasi arenasına ilk çıktığı andan itibaren, zengin kültürel mirasın korunması ve araştırılmasını bir devlet siyaseti olarak belirledi. İslam Konferansı Örgütü’nün (İKÖ) Kültür, Eğitim ve Bilim Araştırma Merkezi, Taşkent’i İslam Kültürü Başkenti ilan ederken, UNESCO da ülkedeki bazı kentleri tarihi kentler listesine aldı. Buhara, Hive, Semerkant gibi ünlü kentler, El Biruni Şarksinaslık Enstitüsü’nde koruma altına alınan yazma eserler, Özbekistan Din İşleri Başkanlığının muhafazasındaki Hazret-i Osman’a ait Kur’an-ı Kerim gibi çok sayıda eseri Dünya Kültür Mirası’na ekledi. Büyük düşünür ve şair, Özbek edebi dili ve klasik edebiyatının temelini atan Alişer Nevai’nin 570’nci doğum yılı sadece Özbekistan ve Türkiye’de değil, çeşitli ülkelerde de geniş çaplı etkinliklerle kutlandı.

Doğu-Batı uzantısındaki tarihi İpek Yolu güzergahında yer alan Özbekistan’da 4 bin dolayında tarihi kültürel el sanatı bulunmaktadır ve bu rakamla dünya genelinde en fazla tarihi eserlere sahip ilk 10 ülke arasında yer alır.

Göğsümüzü kabartan tüm bu saydıklarımız, kardeş ülke Özbekistan’a ait ve bunların Dünya Kültür Mirası listesine dahil edilmesi de Devlet Başkanı Kerimov’un daha yazımızın başında dile getirdiğimiz, zengin kültürel mirasın korunması ve araştırılmasını bir devlet siyaseti haline getirmesiyle gerçekleşti.

Bağımsızlıktan bu yana dostluk ve kardeşliği pekiştirmenin güzel örnekleri olarak karşımıza çıkar, her iki ülkede sokaklara, caddelere, parklara, tesislere verilen isimler, iş adamlarına, girişimcilere, bilim insanlarına tanınan kolaylıklar.

Ankara Bahçelievler’deki 1. Cadde, Taşkent Caddesi olurken, İstanbul Avcılar’daki Taşkent Parkı, İzmir Buca’daki Özbekistan Caddesi, yine İzmir Karşıyaka’daki İslam Kerimov Caddesi, Türkiye’de ilk aklımıza gelenler.

Biz buralardan geçince kendimizi Özbekistan’da hissederiz, bir çığ gibi kopup geldiğimiz Orta Asya’da hissederiz. Damarlarımızdaki kan coşkuyla kaynar bir Özbek melodisi dinleyince… Altaylardan aşmışız, ırmaklar gibi coşup taşmışız, ezelden ebede, zaferden zafere koşmuşuz.

Benzer isimlendirmeler, ülkenin bağımsızlığının hemen ardından Özbekistan’da da yapıldı, dostluk ve kardeşliğin göstergesi olarak. Bunlardan bir tanesi de, Başkent Taşkent’te Sovyet dönemindeki Kirovskaya Caddesi’nin Atatürk Caddesi’ne dönüştürülmesiydi. Bağımsızlığın ardından Sovyet döneminin izlerinden kurtulma, Özbek şuur ve bilincinin yerleştirilmesi politikası doğrultusunda ülkedeki tüm sokak, cadde, park isimleri değiştirilirken, Kirovskaya Caddesi’ne de Atatürk adı verilmişti.

Son dönemlerde Türkiye ile Özbekistan arasında birtakım sıkıntıların yaşandığı da bir gerçek. Aynı tarih, aynı kültür, aynı din, aynı dil, aynı soya sahip iki ülke arasına giren Türk dünyasının birlik beraberliğini tehdit ve tehlike gören çeşitli güçler, sönmeye yüz tutmuş fitne ateşini alevlendirmek için yoğun çaba harcamaktadır.

Çeşitli medyada (özellikle sanal alemde) son zamanlarda çıkan haberler bu düşüncedekilerin boş durmadığını göstermekte, bizi de üzmektedir. Geçtiğimiz günlerde Taşkent’teki bazı cadde ve sokak isimlerinin değiştirilmesine ilişkin alınan bir karar ile ilgili basında yer alan haberler, basit bir isim değişikliği olarak görülebilecek türden bir girişimin nasıl maniple edilebileceğini de gözler önüne seriyor.

Taşkent’teki birçok cadde ve sokak ismi değiştirilirken, Atatürk Caddesi’nin isminin de Zarefşan olarak değiştirildiğini öğreniyoruz(1). Ülkedeki bir vadi ve bir kentin adı olmaktan ziyade söz konusu cadde üzerinde bulunan bir alışveriş merkezinin adı ile değiştirilmiş, Atatürk Caddesi. Aynı caddede yine çeşitli işyerleri bu adı uygun görmüş kendilerine. Elbette bu iş yerlerine herkes dilediği ismi koyar, bunun sözünü bile etmek abestir.

Ancak bazı basın organlarında, Atatürk caddesinin isminin değiştirilmesinin siyasal sebeplerden kaynaklandığı, son altı ay içerisinde Özbekistan’da bulunan 50 Türk firmasının kapatılmasının da Türkiye-Özbekistan ilişkilerindeki soğukluğu gösterdiği iddia ediliyor. Ayrıca Özbekistan yönetimi, sadece Türkiye’den değil, aynı zamanda Türk Dünyası’ndan da uzaklaşmakla suçlanıyor.

Özbekistan Devlet Başkanı İslam Kerimov’un Türkiye’ye en son ziyaretinin 1999’a gerçekleştiği, Özbekistan’a üst düzey en son ziyaretin de 2003 yılında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından yapıldığı hatırlatılırken, iki ülke arasındaki ilişkilerde hiçbir ilerleme kaydedilmediği vurgulanıyor(2).

Haberlere bakıldığında ilerlemeden ziyade gerileme görüldüğü açıktır. Özbekistan’da, yolsuzlukla mücadele gerekçe gösterilerek son yıllarda 100’e yakın firma, iş yeri, işletme kapatılmıştır(3).

Evet; bu yayınlar, Türkiye-Özbekistan ilişkilerinde geleceğe umutla bakan bir gazeteci olarak bizi üzmektedir. Özellikle Atatürk Caddesi’nin adının değiştirilmesi ve Türk firmalarının kapatılması bazı çevrelerce hızlı ve güçlü bir şekilde istismar edilmektedir.

Elbette isim değişikliği ve Türk firmalarının kapatılması konusunda, bazı haklı gerekçeler olabilir. Ancak, bizi birbirimize düşürmek isteyenlere de fırsat vermemek gerekiyor. Bunun için söz konusu caddeyle ilgili isim değişikliği konusunun Taşkent yönetimince yeniden gözden geçirilmesi ve Atatürk’ün adının yeniden verilmesi bu düşüncedekilere karşı iyi bir ders olmaz mı? Sorunları dile getirirken, yazımızın başlığını unutmuş gibi olduk, kusurumuza bakılmasın. Ama bazı sorunlar var ki gerçekten insanın yüreğini sızlatıyor, hele de bu kardeş ve dost ülkeler arasında ise.

Sorunların çözüleceği umutlarımı dile getirirken dost ve kardeş Özbekistan’ın bağımsızlığının 20’nci yılını kutluyor, ikili ilişkilerimizde yeni, müspet adımlar atılacağı ümidimi de hiçbir zaman kaybetmeyeceğimi belirtmek istiyorum. Bunun ilk adımları olarak da Özbek lider İslam Kerimov’u en kısa zamanda Türkiye’de, Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül veya Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan’ı da Özbekistan’da görmek istiyoruz.

Yazımı, şimdiye kadar olanlardan farklı olarak, bir dize ile bitirmek istiyorum.

“Türk’üz, Özbek’iz adımız var, şanımız var,

Eğilmedi, eğilmez başımız var….”

A.Işık AKSU – Globalyorum

1. www.bento.ruwww.feroona.ru
2. Vesti Turtsii Bosfor gazetesi, www.regnum.ru
3. http://centrol.online.com.

 

2 Yanıt

  1. Yazara katılmakla birlikte Türk -Özbek ilişkilerinin geliştirilmesini istiyoruz.

  2. Kerimov’un “kardeş” olduğu zehabıyla yazılmış talihsiz bir yazı.

    Evet, Özbekler kardeşimizdir. Muhammed Salih gibiler, Mamadali Mahmud, Abdulla Ötayev, Maksut Bekcan, Yusuf Juma, Dilmurod Sayyid gibiler kardeşimizdir. Andican’da Kerimov’un emriyle kurşunlanarak katledilenler, ama can saklama ama karnını doyurma endişesiyle yabancı ülkelerde çile çeken, ırkçı saldırılara maruz kalan, öldürülen, kul diye alınıp satılan, kadın tacirlerinin eline düşen milyonlar, Özbekistan adlı açık hava hapishanesinde ömür tüketen milyonlar, pamuk tarlalarında zorla çalıştırılan çocuklar, malı mülkü Kerimov’un çetesince talan edilen biçareler, zindanlardan ölüsü çıkan diriler kardeşimizdir.

    Diktatör ve kızları asla kardeşimiz değildir.
    Diktatör ve kulları asla kardeşimiz değildir.
    Diktatör ve akıl hocaları asla kardeşimiz değildir.

    Özbekistan’la ilişkilerimizin bozuk olması bu eli kanlı diktatöre göz yummaklığımızdandır.

    Fakat asıl merak ettiğim hangi saik ya da saiklerle;

    Büyük İslam mücahidi Emir Timur’a Avrupalı hempalarına yaranmak uğruna “O, Avrupa’yı Türklerin elinden kurtardı.” diye iftira eden bir ruh hastasını,

    Azılı bir Türk ve İslam düşmanını,

    Özbek kardeşlerimizi kaynar sularda haşlamakla ün yapan nesebi gayr-i sahih bir zalimi,

    ve daha burada, şu anda sayıp dökmek istemediğim yüzlerce fenalığı işleyen ve paralitik döneme girmek üzere olan bir kuduz vak’asını Türkiye’de görmek ister ki insan?

    Hangi?

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: