“Dili Bir,İnancı Bir, Özü Bir Kardeşlerimiz”


Sovyetler Birliği’nin 1990’lı yılların başında kendisini feshetmesinden sonra, bizim için sanki Kaf dağını erişilmez, görünmez kılan demir perde erimişti. Demir perdenin aralanması, şeffaflaşması sonucu hayal ettiğimiz siluetler görünmeye, karaltılarını izlediğimiz suretler aşikâr hâle gelmeye başladı. Kafkasya’ya, Kırım’a, İdil-Ural bölgesine, Türkistan’a onlarca yıl ayrı kalmanın verdiği hasretle koşarak gidenler oldu. O bölgelerden de aynı duygular içinde Türkiye’ye gelenler oldu. Şahısların birbirlerine gidip gelmeleri, birbirlerinin kucaklamaları toplumların ısınmaları, birbirlerini daha iyi tanımaları ve daha iyi anlamaları bakımından elbette yardımcı oluyordu. Ancak bu ilişkilerin sağlam zemine oturması bakımından kurumsallaşması, resmiyet kazanması en önemli aşama idi.

Resmi ilişkilerin, kurumlar arası ilişkilerin tesisi ise bir anda oluşamazdı. Bu ilişkiler için öncelikli olarak bir alt yapının oluşturulması gerekli idi. İyi niyetli olmak belki ilk adım için ön şarttı, ama sadece iyi niyetli olmak bunun için yeterli değildi. Atatürk döneminden sonra Türkiye Cumhuriyetinin akraba ve dost topluluklarla ilgili politikasında eski canlılığın olmadığı, ilişkilerin “Başkaları ne der?” çerçevesine sokulduğu bir süreç yaşandığı için açıkçası tam bir hazırlıksız yakalanmışlık durumu ortaya çıkmıştı. Atatürk:

“Bugün Sovyetler Birliği dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse bugünden kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan gibi parçalanabilir, ufalanabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir…bizim bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevî köprülerini sağlam tutarak. Dil bir köprüdür…İnanç bir köprüdür…Tarih bir köprüdür… Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimizin içinde bütünleşmeliyiz. Onların bize yaklaşmasını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekli…”

diyerek bu kurumsallaşmanın ve ilişkileri resmiyet esasına bağlamanın gerekliliğini ve ilkelerini ortaya koymuştur. Kurumsallaşma ve ilişkilere resmiyet kazandırmada görülen olumsuzluklardan ziyade, olumluluklar üzerinde durmak ümitvar olmanın gereği olmalı. Çok geç de olsa Atatürk’ün işaret buyurduğu yönde çalışmalar yapılmaya başlamıştır. 199O’dan sonra korkularımızı kısmen aşarak kardeş cumhuriyetlerden ve topluluklardan öğrenciler getirip Türkiye’de okutmak suretiyle önemli bir hamle başlatılmış oldu. Türkiye’ye getirilen öğrenciler sadece eski Sovyetler Birliği sınırları içinde kalan bölgeleri değil, bütün gönül iklimimizle örtüşecek şekilde başka bölgeleri de içine almıştı. Bu bağlamda diğer bir çok şehrimize geldiği gibi, Konya’ya da öğrenciler gelmişti. Başlangıçta kendilerini farklı gören bu öğrenciler bir müddet sonra kendilerinin burada yaşayan insanlardan farklı olmadıklarını görmüşler, farklı gösterilenlerin zahirde olduğunu anlamışlardı. Dönenler Türkiye’nin birer gönüllü elçileri olmuşlardı.

Selçuk Üniversitesinin birçok birimi gibi İlahiyat Fakültesi de bu hizmet kervanında yerini almıştı. Komünist rejimin tabii etkisi olarak dinî öğretimin zayıfladığı bölgelere dini doğru ve çağın gereklerini karşılayacak şekilde öğretmek de aslında Türkiye’deki, Türk insanının bu bölgelerdeki kardeşlerine bir vefa borcu idi ve ayrıca “manevi köprülerden birini” kurmak anlamına geliyordu.

Anadolu’nun Türkleşmesinde ve İslamlaşmasında Türkistan’ın manevi sultanı Hoca Ahmed Yesevi’nin ocağında yetişenler nasıl Türkiye coğrafyasında da bu ocağı tüttürmüşlerse, nasıl Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli ve diğer zevat bizi biz yapan değerleri buraya taşıyıp yeşerterek çınar haline getirmişlerse, coğrafyayı vatan haline getirmemizin manevi mimarları olmuşlarsa, dini doğru ve aklıselime uygun öğrenmemizi sağlayan birer okul olmuşlarsa; şimdi benzeri bir işi Türkiye Cumhuriyetinin okulları üstlenmek durumunda idi. İlahiyat Fakültesine ilk gelen yirmi altı Kazakistanlı öğrenci bu hizmetin yerine getirilmesinde ilk gönüllü gurubu oluşturmuştu. Devlet, Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığı ile İlahiyat Fakültesinde bir ahde vefa örneği veriyordu. Yesevi ocağının küllenen ateşi içinden közleri bulup onları aslına uygun bir biçimde yeniden alevlendirmeyi, ocaktan feyiz almak isteyenlerin elini boş çevirmemek için aydın din âlimleri yetiştirmeyi üstlenmişti.
Din doğru kaynağından öğrenilmediği zaman en çok kendisine zarar veriyordu. Kurulacak köprünün temelleri sağlam olmalıydı, yakılan ateşin ısıtıcı ve ışıtıcı olması gerekiyordu. 5–6 yıl süren bu faaliyet bir süre sonra akamete uğradı. İşin gerekliliği kendisini her geçen gün biraz daha hissettirmesi, kendisini devletin yerine koymaya çalışan dini cemaatlerin sakat yapılanmaları, yeniden işi resmileştirmeyi, kurumsallaştırmayı haklı çıkarmıştır. Birkaç yıllık aradan sonra o günün idarecilerinin de şahsi gayretleri ile yeniden Konya’da İlahiyat Fakültesinde Kazakistanlı, Moğolistanlı öğrenciler görmeye başladık. Yalnız bu sefer bir güzel farkla işe başlanmıştı. Afganistan’dan da öğrenciler getirilmişti.

Afganistan Osmanlı döneminde beri Türkiye’nin gündeminde olmuş, Osmanlı döneminde kurulan ilişkiler Cumhuriyet döneminde de devam etmiştir. Atatürk’ün sömürgeci devletlere karşı özüne güvenme kendi ayakları üzerinde durabilme anlayışına uygun olarak, dostumuz Afganistan ile de yakın temasa geçilmiştir. Türkiye Cumhuriyetini ilk tanıyan devletler arasında ikinci sırada yerini alan Afganistan dost, kardeş, müttefik ülke olarak zihnimize kazınmıştır. Sovyetler Birliğinde olduğu gibi Afganistan’da da “dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz” olduğu gerçeğinden hareketle ilişkiler resmiyet esasına dökülmüştür.

Dört yıldan beri Konya’da Selçuk Üniversitesinin diğer birimlerinde de olmakla birlikte, özellikle İlahiyat Fakültesinde Afganistan’dan gelen öğrenciler eğitim görmektedirler. Diyanet İşleri Başkanlığının İlahiyat Fakültesi ile ortaklaşa yürüttüğü bu proje çerçevesinde Özbek, Türkmen, Hazara, Peştun, Tacik, Paşaî asıllı Afganistan vatandaşları burada dinî eğitim almaktadırlar. Türkiye ile Afganistan arasında ilişkinin yeni bir zeminde tekrar canlanması sayesinde Türk insanı da, Afganistan’ı daha iyi ve daha doğru tanıma fırsatını, doğrudan öğrenme imkanını da yakalamış oldu.

Hasbelkader Türkiye Türkçesini öğrenmelerine katkıda bulunduğumuz bu genç kardeşlerimizle zaman zaman sohbetlerimiz sırasında, kendilerinin de bu iki ülke ilişkilerine nasıl katkıda bulunabilecekleri noktasında arayışlar içinde olduklarını gördük. İlerleyen zamanlarda bu ilişkilerin sözde kalmaması, yazıya dökülmesi; hatta sivil toplum kuruluşu olarak bir birlik, dernek vb çatı altında resmiyete büründürülerek yürütülmesinin kalıcı olacağı ortaya çıkmaya başladı. Günümüzde resmi kuruluşlar kadar sivil toplum kuruluşları da ülkeler arasındaki ilişkilerin gelişmesinde, toplumların birbirilerini tanımalarında etkili olmaktadır. Afganistan gibi tarihin hemen hemen her aşamasında bağlarımızın olduğu, soydaşlarımızın, dindaşlarımızın olduğu, belki de en önemlisi tasada ve kıvançta ortaklıklarımızın olduğu gönüldaşlarımızın olması bu birbirinden haberdar olmayı daha da gerekli, daha da elzem kılmıştır.

Mevlana’nın doğumunun sekiz yüzüncü yıl dönümünde Belh’ten Konya’ya uzanan köprünün yeniden kurulması daha da anlamlı bir hal almaktadır. Bundan yaklaşık sekiz yüzyıl önce Türkistan coğrafyasından Türkiye coğrafyasına gelerek en sıkıntılı, en buhranlı döneminde insanımıza sevgi ve hoşgörü eksenli dini öğretiyi öğreten Mevlana’nın toprağında bugün sevgiden nasibini alamamış talibanların yakın zaman önce hüküm sürdüğü düşünülürse; oradan aldığımız, getirdiğimiz ışığı, orayla paylaşmak gerekliliği daha iyi anlaşılır. Tıpkı Yesevi ocağından aldığımız ateşi nasıl Kazakistanlı, Moğolistanlı öğrenciler vasıtasıyla onlarla paylaşmaya başlamışsak, Bahaüddin Veled ve Mevlana dergahından aldığımız sevgi ve hoşgörü ışığını da Afganistanlı öğrenciler vasıtasıyla oraya yansıtmamız gerekiyordu. Bu Atatürk çizgisinde dost Türkiye’nin Afganistan’a bir ahde vefa örneği olacaktır şüphesiz.

Bir iki yıl sonra eğitimlerini tamamlayarak ülkelerine dönmeye başlayacak olan bu gençlerin Afganistan ile Türkiye arasındaki dostluk ve kardeşliğe katkıda bulunmak için harekete geçmeleri elbette sevindirici olmuştur. Henüz resmi bir hüviyet kazanmamış olan bu hareket kendisini ifade edecek bir dergi çıkarmakla işe koyulmuştur.
Dergi çıkarmakla ilk adımını attıkları bu kutlu yürüyüşte Afganistanlı “dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimizin” Osmanlı Devleti döneminde başlayan ve Atatürk döneminde gelişen Türkiye ile Afganistan arasındaki dostluk ve kardeşliğe yeni bir soluk, taze bir kan getirmesini diliyoruz.

* Bu yazı Afganistan Türk Gençleri Birliği’nin yayın organı olan “Birlik” Dergisinin 2006 yılında Konya’da yayımlanan ilk sayısında yayımlanmıştır.

Rıdvan Öztürk

Reklamlar

2 Yanıt

  1. Gelin tanış olalım
    İşi kolay kılalım
    Sevelim sevilelim
    Bu dünya kimseye kalmaz

  2. Yazınızı beğendiğimi içtenlikle belirtmek isterim. Sitenizi takip listeme alıyorum.

    Teşekkür ederim.

    Selim Alimoğlu

    Skype: captain6013,513-366,2458

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: