Kutadgu Bilig’de Devlet Fikri


ÖZET

Balasagunlu Yusuf tarafından 1069/1070 yıllarında kaleme alınmış olan Kutadgu Bilig, Türk Devleti’nin kökeninde bulunan ‘Bozkır Atlı Kültürü’nün devlet zihniyetini teorileştirme çabalarından biri ve en dikkate değer olanıdır. İslâmî döneme ait olmakla birlikte kendinden önceki geleneği öne çıkaran eser, bu yönüyle, İslam devletlerinde yazılmış olan diğer siyasetnâmelerden ayrılır. Eldeki çalışma; Kutadgu Bilig’de yer alan devlete ilişkin kavram ve görüşler çerçevesinde, bir devlet teorisinin ana çizgilerini belirlemeyi amaçlamıştır. Sonuçta, Kutadgu Bilig’deki devlet düşüncesini belirleyen ana unsurlar olarak şunlar tespit edilmiştir: 1. Hâkimiyetin kaynağı Tanrısal, bununla birlikte, siyasî düzen dünyevîdir. 2. Hâkimiyet bir kişide toplanmış ancak kişinin iktidarı kanunla sınırlandırılmıştır. 3. Devlet, ideal bir ‘Dünya Devleti’ (Universalizm) olarak tasarlanmıştır.

Bu Yazıyı PDF olarak Oku >>>

Siyasî Hâkimiyet

Türk devlet geleneği için tipik olan bir durumla Kutadgu Bilig’de de karşılaşırız: Hâkimiyet beye Tanrı tarafından verilmiştir[1]. Bu durum tek başına bir anlam ifade ettiği gibi, Türk devlet geleneğinin sürekliliğini göstermesi açısından da önemlidir. Aynı Tanrı’ya inanan toplumlarda, Tanrı’nın hâkimiyetin güvencesi olması (yapılması) siyasî otoritenin konumunu oldukça güçlendirmektedir. Zirâ, otoriteye karşı olabilecek bir başkaldırının, siyasî sonuçları olduğu kadar, dinî sonuçları da vardır ve böylesi bir durumda bunların da göze alınması gerekir. Hâkimiyetin Tanrı’dan alınmış olduğuna dair inanç, Kutadgu Bilig’de hiçbir yorumu gerektirmez bir açıklıkla izlenir:

“Tanrı fazlı ile sana ne kadar iyilik etmiştir… Kalabalık halk üzerine seni hâkim kıldı; dilek ve arzularını verdi ve fermanlarını yürüttü… Tanrı kullarını sana muhtaç etti”[2].

“Bu beylik gücüne sen kendi isteğinle erişmedin; onu Tanrı kendi fazlı ile sana ihsân etti. Lütuf ederek sana bu beyliği verdi”[3].

Yusuf, dini iyi bilen inanmış bir Müslüman ve bir aydın olarak “beyler hâkimiyetlerini Tanrı’dan alırlar”[4] demektedir. Eğer daha sonra hâkimiyeti bir soyun tekeline vermemiş olsaydı, bunu; “başınıza burnu halkalı bir köle geçse de itaat edin” diyen bir din ile bağdaştırmak mümkün olabilecekti. Ancak bu haliyle devlet geleneğinin yeni bir dine en çok direnen kültür unsurlarından biri olduğunu gösterir ki, oldukça önemlidir.Tanrı sadece beylik ve hâkimiyet değil, bunları elde tutmak için gerekli olan diğer şeyleri de verir: “Ey devletli hükümdâr, Tanrı sana kut verdi”[5]; “Tanrı kime iyi tabiat ve … kısmet verirse … dünya … onun olur”[6]; “Tanrı kime beylik verirse … akıl ve gönül de verir”[7]; “Tanrı kimi bey olarak yaratmak isterse … uygun tavır ve hareket ile … kol kanat verir”[8].

Siyasî hâkimiyetin kaynağı da -böyle olunca- meşrûiyetin güvencesi de Tanrı’dır. Bu, İslâm öncesi Türk devletlerinde de böyleydi. Yalnız buna ek olarak eski Türk devletlerinde efsanevî soy ile atalar da siyasî hâkimiyetin meşrûiyetinin temellendirilmesinde önemli bir rol oynuyordu. Bunun Kutadgu Bilig’de tamamen ortadan kalktığını söylemek güçtür, ancak oldukça silikleşmiştir. Kutadgu Bilig’de de “bey doğarken, beylikle doğar”[9]. Babası bey olanın kendisi de bey olur[10]. “Beylik için insanın ilk önce asil soydan gelmesi gerekir”[11]denir. Karahanlılar’ın kendilerini efsanevî Afrasyab soyundan saydıklarını ve hükümdâr sülâlesinin “Afrasyâb-oğulları” ünvanını taşıdığı bilinmektedir[12]. Ne var ki, bu durum Kutadgu Bilig’de böylesine işlenmemiştir. Bununla beraber, ısrar edilirse izlenebilecek silik izler bulmak mümkündür: Kutadgu Bilig’de ‘adın ölümsüzlüğü’ ve ‘iyi ad bırakmak’ son derece önemsenmiştir. Bu; atalar ruhuna olan inancın bir uzantısı olsa gerektir. İyi töre de bilge ve alp atalardan miras kalmıştır[13]. Alp Er Tunga Türk beylerinin en meşhûru olarak anılır[14] ve öğütleri mûteber sayılır[15]. Kaşgarlı’nın Lûgat’ı dışında XI. yüzyılda ve sonrasındaki kaynaklarda hiç rastlanmayan ‘Ötüken’ Kutadgu Bilig’de kendisine yer bulabilmiştir[16]. En dikkat çekici olanı ise, hükümdâra ‘bozkurt’ diye hitap edilmiş olmasıdır[17].

Bütün bunların eski dönemlerin mirası olduğu açıktır. Ancak anlaşılan o ki, hâkimiyet hakkının temellendirilmesinde ‘Tanrı’ yeterli bir gerekçe görülmüş ve başka yola baş vurulmamıştır. Bunu Karahanlılar’ın, sadece yönetici sülâlesinin değil, halkının da Müslüman olduğu bir devlet olmasına bağlamak mümkündür. Eski Türk devletlerinde teb’a arasında çok farklı inançlara rastlamak mümkündü ve Bozkurt efsânesi kimi zaman dinin bağlayıcı işlevini de görüyordu.

Kutadgu Bilig’de hânedanlık kurumlaşmış bir yapıdır[18]. Buna rağmen bey olacak kişinin bilgili[19], erdemli[20] ve cesur[21]olmasının istenmesi verâset usulünün tam belirlenmemiş olduğunu gösterir. Aileden şartları sağlayan herhangi biri tercih edilebilir. Bu durum da eski Türk devlet geleneğinin bir uzantısıdır. Bilindiği gibi, babadan oğula verâset Göktürk aile ve devlet geleneğinin de temeli idi. Buna rağmen Işbara Kağan kardeşinin, kendi oğlundan daha alp ve bilge olduğunu görerek, yerine kardeşinin geçmesini vasiyet etmişti[22]. Işbara’nın kendisi de, yapılan müzakereler sonucunda, dört kağan oğlu içerisinde en bilge ve muktedir olanı kabul edilip seçimle işbaşına getirilmişti.

Kutadgu Bilig’de -geleneğe uygun olarak- bey, Tanrı’yı temsilen, dünyanın beyi kabul edilir[23] ve beylik de kutsal sayılır[24]. Önemli bir ayırımdır ki; beylik kutsal sayılmakla birlikte, bey –gelenekte olduğu gibi – kutsal değildir. Türk düşünce geleneğinde; kişiler kutlu olabilir, ancak yaratılışları ve vücutları –Çin imparatoru veya Buda’nın vücudu gibi- kutsal olamazdı. Kut, Tanrı’nın bir bağışı olması nedeniyle aslı ve yapısı bakımından kutsaldır. Kişiye de kutluluk verir; fakat kutsallık vermez[25]. Çünkü geçicidir, kaybedilebilir. İşte, bu kaybedilme şartları beyliğin de sınırını belirler. Töre, beylikten üstündür ve sınırı belirleyen de odur:

“Beylik çok iyi bir şeydir, fakat daha iyi olan töredir ve onu doğru tatbik etmek lâzımdır”[26].

“Zâlim adam uzun süre beyliğe sahip olamaz; zâlimin zulmüne halk uzun süre dayanamaz”[27].

Bununla beraber, törenin kişisel meşrûiyeti sınırlaması soy meşrûiyetine bir halel getirmez. Tarih boyunca örnekleri görüldüğü gibi; bir kişi tahtından edilse bile, hânedan dışından bir hükümdar arayışı söz konusu edilmez. Bununla birlikte;yönetimde hânedan tekelinin, Türk devlet geleneğinde hükümdâr otoritesinin kanunla sınırlandırılması gibi ileri ve insanî bir uygulamanın yanında önemsiz kaldığı gerçeği de gözden uzak tutulmamalıdır. Büyük bir medeniyetin mümessili olan İran devlet geleneğinde, hükümdârın mutlak otoritesi kanunun da üzerindedir. Adâlet hükümdârın bir lütfudur ve onun mutlak otoritesini sınırlayan objektif kurallar şeklinde maddeleşmemiştir. Pendnâme yazarları, insaf ve hilm telkin etmekten başka yol bulamamışlardır[28].

Kutadgu Bilig’de devlet ile insan bedeni arasında bir benzerlik kurulur; “gönül beydir, vücut ise kul ve esirdir”[29] denir. Bundan çıkarılması gereken, teb’anın kula benzetildiğine ilişkin bir yorum değildir. Onda, bizi siyaset felsefesinin en eski tartışmalarından birine götürecek bir yön vardır. Vücutta her organ ancak belli bir görevi yerine getirebilecek işlevselliğe sahiptir ve hiçbir organ, bir diğerinin görevini yapamaz. Bu doğaldır. Devlet ile bu tür bir yapı arasında benzerlik kurmanın sonuçları bizi, yönetme bilgisinin öğretilip öğretilemeyeceği tartışmasına götürür. “Bu beylik işini hep beyler bilir”[30] denir. sadece bu ifadeden yola çıkılırsa, çok kolay ve doğruluğu tartışılır bir sonuca varılır. Bu ifadeyi takip eden cümlelerde “Tanrı kimi bey olarak yaratmak isterse, ona önce münasip tavır ve hareket ile akıl ve kol kanat verir”[31] denilmektedir. Ne var ki, bu cümle yeni bir sorun getirmektedir: Verilen tavır ve hareket ile aklın niteliği nedir? Bu soruyu yeterli veri olmadan yanıtlamak zordur. Yukarıdaki sözlerin sahibi, hükümdârın hizmetinde olan Ögdülmiş’tir. İlginç olansa, hükümdârın bunlara karşılık aşağıdaki sözleri söylemesidir:

“Ben iş yapan insanım, sen ise onu gören insansın; yapan adam işinin nasıl olduğunu görenden öğrenir. Tanrı sana akıl ve gönül verdi; akıl ve bilgi sayesinde sen işleri sükûnetle ele alıyorsun. Küçüklüğünden beri hep benim hizmetimde bulundun; görüp öğrenerek, iyi kanunlar elde ettin. Bütün işleri artık sen anladın ve kavradın”[32].

Her iki tarafın sözleri birarada değerlendirildiğinde, Ögdülmiş’in sözlerinin saygıdan kaynaklandığına hükmedilebilir. Tanrı’nın verdiği ‘akıl’ hakkında varılan nihai hüküm şudur: “Bey halkı bilgi ile elinde tutar; bilgisi olmazsa, aklı işe yaramaz”[33]. Bu sözün de Ögdülmiş’e ait olması, önceki sözlerin saygıdan kaynaklandığı iddiasını destekler. Sonuç olarak, cesaretle savunabiliriz ki; şartlarını tam olarak belirleyebilmenin güçlüğüne rağmen, ‘yönetme bilgisi’ öğretilebilir. Zâten elimizdeki kitap da bu amaçla yazılmıştır. Ancak bu bilgi öğrenilmekle bey olunmaz. Çünkü beyliğin aradığı başka özellikler de vardır: Hânedan soyundan olmak ve kendine özgü erdemlere sahip bulunmak. Bunlara değil de, sadece yönetme bilgisine sahip olanlar, ancak beylere yardımcı olmak için vardırlar[34].

Kişilerin toplumsal konumlarına göre erdemlere sahip olduklarına ilişkin inanç siyasal sistemin de önemli bir unsurudur ve toplum ile devlet yapısında sanılandan daha büyük bir rol oynamıştır. Herkesin önüne konan hedef, erdemli olmak, ancak kendi erdemini gerçekleştirmektir. İdeal düzenin amaçladığı; herkesin kendine ait olan alanda bulunması ve burada bilgi, yetenek ve erdemlerini en yetkin sınırına eriştirmesidir. Örneğin, bir askerin erdemi, gerektiğinde ölüme atılmaktır. Bu, onu alanında kahraman yapar; oysa, ticaret alanına girdiğinde bu erdemi ona hiçbir şey kazandırmaz. Beylik erdemi ise, sadece hanedan üyelerinin mayasına katılmıştır.

Kutadgu Bilig’de ‘il’ kavramı yer yer ‘saltanat’ anlamında da kullanılmıştır[35]. Siyasî iktidarı ifade etmek üzere ‘erk’ kavramı da kullanılmış olmakla birlikte, dikkat çeken hükümdârın eline teşbih edildiği düşünülebilecek olan ve içinde ‘el (il)’ sözünü de barındıran ‘eli uzun’ tâbiridir*. Bu adlandırma, devlet ile hükümdârın, belli bir oranda örtüşmüş olarak düşünüldüğünü gösterebilir. Ancak, böyle bir örtüşme varsa bile, bu yapıca değil, işlevcedir. Hükümdârın ünvanı olan ‘ilig’ kavramı da bunu gösterir.

Devlet ve Toplum Yapısı

Hükümdâr devletin başıdır. Pek çok ünvan taşımakla beraber ona genellikle ‘Bey’ diye hitap edilir. Devlet yapılanmasında artık şehir kültürü belirleyicidir. Eski geleneğin bir devamı olarak hükümdârın oturduğu şehre ‘ordu’ adı verilir[36]. Hükümdâr devletle özdeşleşmiş gibidir. Bey, kişisel çağrısına olumsuz yanıt veren Odgurmış’ın tavrı karşısında kendini, siyasî irâdesi yaralanmış gibi hisseder[37]. Hanedanlık kurumlaşmıştır[38]. Bununla birlikte, en büyük oğulun (primogentius) veya hanedanın en yaşlı üyesinin (senioratus) hükümdâr olacağına dair bir kural yoktur. Kendisinden önceki Türk devlet geleneğinde olduğu gibi, hanedanın bütün üyeleri hükümdâr olabilme hak ve yetkisine sahiptir[39].

Kitabın (dört kavramı temsil eden) dört kahramanından ‘kut’u temsil eden Ay-Toldı ve ‘Akibet’i temsil eden Odgurmış’ın, kitap sonlanmadan ölerek konudan çıkmaları ve ‘Adâlet’i temsil eden Kün-Togdı ile ‘Akıl’ı temsil eden Ögdülmiş’in varlıklarının devamı, alışık olunmayan bir yorum için cesaret vermektedir: Bu üst-konu ile anlatılmak istenen, devletin dayandığı esas ilkelerin geçici olan ‘kut’ değil, kalıcı olan ‘Adâlet’ ile bireysel olan ‘Züht’ değil, türsel olan ‘Akıl’ olduğudur.

Eski Türk siyaset ve devlet anlayışı, içten bölünme ve dıştan işgal edilme tehditlerine karşı devletin ayakta kalabilmesi için alınması gereken önlemlere göre belirleniyordu[40]. Bu anlayış, tarihinde her iki durumu da yaşayan, Karahanlılar’da da devam etmiştir. Bunun izleri Kutadgu Bilig’de de açıkça görülür. Devletin temel yönetim işlevleri, asker, hazine ve adâlet temellerine dayanan devlet anlayışına göre belirlenmiştir. Buna göre, beyin özellikle üç tür memura ihtiyacı vardır: kılıç kullanan asker, devlet işlerini düzenleyen bilgili vezir ve devletin gelir-gider hesabını iyi tutarak hazinenin dolmasını sağlayan zekî ve becerikli kâtip[41]. Devlet işlerinin mutlaka zamanında yapılması gerekir[42] ve bey kendi başına bunca işin altından kalkamaz[43]. Bu gerekçeyle devlet işleri, sayılan memurlar arasında paylaştırılmıştır. Bu üçünü biraraya getirebilen bir bey, isteklerine kavuşmuş demektir[44]. Aslında, devlet işlerini fiilen yürüten bunlardır. Bunların dışında kalan bir sürü insan, hal ve tavırlarını bu üçüne uydururlar[45]. Bu durum devlet yapısının, hükümdârın iktidarını yayması, fakat mutlak otoritesini korumasıyla şekillendiğini gösterir[46]. Herşeye rağmen hükümdârın mutlak otoritesine dayanan bu devlet sisteminde, yetki sahibinin halka, güçlünün zayıfa karşı zulmünü ve suistimâlini önleme anlamında anlaşılan adâlet, hükümdârın en önemli görevi sayılmıştır[47]. Böyle bir anlayışın ürünü olarak, İslâm öncesi ve sonrası devirlerde, Türk hakanlarının devletin temsilcisi sıfatı ile ‘Yolak’ ve ‘Darü’l-adl (Dîvan-i mezâlim)’ adlı mahkemelerde halka bizzat adâlet dağıttıkları bilinmektedir[48]. Yusuf’un yaşıtı olan Nizamü’l-Mülk meşhur Siyasetnâme’sinde, Sultan’ın haftada iki gün adâlet divanı kurmasını bir zorunluluk olarak görür ve gerekçesini de “Sultan’ın mazlumları bizzat dinlediği ve sorumluları takip edip cezalandırdığı memlekette duyulursa, zâlimler korkarak ellerini halktan çekerler” diyerek açıklamaktadır[49].

Kutadgu Bilig’de yüksek dereceli devlet memurlarının adları tek tek sayılmaktadır[50]. Devlet memurlarının tasviri, devlet anlayışına ilişkin pek çok ipucu vermektedir: Birincisi, her ne kadar ‘Tayangu’ İslâm’ın kabulünden sonra ‘hacib’ olmuşsa da[51], İl-başı, inanç bey, çağrı bey, tigin bey, çavlı bey, yavgu, yugruş, er-öği örneklerinde görüldüğü gibi memuriyet ünvanları Türkçe’dir. Bu, İslâm’ın kabulünden sonra 150 yıl geçmesine rağmen, devletin İslâm öncesi gelenekle bağlarını koparmadığını gösterir. İkincisi, Kaşgarlı’ya göre yugruş, Türkler’ce halktan olup vezirlik derecesine çıkan kimsedir ve hakandan bir derece aşağıdır. “Bir Farslı’ya yahut başkasına –geniş varlıklı olsa bile- bu lâkap verilmez”[52]. Türkler, İslâm’ı Farslılar’dan öğrenmelerine ve Fars kültürünün etkisinde kalmalarına rağmen, kendi devlet kültürlerini onlarınkinden geri görmemektedirler. Daha önemlisi ise, halktan birisini en yüksek dereceli memuriyete götürecek yolları devletin açık tutmuş olmasıdır. Üçüncüsü, devlet görevlilerinde ‘Tanrı korkusu’ aranılır bir şarttır[53] ki; bu, Tanrı tarafından beylik verilmiş olan hükümdâra itaati de barındırmaktadır. Bununla, Tanrı’nın devlet düzeninin en büyük güvencesi olduğu bir kez daha görülmüş olur.

En yüksek dereceli devlet memuru olan vezirin, ahlâken tertemiz, takvâ ve hayâ sahibi ve hayatını dürüstlük içinde geçirmiş olması istenir[54]. Kutadgu Bilig üzerinde etkisi olduğu iddia edilen Çin felsefesine göre de, devletin başında bir sembol olarak hareketsiz duran imparatorun bütün işlerini vezirler yürütür. Ancak bunların ahlâk bakımından temiz olmaları gerekmediği gibi, aksine, ahlâken kötü olmaları istenir. Çünkü, böylelikle diğer kötü insanların kurnazlıklarını daha kolay anlayabilirlermiş[55]. Kutadgu Bilig’de hile bilmesi ve bunu kurnazlıkla uygulaması istenen tek devlet görevlisi, ordunun başında bulunan komutandır[56]. Bu da köklerini, ancak savaşta hile uygulanabileceğine inanan hatta savaşı bir hile olarak gören Türk geleneğinde bulmaktadır[57]. Eski Türk savaş taktiğinin hile üzerine kurulu olduğunu, Câhiz’de nakletmektedir[58]. İslâm’da da ‘harp hiledir’ gibi bir hadîsin bulunması, bu anlayışın İslâm sonrasında da yaşamasını sağlamıştır. Komutanın durumu, devlet ve toplum yapılanmasının, kişilerin erdemlerine göre belirlenen bir işbölümüne dayalı olduğunu göstermesi bakımından da önemlidir. Komutanın erdemi cesâret ve tek amacı da nam salmak olmalıdır. Onun malı-mülkü bulunmamalı, ev-bark sorumluluğu olmamalıdır. O, bunların yerine, kahramanlıkla büyüyen şöhretini ve bunun kendisine kazandırdığı şerefi koymalıdır[59]. Platon’un ‘Devlet’ini hatırlatan bu durum, amacı adâleti gerçekleştirmek olan devletin, bunun için altına ihtiyaç duymasından ve bunun da büyük ölçüde, savaş ganimetlerinden karşılanmasından ileri gelir[60]. Odgurmış’dan sonra devlet, cihâd devleti olarak sunuluyorsa da[61], devletin yaşaması için gerekli olan ‘ganîmet’ gözönünde bulundurulmaya devam etmektedir.

Ordu çok önemlidir, çünkü, ülke kılıçla alınır[62]. Bununla birlikte kalem (kânun) olmazsa elde tutulamaz[63]. Ülkeyi almak ve elde tutmak için orduya; orduyu beslemek için paraya; parayı bulabilmek için de halkın zengin olmasına ihtiyaç vardır ki, bu da ancak doğru kanunlar ile mümkün olur. bu dördü birbirine öylesine bağlıdır ki, biri giderse bütün sistem çöker[64]. Devletin temeli ve sağlamlığı töreye, paraya ve kılıca bağlıdır[65]. Bu durumda devletin amacı olan adâlet, bu dengenin korunması biçiminde gerçekleşmektedir. Adâleti sırf kendi için istenilir bir şey olmaktan çıkaran pragmatik yaklaşım, kitabın bütününde, ahlâk ve bilgi anlayışlarına da sinmiş durumdadır. Beyin kurulmuş olan dengeyi korumakta gerekli olan özeni göstermemesi (ihmalkârlık) veya gösterememesi (zayıflık) ile halkın tamahkârlığı, adâletin karşıtı olan zulme yol açar[66]. Devlet dengenin korunması için gerekli olan kanuni düzenlemeleri yapar, uygular ve denetler. Bütün bu işlemlerde araç olarak ‘bilgi’ ve ‘ceza’ kullanılır[67]. Halk bilgi sahibi olmakla sorumlu olmasa da, taklîd etmekle sorumludur. Ceza, sadece suç işleyen için bir karşılık değil, işleyebilecek olanlar için de bir caydırıcılık unsurudur.

Halk içinde büyük-küçük, bilgili-bilgisiz, akıllı-akılsız, fakir-zengin, iyi-kötü her tür insan vardır[68]. Bunların hepsinin, birbirleriyle çelişen çıkarlarını dengede tutabilmek için devlet işini sadece bilgi ile değil, ince bir siyasetle de yürütmek gerekir[69]. Hükümdârın, halkla kendi arasında köprü olan üst düzey memurları, devlet tecrübesi olanlardan seçmesi[70], kastedilen siyasetin tecrübeye dayandığını gösterir.

Devletin amacının adâleti gerçekleştirmek olması ve bunu yapabilmek için de töreyi kullanması bizi, siyasî iktidar ile kanun arasındaki ilişkiyi anlamaya yöneltir. Görülen şudur ki; töre, siyasî iktidarın sınırlarını belirlemekle onun üstünde bir konumda yer almıştır. Ne var ki, töre de uygulama alanı bulabilmek için siyasî iktidara muhtaçtır[71].

Kutadgu Bilig’de, devletin görevleri hükümdâra izâfe edildiğinden, bunlar üzerinde hükümdârla ilgili bahiste durulacaktır. Şimdi, gözden geçirilme sırası toplum yapısındadır.

Anlaşıldığı kadarıyla devlet kadrolarını oluşturan askerî ve sivil bürokrasi bir beyler sınıfı oluşturmakta ve bu toplumsal yapının da en üst kesimini teşkil etmektedir. Bu yapının en tepesinde bulunan hükümdâr da, aslında beyler sınıfına mensup bir kimsedir[72]. Bunların ve saray hizmetlilerinin dışında[73] şehir ve kasabalarda yaşayan halk[74] kendi içinde de bir sınıflamaya tâbi tutulur. Buna göre halk şu tabakalardan oluşur:

1. Peygamber soyundan geldiğine inanılan insanlar[75]: Bunlara saygı gösterilmesi devlet ve saâdete kavuşmanın bir gereği olarak sunulur.
2. Âlimler[76]: Saygı gösterilmesi, ilimlerinin öğrenilmesi ve hatta geçimlerinin sağlanması istenen bu kimseler din âlimleridir[77].
3. Otacılar (Hastalıkları sağaltanlar)[78]: Bunlar o dönemin hekimleridir. Bunların içinde de bilgileri birbirinden farklı birçok grubun bulunmasından[79], daha o dönemde bir uzmanlaşmaya gidildiğini anlıyoruz. Bunlar çok faydalı ve gerekli görülürler.
4. Efsuncular[80]: Bunlar üfürükçü ve muskacılardır. Cin ve perilerden gelen hastalıkları bunlar iyileştirir. Hekimlerle bunların birbirini beğenmedikleri söylenir ki, Yusuf’un hekimleri bunlardan önce sayması, tercihini ortaya koyar.
5. Düş yorumcular[81]: Bunların bağımsız bir sınıf oluşturabilmeleri, toplumda hepsini geçindirebilecek bir talebin olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.
6. Yıldızcılar (Astroloji ile uğraşanlar)[82]: Bunlar gelecekten haber vermekle birlikte, uğraştıkları matematik bilimlerinin öğrenilmesi tavsiye edilir ki; bunlara bakarsak sıradan birer falcı olmanın ötesindedirler. Bu sınıfın varlığı da yine toplum inançları hakkında bir bilgi vermektedir.
7. Şairler[83]: Bunlar, bize kadar gelmeyen zengin veya en azından yaygın bir edebiyat geleneğinin varlığının tanıklarıdır. Övgülerinin bütün ülkelere yayılmasına ve yergilerinin de insanın adının dâima kötü olarak anılmasını sağladığına bakıldığında, neden el üstünde tutuldukları anlaşılır. Böyle bir etkiye sahip insanlardan devlet ideolojisinin yararlanmaması düşünülemez.
8. Çiftçiler[84]: Üretici sınıflardan biridir.
9. Satıcılar (Tüccarlar)[85]: Bunlar dünyayı dolaşır ve ülkede bulunmayan malları getirirler. Bu kervancılar her yandan mal getirdikleri gibi, haber ve bilgi de getirirler.
10. Hayvan yetiştiriciler[86]: Yiyecek ve içeceğin çoğu bunlardan geldiğinden, faydalı insanlardır. İyi, dürüst fakat görgüsüz ve kabadırlar.
11. Zanaatkârlar[87]: Bunlar yetenekleri ve el emekleri ile geçinen insanlardır. Demirci, ayakkabıcı, derici, boyacı, okçu gibi mesleklere ayrılırlar ki, bunların sayısı çok fazladır. Bunların emeklerinin karşılığını hemen ödemek gerekir.

Bunların dışında, toplumda bir de fâkirler ile avâm denen bir tabaka vardır. Fakirlerin çoğu dul ve yetimler ile kimsesizlerden oluşsa gerektir. Bunlara yardım edilmesi istenir[88]. Sâdece hayvanî dürtüleriyle yaşayan, maddî ilişkiler düzeyinde bir dünyaları olan, kaba, cahil ve görgüsüz avâm ile dost olmamalı; sadece karınlarını doyurup onları itaat altına almalıdır[89]. Zaten karınlarının doymasından başka kaygıları olmayan, avâmın kimlerden oluştuğu çok da açık değildir. Bunlar belirli bir mesleği olmayan, başıbozuk şehir halkı olmalıdırlar[90]. Öte yandan, bunun tamamen ahlâkî bir sınıflama olması ihtimali de yok değildir.

Yeniden bir bölümleme ile halk; zengin, orta halli ve fakir olarak üçe ayrılır. Öncelikle fakir korunmalıdır. Zenginin yükünü orta hallilere, onlarınkini de fakirlere yüklememeli; tersine, fakiri orta halli, orta halliyi de zengin yapmaya çalışmalıdır. Böyle olursa ülke zenginleşmiş olur[91].

Toplumun meslek ve sosyo-ekonomik konumları açısından sınıflara ayrılmasının pek eski bir gelenek olduğu anlaşılıyor[92]. Bununla birlikte, halkı oluşturan bütün sınıfların hukuk karşısında eşit olduğu da bilinmektedir[93]. Kimi araştırmacıların bundan çekinmelerine rağmen, toplum yapılanmasının sınıf esasına dayandığı açıktır. Ancak, âlimler ve seyyidlerde olduğu gibi, bu sınıflandırma üretim araçlarının mülkiyetine sahip olup-olmamaya göre belirlenmez. Ayrıca bu sınıflar arasında çatışma unsuru olabilecek bir gerilim de görülmez. Halktan birinin vezir olabilmesinin gösterdiği gibi, geçişlere açık bir yapı vardır. Bugünkü anlamda sınıflı toplumlar kapitalizm döneminin bir ürünü olmakla beraber, toplumların geleneği de bunun zemini olmuştur. Tanrısal hukukun egemen olduğu eski toplumlarda, bunun ideolojisini yapan din adamları sınıfı ve halka karşı düzenin yanında konumlanan savaşçılar sınıfının varlığı, çoğu toplumlar için bu geleneği oluşturmuştur. Oysa, eski Türk devlet geleneğinin kendine özgü yapısında gördüğümüz üzere, hiçbir zaman bir din adamları sınıfının ortaya çıkmasına uygun bir zemin oluşmadığı gibi; ordu-millet anlayışına bağlı olarak, herkes savaşçı olduğundan, ayrı bir savaşçılar sınıfı da belirmemiştir. Şehirleşmeye ve İslâmiyet’in kabûlüne bağlı olarak bazı dönüşümler yaşanmışsa da, bunlar geleneğin etkisini gidermeye yetmemiştir.

Kutadgu Bilig’de toplumsal yaşayışa ilişkin bir başka önemli nokta da, Yusuf’un, zühd erbâbının etkinliğinin bilindiği bir devirde, inzivaya karşı toplum içinde, toplumla beraber yaşayışı savunmasıdır. Bu sadece, devletin toplumu denetim altında tutması için gerekli değildir; ‘iyi’nin gerçekleşeceği ahlâki ortam olarak da toplum hayatı görülmüştür. Onun etkin bir toplum hayatını savunması durumu da, ölüm ötesi bir gâye gütmekle beraber; genellikle kaderci görüşlerin hüküm sürdüğü İslâm kültür coğrafyasında, başka benzerleri arasında önemli bir yer tutmaktadır[94].

Halkın hükümdâr üzerindeki hakları ve ona karşı olan sorumlulukları, aynı zamanda hükümdârın halka karşı sorumlulukları ve üzerindeki hakları olduğundan, bunlar aşağıdaki başlık altında incelenecektir.

Hükümdârın Özellikleri ve Görevleri ile Hak ve sorumlulukları

a.    Hükümdârın Sahip Olması Gereken Özellikler

Türk devlet geleneğine uygun olarak, hakimiyet hakkını Tanrı’dan alan ve böylelikle dünya devletinin başına geçen hükümdârın sahip olduğu ilk özellikte kendisinin bir payı yoktur: Bir hükümdârın oğlu olarak doğmuştur. Sahip olunması elzem olan bu özellikten başka, aşağıda bulunan özellikleri de taşıması gerekir. Bunlar, eski Türk kağanlarında da aranmış olan özelliklerin aynılarıdır.

1. Bilgelik

Eski Türk kağanlarının bir ünvan olarak taşıdıkları bilgelik, Kutadgu Bilig’de üzerinde en çok durulan unsurlardan biridir. Bey ile bilgi arasındaki bağı göstermek için (Arabî harflerle yazılmış) “Bey (beg) adı ‘bilig’ sözü ile ilgilidir; ‘bilig’in lâmı giderse, ‘beg’ adı kalır”[95]denilmektedir. Beyler bilgi ile halka baş olmuşlar; devlet işlerini de bilgi ve akıl ile yürütmüşlerdir[96]. Bu yüzden beyin bilgili ve akıllı olması, beylik için aranan bir şarttır[97]. Beyin sadece bilgili değil, akıllı da olması gerektiğinin söylenmesi, bilgi ile akıl arasında temelli bir ayrım gözetildiğinin göstergesidir. Akıl, doğuştan geldiğine ve çalışmakla elde edilemeyeceğine inanılan bir yetidir[98]. Aklın her hareketi doğrudur[99] ve bu doğruluğu sağlayan aklın ilkeleri zaman dışıdır[100]. Her türlü iyilik ve erdem akıldan gelir[101]; bunlar öğrenilebilir, ancak aklın kendisi öğrenilemez[102]. Bilgi ise doğuştan gelmez ve tecrübeden kaynaklanır; insan yaşadıkça öğrenir[103]. Akıl olmadan bilgi edinilemeyeceği gibi, bilgi olmadan da akıl bir işe yaramaz[104]. Bu yüzden her işte bilgi ve akıl yol gösterir[105]. İnsanı hayvandan ayıran şey bilgidir[106] ve insanoğlu bilgili olduğu için hayvanlar üzerine hakim olmuştur[107]; bilgisiz insanın ise, hayvandan bir farkı yoktur[108]. Bu yüzden bilgili insan, bilgisizler üzerine hakim olmalıdır. Çünkü, bu dünyada hakimiyetin en üst kurumu devlettir ve devlet işleri de bilgi ile düzenlenir[109]. Bugüne kadar, halka hakim olan beylerin hepsi bu işi bilgi ile yapmışlardır[110]. Zirâ, halkı itaat altına almanın yolu bilgili olmaktır[111]. Bu, töre ile yapılır ve iyi töre de ancak bilgi ile konulur[112]. Halk arasında çıkan fitne de, yine bilgi ile bastırılır[113].

Hükümdârın mutlaka sahip olması gereken bir özellik olarak ‘bilgi’ üzerinde o derece ısrarla durulmuştur ki; onun hükümdârın bir özelliği olmaktan öte, devletin temellerinden biri olduğu vurgulanmak istenmiştir. Bu durum, devletin temellerinin; Ögdülmiş’le kişileşmiş olan ‘akıl’ ve Kün-Togdı ile kişileşmiş olan ‘adâlet’ olduğuna ilişkin yorumu da desteklemektedir.

Anlaşılan o ki, Karahanlılar döneminde de, Büyük Hun İmparatorluğu’ndan beri Türk hükümdârının mutlaka sahip olması gereken bir özellik sayılagelen bilgeliğe çok önem verilmiş ve ‘bilge hükümdâr’ telâkkisi devam ettirilmiştir[114].

Kutadgu Bilig’de de, yine eski Türk geleneğine uygun olarak hükümdâra, çok yerde, akıllı ve hakim (filozof) anlamına gelen ‘bügü’ sıfatıyla hitap edilmiştir[115].

2. Alplık

Alplık da, bilgelik gibi, eski Türk kağanlarının ünvanlarında taşıdıkları sıfatlardan biriydi. Kutadgu Bilig, bu konuda da geleneği devam ettirir ve beyin alp, yürekli ve güçlü olmasını bir beylik şartı olarak sunar[116]. Eski Türk beyleri arasında en seçkini ve en meşhuru olan Alp Er Tunga da, Alplık sıfatı ile temâyüz etmiştir[117]. Bey, hem kendi konumu gereği, düşmana boyun eğdirmek ve devlet işlerini görebilmek için alp olmak zorundadır[118] hem de, halk başındaki beyin alp olmasını istediği için, alp olmalıdır[119]. Hükmedebilmek için, o dönemin şartları gereği, alp olmak bir zorunluluk olduğu gibi, beyin de, halkın da gelenekteki alp motifinden etkilendiği açıktır. Böylece, hem halka ve düşmana kendini kabul ettirmek, hem de geçmişle olan bağı sürdürmek amacıyla, alplık, bey için aranılan özelliklerden biri olmuştur.

3. Erdemlilik

En az bilgelik ve alplık kadar önem verilen ve beyde görülmesi istenen bir özellik de ‘erdemlilik’tir. Bey, Tanrı’dan aldığı ‘kut’ ile hakimiyet hakkına sahip oluyordu. Ancak, kut geçiciydi ve onu elde tutmak için emek sarfetmek; erdemli olmak gerekliydi. Bu çerçevede, en büyük erdem âdil olmaktır ve adâlet de beyliğin temeli ve esâsıdır[120]. Adâlet erdemine sahip olmayan bey, zulme meyletmiş olur ve zâlim adam uzun süre bey kalamaz; halk buna rıza göstermez[121]. Buradan hareketle denilebilir ki; hükümdâr, eğer halkına zulmederse, halkın onu tahtından etmesi meşrû görülebilmektedir. Karahanlı tarihinde, Ahmet Han’ın tahttan indirilerek, bir mahkemede yargılanıp öldürülmesi, buna bir örnek teşkil etmektedir[122]. Yusuf’un, halkın zâlim hükümdâra karşı olan tepkisini meşrû gösterebilmek için, “zâlim ülkesine uzun süre hükmedemez”[123] biçimindeki bir Türk atasözünü referans göstermesi, zâlim hükümdârların tahtta uzun süre kalamayacaklarına dâir eski Türk anlayışını devam ettirdiğini gösterir.

Asil olmanın, hükümdârın en önemli özelliği ve en başta gelen erdemi olduğu, adâlet kavramının hükümdâr karakterinde canlandırılmasından da açıkça bellidir.

Hükümdâr, Tanrı’dan aldığı kut ile hakimiyet hakkını kazanıyordu. Ancak, kut geçicidir ve onu elde tutabilmek için erdemli olmak gerekir. Bu erdemler, ‘kut’u canlandıran Ay-Toldı’nın kendi ağzından, şunlardır: Alçakgönüllü ve tatlı dilli olmak; ifrâta gitmemek ve kötü işlerden uzak durmak; cömert olmak; büyüğe saygı ve küçüğe şefkat göstermek; kibir ve gurur ile başkalarını incitmemek, kendini başkalarının eğlence ve tahakkümüne bırakmamak; eli ve dilinden emin olunmak ve dürüstlükten ayrılmamak[124]. “Dönek kut’un kösteği bunlardır: bu şekilde bağlanırsa, kaçamaz, kalır”[125].

Beyin sahip olması gereken erdemler içinde, cömertliğe özel bir önem verilir; hatta, çok yerde, beye “ey cömert (ay akı)” diye hitap edilir[126]. Cömertliğin en muteber göstergesi, halkın karnını doyurmaktır. Bu amaçla toylar verilmiştir ki; Farsça’ya hân-ı yağma olarak geçen toy, Osmanlılar’a kadar bütün Türk devletlerinde dikkatle uygulanan, vazgeçilmez bir müessese olmuştur[127]. Bunun önemini belirtmek üzere, “beylerin şöhretini iki şey büyütür: eşiğinde tuğu ve başköşesinde sofrası”[128] denmiştir. Bu ifadeden de anlaşılabileceği gibi, ‘şöhret’ de, hükümdârlar için önemli bir göstergedir. Hatta, ‘külüg (şöhretli)’ sıfatını kullanmak, eski Türk hükümdâr ünvanlarında görüldüğü üzere, gelenekleşmişti[129]. Cömertlik de şöhret bulmanın en geçerli yolarından biridir[130]. Çünkü, insanların en itibarlısı cömert olandır[131] ve bey de cömert olmak zorundadır[132]. Cömert olana herkes hizmet etmek ister[133]ve hizmetindekiler de bunun hakkını öder[134]; ayrıca halk da cömert olanın çevresinde toplanır[135].

Hükümdârın sahip olduğu erdemler ve neden bunlara sahip olması gerektiği, gözden geçirildiğinde görülmüştür ki; Hükümdârın erdemleri dahî devlet ve toplum düzeninin korunmasına yöneliktir. Bey, tavır ve hareketlerini temiz ve doğru tutmalıdır, çünkü “halk yolunu ve gidişini beyin yoluna uydurur”[136]. Başta adâlet olmak üzere, bütün erdemler kendileri için istenmemekte, devlet ve toplum için olsa da, ‘fayda’ sağlamanın aracı olarak görülmektedirler. Daha önce görüldüğü gibi, Tanrı korkusu dahî devlet görevlilerini görevlerinde güvenilir kılmanın aracıdır. Bu durum, kitabın bütününe sinmiş olan faydacı ahlâk anlayışının tutarlı bir sonucudur. “Hükümdarlığa lâyık bir bey nasıl olmalıdır” başlıklı bölümde; en az onbeş Türk atasözü, dört tane eski Türk şâirlerinden alıntı beyit ve Ötüken Beyi’nden de bir vecîze kaydedilmiş olması[137], bu anlayışın da büyük ölçüde eski geleneğe dayandığını göstermektedir. Devletin halk ile olan ilişkilerinin düzenlenmesinde faydacı ahlâka dayanmak, halk ile iş görmenin kaçınılmaz bir sonucu olsa gerektir. Zirâ, ‘karşılıklılık’ esasına dayanan faydacı ahlâkın pratik sonuçları çok açıktır ve anlaşılmak için entelektüel bir düzey gerektirmez.

b. Hükümdârın Görevleri

  1. 1. Halkı Tok ve Bayındır Kılmak

Orkun yazıtlarında, kağanın en önemli görevleri arasında sunulan ‘aç milleti doyurmak ve fakir milleti bayındır kılmak’, Kutadgu Bilig’de de üzerinde en fazla vurgu yapılan unsurlardandır. Halkı doyurmak âdeta bir Tanrı buyruğu olarak telâkki edilmiş ve hükümdar, “Memlekete bir kimse bir gece aç kalsa, onu Tanrı sana soracaktır”[138] denilerek uyarılmıştır. Bey, halk için bir kut’tur ve halkın kutlu olabilmesi için karnının doyması lâzımdır[139]. Bunun için bey, halkını bol yiyecek ve içeceğe kavuşturmalı[140], halkına ondan tokluk gelmelidir[141]. Halkın açlığından, bey doğrudan sorumludur; çünkü, Tanrı, hesabını soracağı bir emanet olarak, halkı beyin boynuna yüklemiştir[142].

Hükümdarın sorumluluğu, halkını karın tokluğuna yaşatmakla bitmemektedir. Elbette, açı doyurmalı, çıplağı giydirmelidir; ancak, halktan ‘fakir’ adını kaldırmadıkça beyliğe lâyık olamaz[143]. Bey, halkın çıkarını düşünmelidir, çünkü kendi çıkarı da onun içindedir[144]. Bu durumda, halkın zenginliği, zaten beyin de zenginliği demek olacaktır[145]. Hükümdar bunu başarabilmek için, önce devlet hizmetlerini yürütenleri maddî tatmine kavuşturmalı ve özellikle orduyu beslemelidir. Böylece, ordunun getireceği ganimetlerle hazine zenginleşirken, devletin doğru kanunlarla uygun ortam sağladığı halk da zenginleşecektir[146].

Halkın refah sınırının yükseltilmesine ilişkin tüm kaygı ve düzenlemeler ‘sosyal devlet’ kavramını öne çıkarmaktadır. Sadece buradan hareketle, devletin halk için olduğunu söylemek doğru olmasa da; halkı gözetmek zorunda olduğu bellidir.

2. Doğru Kanunlarla Düzeni Sağlamak ve Adâleti Gerçekleştirmek

Türk devlet geleneğinde töre; halk için, yemek-içmek, giyinmek ve barınmak gibi bir ihtiyaç olarak görülmüştür. Töre hem  devlet hâkimiyetinin bir göstergesi, hem de hükümdarın halka karşı bir görevidir. Orkun kitâbelerinde 11 yerde geçen ‘töre’, bunun altısında ‘devlet’ ile beraber kullanılmıştır. Amacı adâleti gerçekleştirmek olan devlet, bunu doğru kanunlar yapmak suretiyle başarmak çabasındadır. Eğer, bunu yapabilirse, bir hükümdar bütün dileklerine kavuşmuş demektir[147]. Kanunlar bir devletin temelidirler[148]; eğer, doğru ve doğrulukla düzenlenmişlerse, devletin geleceğinin en büyük teminatıdırlar[149]. Bir bey halka kanun vermez ise; o, halkın içine ateş atmış olur; devlet bozulur ve beylik de yıkılır[150]. Kanunun çıkmadığı yerde zulüm var demektir; zulüm ise ateş gibi bulunduğu ülkeyi yakar, yok eder. Oysa, kanun su gibidir[151]. Kanunla ülke genişler ve beylik ayakta kalır[152]. Kanunlar, hükümdarın amacı olan adaleti gerçekleştirmede kullandığı araçlardır. Esas olan bu araçların adalete vardırmalarıdır; kendi başlarına bir amaç değillerdir. Yani devlet, kanun devleti değil, hukuk devletidir.

Daha faydacı olan başka bir açıklama modeline göre ise: Devleti ayakta tutabilmek için çok asker ve ordu lâzımdır; bu orduyu besleyebilmek için de hazînenin dolu olması gerekir; hazînenin dolabilmesi, halkın zengin olmasına bağlıdır; bunun için de doğru kanunlar konulmalıdır. Eğer bunlardan biri bile ihmal edilirse, dördü de kalır ve beylik çözülmeye yüz tutar[153].

Görüldüğü gibi, kanunların devletin kaderini belirliyor olması, onları düzenlemeyi hükümdarın en önemli görevi haline getirmiştir. Devletle halk arasındaki en hissedilir bağ olan kanunların, halkın durumu gözetilerek belirlenmesi devletin halktan kopuk olmadığının bir göstergesidir.

3. Devlet Düzeninin Devamı İçin Fetihlerde Bulunmak

Nasıl ki, doğru kanunlar yapmak hükümdarın bilgelik vasfıyla ve halkı doyurup zenginleştirmek de erdemlilik vasfıyla bağdaşırsa; alplık vasfı da savaş düzeninin içinde yer almakla kendini gösterir. Bunu tersine çevirmek de mümkündür: devletin başındaki insan, sayılan bu tür işleri yapmak durumunda olduğu için; o özelliklere de sahip bulunmalıdır. Bu iki söyleyiş de, aynı duruma işaret etmekle birlikte, aynı tutuma işaret etmemektedirler. Birinde kişi şartları belirlerken, diğerinde şartlar kişiyi belirlemektedir. Bunlardan hangisinin geçerli sayılacağına büyük ölçüde tarih metafizikleri karar vermektedir.

Dönemin özelliği gereği, bir yandan fetihler, diğer yandan işgal ve bölünme tehditleri gözönünde bulundurulduğunda, devletin ve hükümdarın geleceğinin savaş gücüne bağlı olduğu görülür.

Fetihler çok amaçlıdır: hem elde edilen ganimet ile hazine zenginleşir, hem savaş gücü diri (ve meşgûl) tutulur ve hem de toplanan ganîmetten askere dağıtılarak, kendine bağlanır[154]. Odgurmış’ın devreye girmesinden sonra bunlara yeni bir amaç daha eklenir:  Dini yaymak[155]. Kut’unu Tanrı’dan almış biri olarak, savaşları O’nun adını yaymak amacıyla yapması, artık, hükümdarın görevini daha anlamlı ve daha önemli kılmaktadır[156]. Bununla birlikte, bu savaşlarda da ganimet gözardı edilmiş değildir[157]. Hangi amaçla olursa olsun, “kılıç kımıldadığı sürece düşman kımıldayamaz”[158]. Savaşların tâli olsa da önemsiz olmayan bir işlevi de, hükümdara ‘şöhret’ kazandırmaktır. Nitekim, geçmişin savaşçılıkla şöhret bulmuş beyleri anılmakta, sözleri referans kabul edilmektedir[159].

Silâhlı güç sadece savaş amaçlı değil, düzenin korunması için de bulundurulmalıdır. Beyler ancak böylelikle memleketlerine sahip olabilirler; bunu gözetmeyen bey gafildir ve memleketine de sahip olamaz[160]. “Kılıç ile balta memleketin bekçisidir”[161].

Halkın refah seviyesini yükseltmek ve kanun yapıp uygulatabilmek, böyle bir gücü elinde bulundurmaya bağlı olduğundan, savaş gücünü organize etmek, hükümdarın en önemli görevi olmalıdır.

c. Hükümdarın Hak ve Sorumlulukları

Burada söylenecek sözler de, aslında hükümdarın görevlerine ilişkindir. Ancak, Yusuf bunlar üzerinde özellikle durmuş ve bunları ‘hak’ olarak nitelemiştir. Bunların hak olarak nitelendirilmesi, hükümdar ile halk arasındaki karşılıklı ilişkide, herhangi bir tarafça lûtuf olarak görülmelerini engellemektedir. Yusuf, halkın hükümdar üzerindeki haklarına öncelik tanımış, ancak bunları yerine getirdikten sonra hükümdarın haklarını talep edebileceğini belirtmiştir[162]. Bu durumda, hükümdarın haklarının varlığı, sorumluluklarının yerine getirilmesine bağlıdır. Demek ki; hükümdâr, halk üzerinde, sorumluluklarından bağımsız hiçbir hakka sahip değildir. Hatta, bunlar yerine getirilmedikçe, halk itaat etme sorumluluğunda bile değildir. Bu dönem ve öncesi için, gelenekte bunun örneklerinin olduğu görülmüştür.

Halkın hükümdar üzerindeki hakları şunlardır:

-Ülkede kullanılan gümüşün temiz kalması, yani kullanılan paranın ayarının korunması;

-Halkın âdil kanunlar ile yönetilmesi, bir sınıfın bir diğeri üzerinde tahakkümüne izin verilmemesi;

-Yol güvenliği ve asâyişin sağlanması, yol kesenlerin ve diğer suçluların ortadan kaldırılması[163].

Bunları yerine getirdikten sonra talep edilecek olan, hükümdarın halk üzerindeki hakları ise şunlardır:

-Halk, hükümdarın emirlerine itaat etmeli, saygı göstermeli ve bu emir ne olursa olsun, mutlaka yerine getirilmelidir;

-Hazinenin hakkı (vergi) gözetilmeli ve bu zamanında ödenmelidir;

-Halk, hükümdarın dostuna dost ve düşmanına da düşman olmalıdır[164].

Burada dikkat çekici olan, halkın hükümdar üzerindeki hakları, sınırları titizce belirlenmiş olgulara gönderimde bulunurken; vergi dışında, hükümdarın diğer iki hakkının böyle bir özelliğe sahip olmamasıdır. Bunun nedeni de, mutlak otoritenin, değişken içerikten ziyâde, kalıcı form ile kendini belirlemek istemesi olsa gerektir.

KUTADGU BİLİG’DE DEVLET ve AHLÂK

Kutadgu Bilig’de, kendinden önceki Arap ve Fars eserlerinden farklı olarak, siyasî unsurlar ile ahlâkî ve felsefî unsurlar içiçe geçmişlerdir[165]. Kitapta, yüksek tabakaya has bir ahlâktan ve bunun yanısıra halk tabakaların ahlâkî kavrayışından söz edilir[166]. Biri ‘bilmeye’, diğeri ‘taklide’ dayanan bu iki ahlâk anlayışından hareketle, devletin temeline yerleştirilmek üzere, bir ahlâk görüşünün oluşturulduğu görülecektir.

Devletin (hele ‘dünya devleti’nin) amacını, ‘adaleti gerçekleştirmek’ olarak belirleme, daha ilk adımda, devleti ahlâkî temellere oturtmak demektir. Adaletin ahlâkî bir ilke olması; devleti de ahlâkî argümanlar geliştirmek ve düzeni bunlara dayamak zorunda bırakmıştır. Daha doğru bir söyleyişle; adalet sistemi, bir toplumun ‘devlet’ biçiminde teşkilâtlanmasını mümkün kılmıştır[167]. Bireyin, toplumun ve devletin ortaklaşa amaç edindiği adalet, bu haliyle ‘en yüksek iyi’dir. o halde, öncelikle ‘iyi’nin ne olduğunu anlamak gerekir.

İnsan, bütün yapıp etmelerini zamanda ve mekânda gerçekleştirir. Bu zemin akışkan bir özelliğe sahip olduğundan[168], insan eylemlerini ‘değerlendirebilmek’ için bu zemin dışından bir ‘sabite’ye ihtiyaç duyar. Aranan bu sabit değer ‘iyi’dir. ‘İyi’nin asla bozulmaz oluşu[169], onun, zamanın etkisinden bağışık olduğunu gösterir. Her yerde niteliğini değiştirmeden koruyabilmesi ve geçerli oluşu ise[170], mekâna bağlı olmadığının bir göstergesidir.

‘İyi’ en üst değer ve ahlâk felsefesinin en temel kavramıdır. Öylesine ki, onu, sırf tanımlamak dahi, bir ahlâk metafiziğinin ana çizgilerini belirlemek demektir.

Yusuf, yorumcuları zahmete sokmayacak çok açık bir tanım vermiştir: “İyi … faydalı olan ve bundan dolayı … haz veren şeydir”[171]. Bu tanımdan anlaşılacağı üzere onun temel vasfı ‘faydalı olmak’tır[172]. Bütün iyilikler akıldan gelir[173]. Daha doğrusu, bütün iyiliklere ancak bilgi eriştirir[174]. Akıl ve bilgi arasında bir ayrım yapıldığı; aklın doğuştan geldiği ve zaman dışı ilkelere sahip olmakla, Tanrı ile insan arasında bir bağ olduğu görülmüştü. Ancak, bilgi olmadan akıl bir işe yaramıyordu. Demek ki, iyiliğin ilkeleri akıldadır ya da akılda temellendirilmektedir; onlara ulaşmanın tek yolu da bilgidir. İyi ile kötünün ancak bilgi ile ayırdedilebileceği açıkça belirtilmiştir[175].

Bu anlayış, Kutadgu Bilig’den once, Orkun Kitâbeleri’nde de vurgulanmış ve iyi olmayan bir şeyi yapmanın (yanılmanın) nedeni olarak ‘bilgisizlik’ gösterilmiştir[176].

İyi ve kötünün ancak bilgi ile ayırdedilebileceği [177] ve her türlü iyiliği yapmanın da yine bilgi ile mümkün olduğunun söylenmesi[178], bizi, düşünce tarihinin pek de yabancı olmadığı ‘bilgi erdemdir’ tezine götürmektedir.

Bu noktada, devlet ve toplum düzeni açısından önemli olan iki sorun belirtmekte ve çözüm beklemektedir: Sadece bilgili insanlar iyi olabiliyor ve iyiyi isteyebiliyorlarsa[179]; bilgili olanlar doğru dürüst davranırken, olmayanlar iyi hareket edemiyorsa[180], bunların, devlet ve toplum düzeni karşısındaki sorumlulukları ne olacaktır? İkinci olarak, bu tabloda hükümdârın konumu ne olacaktır?

İyilik bilgi ile mümkündür. Ancak toplumda bilgi sahibi insanlar ancak bir azınlıktır ve halkın çoğu bilgisizdir. Bu durumda, bilgisiz halk, bilerek eyleyenleri taklit ile sorumlu tutulmuştur[181]. Bu gerçek bir iyilik olmasa da, toplum düzeninin sağlanması bir iyiliktir. Bilgisiz insanlar maddî ilişkiler düzeyinde yaşarlar ve ancak elleriyle kavradıkları şeyler onlar için bir anlam ifade eder. Oysa ‘iyi’ fizik dünyaya ait değildir; ideal bir alanın nesnesidir ve el ile değil, zihin ile kavranılır. Bunun için de bu kavrayışı gerçekleştirebilecek bir zihnî yetkinliğe ihtiyaç vardır. Kamu düzenini sağlayabilmek için, bu yetkinliğe sahip olmayanlar devlet tarafından taklide ya özendirilirler ya da zorlanırlar. Özendirme, toplumun önüne model tipler koyma yoluyla yapılır. Kitapta, sitâyişle bahsedilip sözleri aktarılan beyler ve hükümdârın kendisi model tiplerdir. Geride iyi ad bırakan herkes model tiptir. Cezalandırma ise, ‘iyi’ kanunlarca düzenlenir. Kanunların işlevi sadece suç işleyeni cezalandırmak değil, işleyebilecek olanları da caydırmaktır. Bu yönüyle suçlular da ’olumsuz model tip’ olarak kullanılırlar. Halk mutlu olmak istiyorsa, bilgili kişileri taklit etmeli ve kendilerini iyiliğe götürecek olan kanunlara uymalıdır. Çünkü, iyilik insanı mutluluğa götürür[182].

Hükümdâr dahî bulunduğu konumu iyi olmaya, daha doğrusu, iyi olanı bilmeye ve yapmaya borçludur. Daha, Tanrı’dan kut aldığı anda, bunun kalıcı olmadığı, eğer elde tutulmak isteniyorsa ahlâkî bağlarla bağlanması gerektiği kendisine bildirilmişti[183]. Beylik mukaddes olduğu için, ona sahip olmak ahlâkî temizliği gerektirir[184]. Bundan dolayı iyi ve erdemli olmak beyliğin şartlarından sayılmıştır[185]. İyiliğe ancak bilgi ile ulaşılabileceği ilkesi hükümdâr için de geçerlidir. Bu yüzden, hükümdârın sahip olması gereken özelliklerden biri olan ‘bilgelik’ de gerçek anlamını burada bulur. Bunun da ötesinde, alplık ve diğer erdemleri de, artık, bilgeliğe indirgemek mümkündür.

Kitap boyunca, ‘iyi’nin sırf kendi için istenilir olduğu sonucuna ulaşmamızı sağlayacak bir veri bulmak oldukça zordur. Faydacı ahlâkın ‘karşılıklılık’ ilkesi o derece temele alınmıştır ki, Tanrı’nın bile beylik vermekle yaptığı iyiliğin bir karşılığı olduğu düşünülür: Hükümdâr, bunun bedelini, halka karşı iyi olmakla ödemelidir[186]. Bu ilke, en açık dile getirilişini, ‘iyilik yap iyilik bul’[187] veya ‘sana davranıldığı gibi davran’[188] gibi formülleştirilmiş ifadelerde bulmaktadır. Manevî karşılıklar, yerine getirilmesi gereken yükümlülükler olarak düzenlenebildiği gibi; ‘iyilik yapanın adının ebedîleşmesi’[189] örneğinde görüldüğü üzere kalanların vicdanına da bırakılabilir.

Karşılıklılık ilkesi, sadece bireysel ilişkilerde değil, bey ile halkın arasındaki ilişkide de belirleyicidir. Burada da -karşılıklı haklarda olduğu gibi- halka öncelik tanınmış; halktan iyilik bekleyen beyin önce kendisinin iyi olması istenmiştir[190]. Bunda, ‘bilmeyen’ halka, ‘bilen’ beyin örnek olmasının da rolü vardır. Beyin, halk tarafından sevilmesi[191] ve halkın beye inanması[192] da, onu taklit etmelerine yardımcı olacağı için önemlidir[193]. Bey, halkına karşı iyi olmalıdır, çünkü beyin yararı da halkın yararının içindedir[194]. Diğer yandan, beyin iyi olması da halkın yararındadır[195]. Çünkü, halk iyi olursa, bu sadece kendisi içindir; oysa, bey iyi olursa, bütün halk gün görür[196]. Eğer, halk iyilikten ayrılır da kötülük yaparsa, bey de buna kötülükle karşılık verir; halk kendini düzeltirse, bey de düzeltir. Beyin kötülüğü, kötülere ancak kötülük yapmakla engel olunabileceğine inanılmasından kaynaklanır[197]. Beyin kötülüğünden kasıt cezalandırıcılığıdır ve bunu, aslında halkın iyiliği için yapmaktadır. Maddî ilişkiler düzeyinde düşünen ve yaşayan insanlara, tuttukları yolun kötü olduğunu anlatabilmek için en iyi çare sopa ve zindandır[198].

Ahlâkî ilişkilerin ‘karşılıklılık’ esasına göre düzenlendiğinin göstergelerinden biri de, Tanrı’ya verilecek hesabın düşünülerek iyi olunmasının istenmesidir[199].

‘Hesap günü’nden hareketle, uygulanacak sorguda kullanılacak ölçütün ne olabileceği tartışılmıştır. Küyel’in “erken bir felsefî antropoloji”[200] olarak nitelediği bu tartışma ‘iyilik’ ve ‘fayda’ kavramları açısından çok dikkat çekicidir. Bir dağda münzevî olarak yaşayan Odgurmış da, halka hizmet etmek çabasında olan Ögdülmiş de, bu dünyadaki hayatı, hesap gününe bir hazırlık olarak görmektedirler. İnsanın, halka kapısını kapatmazsa, hesap gününe hazırlanamayacağını düşünen[201] ve “halktan vazgeçtim Tanrı’ya sığındım’[202] diyen Odgurmış’a, Ögdülmiş karşı çıkmaktadır. O’na göre: İbâdetine güvenen kul Tanrı’yı memnun edecek yolu bulamamış demektir[203]. Tanrı ibâdete muhtaç değildir. O’nun rızasını kazanmanın yolu, topluma faydalı olmaktan geçer[204]. Din insanlar içindir; insan ise, ancak başkasına faydalı olandır[205]. Tanrı, iyilik ister, oysa ibâdet kişinin iyi olduğunu göstermez; iyilik, ancak, toplum içinde gerçekleşebilir[206]. Bilgisiz ibâdetin faydasının olmadığı[207] söylenir ki; buradaki ‘bilgi’den kasıt ibâdet bilgisi değildir. Bir şeyin ‘bilgi’ olabilmesi için fayda sağlaması gerektiğine inanılır. Bu da toplumsal faydadır. Hayvanın üzerinde, bilgi ve erdemleriyle yükselen insan ahlâk sahibi biricik varolandır. Ahlâkı oluşturan ise, toplum halinde var olabilen insanların birbirleriyle kurdukları her çeşit ilişkidir[208]. Bu haliyle, tek kişinin olduğu yerde ahlâktan söz etmek güçtür. Ahlâkın olmadığı yerde ise, iyi ve kötü de olmaz. Toplumun en üst düzeydeki organizasyonu devlettir ve toplumun faydası için vardır. o halde en yüksek iyiyi devlet eliyle gerçekleştirmek mümkündür.

Yusuf’un, Ögdülmiş’in ağzından bütün anlatmak istedikleri bunlardır. O’na göre insan ancak toplum içerisinde bilebilir ve eyleyebilir, yani kişileşir. Toplum dışında dilini, düşüncesini, kişiliğini kaybeder, hayvanlaşır. Toplum içinde kalıp da yüce değerlerin ters yönünde gidenler de kişileşemezler[209]. Bununla beraber, toplum içinde kaldıkları sürece, devletin düzenlemelerine uymak zorundadırlar. Devlet,  âdil düzenlemelerle, halkın bilenleri taklit etmesini sağlayabilirse, toplum için iyi olanı gerçekleştirmiş demektir. Böyle bir durumda “hükümdâr, iki dünyada da kut bulur, kişiler kişisi olur”[210].

Yusuf’un bu eseri yazmaktaki amacı, tarihinden devraldığı ahlâkî ve siyasî geleneği yaşatmak olduğu kadar, bozkır atlılarının devletler kuran enerjisini kaybettirmesinden korktuğu, dünya olaylarına sırtını dönen münzevîliği engellemektedir de[211]. Nitekim, Türk tarihinde böyle bir tecrübe Budizm’e karşı yaşanmış, ancak Türk dünya görüşü, hayata ve onun sorumluluklarına yönelen fikirleriyle, Budizm’in köhne, tufeylî dünya görüşüne karşı mücâdele etmiştir[212]. Alplığı bir hayat tarzı olarak yaşayan insana, Budizm’in teklif edebileceği en büyük başarı nedâmeten ibaret idi. Silâhlarına ve toplum hayatına vedâ edip bir manastırda yokluk murakabesine dalarsa, belki alp kurtuluşa erişebilirdi. Böyle bir ihtimal karşısında Türkler alp’ı, canını koruyan zâhidden üstün tutmuşlardır[213]. İslâmiyet’ten sonra da, Türkler arasında, kendine özgü ‘Alp-Eren’ tipi temâyüz etmiştir.

SONUÇ

İslami döneme ait bir eser olan Kutadgu Bilig’deki devlet anlayışı, kendinden ve İslamdan önceki ‘Türk Devlet Geleneği’ ile tamamen uyum halindedir. Değişen maddî ve manevî şartlara rağmen, devlet geleneğinin kesintiye uğramadığı ve başkalaşmadığı açıktır. Bunun en önemli nedenlerinden biri, Türk toplumunda geleneğin her zaman ağırlığını korumuş olması; bir diğeri ise, siyasî iktidarın böylesi bir sonucu özellikle amaçlamış olmasıdır. Zira, gelenek güçtür.

Değişen şartlara ve bunlara bağlı olarak ortaya çıkan ihtiyaçların giderilmesine yönelik yeni düzenlemeler yapılmakla beraber, hukuk büyük ölçüde geçmişteki uygulamalara dayandırılmıştır. Böyle bir eğilimin ortaya çıkmasında ‘atalar ruhu’na olan inanç oldukça etkin bir rol oynamıştır. Bunu destekleyen siyasî etken ise, hâkimiyetin soy tekeli üzerine kurulmuş olmasıdır. Bunun bir sonucu olarak, devlet ile hükümdar örtüştürülebilmiştir. Bu nedenledir ki, devlet yönetme bilgisi, devlet kurumlarının işleyişlerinin düzenlenmesinden çok, hükümdarın eylemlerinin düzenlenmesine yönelik olmuştur. Şu da var ki, bu düzenleme de geleneğe dayandırılmış ve buna uymayan hükümdar meşrûiyetini kaybetmiş sayılmıştır. Bu durum da, devlet ile hükümdarın tamamen ayrı telâkki edilmesinin örneğidir. Çelişik gibi görülebilen bu iki durum, Türkler’deki devlet düşüncesinin anahtar kavramı olan ‘kut’ ile açıklanır. Kişiye devleti kazandıran ‘kut’un kalıcı olmayan bir özelliğe sahip olması, devlet-halk ilişkisini böylesi bir dengeye oturtan Türk devlet felsefesinin özgün yanını oluşturur. Buna bağlı olarak, devlet kutsal sayılmış, fakat hükümdara kutsiyet asla izâfe edilmemiştir. ‘Kut’u elinde tutabilmenin yolu hükümdarın ahlâkî sorumluluklarını yerine getirmesine bağlıdır. Pragmatik temellere dayanan ahlâk, halk ve hükümdarın karşılıklı çıkarlarını dengede tutabilmeyi esas almıştır. Bunun bir sonucu olarak, halkın durumunu iyileştirmek, hükümdarın başta gelen görevi olduğu gibi, meşrûiyetini devam ettirebilmesinin de gereği olmuştur.

Türk geleneğinde, devlet teorisindeki en önemli unsurlardan biri de ‘Tanrı’ kavramı olmuştur. Siyasî hâkimiyetin Tanrı’dan alındığına inanılmış, buna bağlı olarak da hâkimiyetin gereğini yerine getirmek, hak değil, bir görev olarak telâkki edilmiştir. Açıktır ki, bu anlayışı ayakta tutan da ruhun ölümsüzlüğüne ilişkin inanç olmuştur. Bu inancın halkta yerleşik olması siyasî iktidarın meşrûiyet kaynaklarından biri olmuştur. Bunu desteklemek üzere, yaratılış ve türeyiş efsaneleri de iktidarın meşrûiyetini temellendirmek üzere biçimlendirilmiştir.

Tanrı tarafından hükümdara verilen görevin amacı yeryüzünde adâleti hâkim kılmaktır. Bununla ilişki içerisinde, devlet; ‘dünya devleti’ olarak düşünülmüştür. Bunun en önemli sonucu, siyasî otoriteye itaat edenlerin tümünün bu devletin ‘vatandaşı’ sayılması olmuştur. Böylece ayırımcılık engellenmiş ve bu durum Türk devletlerinin büyüme nedenlerinden biri olmuştur.

Gökhan Yılmaz

* Bu makale, Kutadgubilig Felsefe-Bilim Araştırmaları Dergisi’nin Mart 2006 tarihli 9. sayısında yayımlanmıştır.

KAYNAKÇA
Arat, Reşit Rahmeti, Kutadgu Bilig I: Metin, 3.bsk., Ankara, TDK, 1991.
Arsal, Sadri Maksudi, Türk Tarihi ve Hukuk, İstanbul, İ.Ü. Hukuk Fakültesi Yayınları, 1947.
Arslan, Mahmut, Kutadgu Bilig’deki Toplum ve Devlet Anlayışı¸İstanbul, İ.Ü. Ed. Fak. Yayınları, 1987.
Baştav, Şerif, “Eski Türklerde Harp Taktiği”, Türk Kültürü, Cilt: 2, Sayı: 22, 1964, s.39-48.
Bombaci, Alessio, “Kutadgu Bilig Hakkında Bazı Mülâhazalar”, Fuad Köprülü Armağanı, İstanbul, DTCF, 1953, s.65-75.
Câhiz, Hilâfet Ordusunun Menkıbeleri ve Türklerin Faziletleri, Çev.: Ramazan Şeşen, 2.bsk., Ankara, TKAE, 1988.
Çağatay, Saadet, “Kutadgu Bilig’de Odgurmış’ın Kişiliği”, Türk Dili Araştırmaları Yıllığı Belleten 1967, Ankara, TDK, 1968, s.39-49.
Çağatay, Saadet, “Kutadgu Bilig’de Ögdülmiş”, Türk Kültürü, Sayı: 98, Yıl: IX, Aralık 1970, s.95-111.
Çağatay, Saadet, “İl, Ulus, Yönetenler”, Cumhuriyetin 50. Yılı Anma Kitabı, Ankara, A.Ü. DTCF, 1973, s.281-308.
Duralı, Teoman, Felsefe-Bilim’e Giriş, İstanbul, Çantay Kitabevi, t.y.
Duralı, Teoman, “Felsefe-Bilim’e Ramak Kalmışken: Türklerin Düşünce Tarihi ve Felsefe-Bilim”, Bilim Felsefe Tarih, 1, Mayıs 1991, s.143-173.
Eberhard, Wolfram, “Eski Çin Felsefesinin Esasları”, A.Ü. DTCF Dergisi, Cilt: II, Sayı: 2, 1944, s.265-274.
Esin, Emel, “Türk Sanatında Alp Şahsiyetinin Görünüşü”, Türk Kültürü, Sayı: 82, Yıl: VII, Ağustos 1969, s.770-794.
Esin, Emel, “Tonga-Alp-Er”, Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Araştırma Dergisi, Fasikül: 1, Sayı: 13, Erzurum 1985, s.137-161.
Genç, Reşat, Karahanlı Devlet Teşkilatı, İstanbul, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1981.
Genç, Reşat, Kaşgarlı Mahmud’a Göre XI. Yüzyılda Türk Dünyası,        Ankara, TKAE, 1997.
İnalcık, Halil, “Kutadgu Bilig’de Türk ve İran Siyaset Nazariye ve Gelenekleri”, Reşit Rahmeti Arat İçin, Ankara, TKAE, 1966, s.259-271.
Kafesoğlu, İbrahim, Kutadgu Bilig ve Kültür Tarihimizdeki Yeri, İstanbul, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1980.
Kaşgarlı Mahmud, Divanü Lûgat-it-Türk, Cilt: I-III, Çev.: Besim Atalay, 3.bsk., Ankara, TDK, 1992.
Nizamülmülk, Siyasetnâme, Çev.: Nurettin Bayburtlugil, 2.bsk., İstanbul, Dergâh Yayınları, 1987.
Orkun, Hüseyin Namık, Eski Türk Yazıtları, Ankara, TDK, 1986.
Ögel, Bahaeddin, Türklerde Devlet Anlayışı, Ankara, Başbakanlık Basımevi, 1982.
Turan, Osman, Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi, Cilt: I-II, İstanbul, Nakışlar Yayınevi, 1980.
Türker-Küyel, Mübahat, “Kutadgu Bilig ve Fârâbî”, Uluslararası İbn Türk, Hârezmî, Fârâbî, Beyrûnî ve İbn Sinâ Sempozyumu Bildirileri, Ankara, Atatürk Kültür Merkezi Yayını, 1990, s.219-230.
Üçok, Coşkun, Türk Hukuk Tarihi Dersleri, Ankara, 1960.
Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig, Çev.: Reşit Rahmeti Arat, 4.bsk., Ankara, TTK, 1988.

Dionotlar
[1] b.1933, 1934.
[2] b.5191-5193.
[3] b.5469, 5470.
[4] b.5947.
[5] b.109.
[6] b.1978.
[7] b.1933.
[8] b.1934.
[9] b.1932.
[10] b.1936.
[11] b.1949.
[12] Esin, Emel,  “Tonga-Alp-Er”, Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Araştırma Dergisi, Fasikül: 1, Sayı: 13, Erzurum 1985, s.145.
[13] b.269.
[14] b.277.
[15] b.5861.
[16] b.1962, 2682.
[17] b.5378
[18] b.1966.
[19] b.1951-1956.
[20] b.1957, 1981
[21] b.1961.
[22] Ögel,Bahaeddin, Türklerde Devlet Anlayışı, Ankara, Başbakanlık Basımevi, 1982, s.67.
[23] b.1979, 2056, 2076, 2092-2093 v.d.
[24] b.1960.
[25] Ögel, a.g.e., s.178.
[26] b.454.
[27] b.2030.
[28] İnalcık, Halil, “Kutadgu Bilig’de Türk ve İran Siyaset Nazariye ve Gelenekleri”, Reşit Rahmeti Arat İçin, Ankara, TKAE, 1966, s.268.
[29] b.5865.
[30] b.1931.
[31] b.1934.
[32] b.1939-1942.
[33] b.1968.
[34] b.1943-1944.
[35] Genç, Reşat, Karahanlı Devlet Teşkilatı, İstanbul, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1981, s.79.
* Nizamülmülk de, hükümdardan çekinen zalimlerin ‘ellerini kısa tuttukları’ndan söz eder.
[36] Genç, Reşat, Kaşgarlı Mahmud’a Göre XI. Yüzyılda Türk Dünyası, Ankara, TKAE, 1997, s.94.
[37] b.3867-3869.
[38] b.1966.
[39] Arslan, Mahmut, Kutadgu Bilig’deki Toplum ve Devlet Anlayışı, İstanbul, İ. Ü. Ed. Fak. Yayınları, 1987, s.65.
[40] a.g.e. s.52.
[41] b.5910-5913, 2703-2705.
[42] b.2094.
[43] b.422.
[44] b.2709.
[45] b.2710.
[46] Arslan, a.g.e. s.56.
[47] İnalcık, a.g.e. s.265.
[48] Turan, Osman, Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi I-II, İstanbul, Nakışlar Yayınevi, 1980, s.197.
[49] Nizamülmülk, Siyasetnâme, Çev.: Nurettin Bayburtlugil, İkinci Baskı, İstanbul, Dergâh Yayınları, 1987, s.35.
[50] b.4064-4069.
[51] Çağatay, Saadet, “İl, Ulus, Yönetenler”, Cumhuriyetin 50. Yılı Anma Kitabı, Ankara, A.Ü. DTCF, 1973, s.298.
[52] DLT, III, s.41.
[53] b.2186, 2461, 2463, 2755, 2844.
[54] b.2186-2187, 2190, 2199 v.d.
[55] Eberhard, Wolfram, “Eski Çin Felsefesinin Esasları”, A.Ü. DTCF Dergisi, Cilt: II, Sayı: 2, 1944, s.273.
[56] b.2312, 2327.
[57] Baştav, Şerif,  “Eski Türklerde Harp Taktiği”, Türk Kültürü, Cilt: 2, Sayı: 22, 1964, s.41.
[58] el-Câhiz, Hilâfet Ordusunun Menkıbeleri ve Türklerin Fâziletleri, Çev.: Ramazan Şeşen, İkinci Baskı, Ankara, TKAE, 1988, s.87.
[59] b.2270-2281.
[60] b.5487.
[61] b.5484-5490.
[62] b.2140.
[63] b.2425-2427.
[64] b.2057-2059.
[65] b.2132-2139, 3039, 3045, 3049.
[66] b.3109-3110.
[67] b.5548-5549, 737, 893.
[68] b.1922-1923.
[69] b.2130-2131.
[70] b.5557-5558.
[71] Kafesoğlu, İbrahim, Kutadgu Bilig ve Kültür Tarihimizdeki Yeri, İstanbul, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1980, s.27.
[72] Genç, a.g.e. s.99.
[73] b.4336.
[74] b.4316.
[75] b.4337-4340.
[76] b.4341-4354.
[77] b.4345.
[78] b.4355-4360.
[79] b.4355.
[80] b.4361-4365.
[81] b.4366-4375.
[82] b.4376-4391.
[83] b.4392-4399.
[84] b.4400-4418.
[85] b.4419-4438.
[86] b.4439-4455.
[87] b.4456-4463.
[88] b.4469-4471.
[89] b.4320-4331.
[90] Arsal, Sadri Maksudi, Türk Tarihi ve Hukuk, İstanbul, İ.Ü. Hukuk Fakültesi Yayınları, 1947, s.116.
[91] b.5560-5567.
[92] Arsal, a.g.e. s.117.
[93] Üçok, Coşkun, Türk Hukuk Tarihi Dersleri, Ankara, 1960, s.35.
[94] Bombaci, Alessio, “Kutadgu Bilig Hakkında Bazı Mülâhazalar”,Fuad Köprülü Armağanı, İstanbul, DTCF, 1953, s.74.
[95] b.1953.
[96] b.1952.
[97] b.1951.
[98] b.1682, 1825, 1827, 1828.
[99] b.1850-1866.
[100] b.1865-1870.
[101] b.1841, 1851, 2454, 2788, 2873, 3980, 5213.
[102] b.1683.
[103] b.1680, 1818-1819, 4021-4022.
[104] b.1968.
[105] b.5478.
[106] b.1843, 1845, 1846.
[107] b.1845.
[108] b.3165, 3218, 4639, 4640, 6611.
[109] b.303, 4136, 5252, 5894.
[110] b.218, 2602, 2979.
[111] b.224, 1968.
[112] b.252.
[113] b.221.
[114] Genç, Karahanlı Devlet Teşkilâtı, s.88.
[115] b.183, 223, 287, 405, 1100, 1530, 3660, 5999, 6061, 6401 v.d.
[116] b.1949, 2043.
[117] b.277.
[118] b.5905.
[119] b.1961.
[120] b.819, 821, 822.
[121] b.2030.
[122] Genç, a.g.e. s.58.
[123] b.2031.
[124] b.703-709.
[125] b.710.
[126] b.2589, 4213, 4424, 5578 v.d.
[127] İnalcık, a.g.e. s.270.
[128] b.2553.
[129] Genç, a.g.e. s.89.
[130] b.257, 3660.
[131] b.1028.
[132] b.1964, 2073, 5358.
[133] b.948.
[134] b.2321.
[135] b.6107.
[136] b.2110.
[137] Genç, a.g.e. s.99.
[138] b.5165.
[139] b.5355.
[140] b.5359.
[141] b.5358.
[142] b.5360.
[143] b.2982-2983.
[144] b.5353.
[145] b.5545.
[146] b.5460 5479, 5332-5333.
[147] b.822.
[148] b. 2132-2133.
[149] b.2017.
[150] b.2136-2137.
[151] b.2024-2032.
[152] b.2033-2034.
[153] b.2057-2059.
[154] b.2051-2057, 2365, 2411.
[155] b.5484-5489.
[156] b.5488, 5491, 5492.
[157] b.5487.
[158] b.2144.
[159] b.2052, 2141.
[160] b.2139.
[161] b.2140.
[162] b.5578.
[163] b.5575-5577.
[164] b.5580-5582.
[165] Bombaci, a.g.e. s.67.
[166] Çağatay, Saadet,  “Kutadgu Bilig’de Ögdilmiş”, Türk Kültürü, Sayı: 98, Yıl: IX, Aralık 1970, s.105.
[167] Teoman Duralı, Felsefe-Bilim’e Giriş, İstanbul, Çantay Kitabevi, t.y., s.99.
[168] b.3557, 4831.
[169] b.882.
[170] b.3510.
[171] b.3271.
[172] b.3237, 3245-3250, 3259, 3468.
[173] b.1841, 1851, 2454, 2788
[174] b.3014, 3467, 3980, 5213.
[175] b.3962.
[176] IG6, IG7, IG11, ID6, ID19, ID24 v.d.
[177] b.3962.
[178] b.3467, 3980.
[179] b.899.
[180] b.1987, 2789, 2897.
[181] b.872-879.
[182] b.2862.
[183] b.700-710.
[184] b.1960.
[185] b.1981, 3009.
[186] b.5191-5194.
[187] b.5733, 5794.
[188] b.4192.
[189] b.4468
[190] b.5200, 5204.
[191] b.2071.
[192] b.2038.
[193] b.2110, 2113.
[194] b.5353.
[195] b.3267.
[196] b.3268.
[197] b.5948-5949.
[198] b.893.
[199] b.5309 v.d.
[200] Türker-Küyel, Mübahat,  “Kutadgu Bilig ve Fârâbî”, Uluslar arası İbn Türk, Hârezmî, Fârâbî, Beyrûnî ve İbn Sinâ Sempozyumu Bildirileri, Ankara, 1990, s.230.
[201] b.3341.
[202] b.4792.
[203] b.3249.
[204] b.3249-3251.
[205] b.3269, 3928, 3931, 3935.
[206] b.3243-3251.
[207] b.3216-3224.
[208] Duralı, Teoman, “Felsefe-Bilim’e Ramak Kalmışken: Türklerin Düşünce Tarihi ve Felsefe-Bilim” Bilim Felsefe Tarih, 1, Mayıs 1991, s.158.
[209] Küyel, a.g.e. s.229.
[210] a.g.e. s.230.
[211] Arsal, a.g.e. s.95.
[212] Saadet Çağatay, “Kutadgu Bilig’de Odgurmış’ın Kişiliği”, Türk Dili Araştırmaları Yıllığı Belleten 1967, Ankara, TDK, 1968, s.46.
[213] Esin, Emel,  “Türk Sanatında Alp Şahsiyetinin Görünüşü”, Türk Kültürü, Sayı: 82, Yıl: VII, Ağustos 1969, s.770.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: