Halife-i Kızılayak ABİD NAZAR


DIŞI SENİ
Rusların darmaduman ettiği Kızılayak harabe hâlinde. Eğer işgal ordularına, savaş baronlarına, silah tacirlerine bakarsanız Afganistan durulacak yer değil

İÇİ BENİ
Lakin bu sıkıntılı coğrafyada Asya’nın en çilekeş, en sabırlı, en munis, en müşfik insanları mukim. Bizim kaybetmeye başladığımız hasletler orada yaşıyor hâlâ

Yıl 1978…
Kızıl Ordu Afganistan’da… Ülke yangın yeri, Ruslar sivil hedefleri vurmakta….
Kızılayak kasabası da diken üstünde, bugün yarın saldırırlar, eller kulakta…
Burası Türkistan mücadelesinin kilometre taşlarından biri, eğer Moskova Afganistan’ı işgal etmek istiyorsa, bu kasabayı yıkmak zorunda…
Çok geçmiyor, Rus helikopterleri görünüyor. İyi istihbarat yapmış olmalılar. Direkt?gelip mücahitlerin bulunduğu binayı vuruyorlar, güzelim atlar da telef oluyor bu arada. Uçan kaleler mermiye, fişeğe aldırmıyor; tabanca tüfek, leblebi çekirdek geliyor onlara.
Sonra medreseye yöneliyor ve avluya yarım tonluk bir bomba bırakıyorlar. Bu bomba bütün binaları yıkacak, bütün talebeleri öldürecek güçte ama bakın şu işe ki havuza düşüyor, balçığa saplanıyor.
Rus pilot bir daha dönüyor. Bu defa namluyu Türkistan cihadının efsane ismi, Kızılayak Halifenin kabr-i şerifine çeviriyor.
Yaklaşıyor, yaklaşıyor, yaklaşıyor… Iskalaması kabil olmayan bir mesafede duruyor. Hedefe kilitlenmiş, parmağı düğmenin üzerinde, bastı basacak.
Ve ne oluyor biliyor musunuz? Bir ateş topu geliyor, helikopter berhava!.. Zırhlı alamet yerlerde debeleniyor.
Diğer helikopter, toplayabildiklerini alıp kaçıyor. Zıhlı leş, oyuncak oluyor çocuklara.
O akşam Kızılordu karagâhında ivedi kaydıyla toplantı düzenleniyor, “mücahidler bu roketi nerden buldular acaba?”
Pilotlar “hayır” diyorlar, “Kesinlikle roket değil. Tam türbeyi vurmak üzereydik ki, kapıdan uzun boylu, nohudî cübbeli, ak sarıklı biri çıktı. Avucunun içinde ateş topu… Helikoptere doğru savurdu!”
Şimdi soracaksınız kimdi o mübarek? Anlatacağız aşağıda…

MAVERAÜNNEHRLİ
Hicri 1294… Türkistan… Kerki şehri… Kızılayak!
O gece Abid Nazar doğmuş, ortalıkta mis gibi bir koku, bebeği gören Maşallah diyor.
Sıradan bir çocuk değil, gözü kitaplarda, belli ki âlim olacak.
Babası onu küçük yaşında Buhâra’ya, Ebü’l-Fazl-ı Sîret hazretlerine yolluyor, medresede gayreti zekâsı ve ihlası ile dikkat çekiyor. Hatta bir ara Emir onu Kâdı yapmak istiyor. Teklif ısrara dönüşünce topluyor çıkısını, kayboluyor. Gönlü dervişlikte, makam mansıp istemiyor.
Gidip amcası Halîfe Hüdaynazar’ın kapısını çalıyor, tarikatı aliyyeyi Nakşibendiye adabını öğreniyor. Büyük veli yeğenini itina ile yetiştiriyor ve gelen taliplere “Artık Âbid’e gidin” diyor, “Bende ne varsa, bendi kaldırılmış ırmak gibi aktı ona!”
Ömrünün son yılında Hüdaynazar hazretlerini bir Harameyn sevdasıdır sarıyor. Yol uzun ve meşakkatli. Çöllerin sıcağı, dağların ayazı derken mübarek hasta oluyor… Âbid Nazar hocasının üstüne titriyor. Dua… Dua… Dua… “Âbid’im dolacak, taşacaksın inşâallah!”
Mübarek, Medîne’ye vardıklarında gözlerini yumuyor, Cennetü’l-bâkî’de sahabe-i kiram efendilerimize komşu oluyor.
Âbid Nazar, cennetmekan amcasını henüz defnedip dönüyor ki, kafiledekiler gelip vazife istiyor. Zikr, fikr, şükr, belki rabıta…
Hocasının makamına oturmak ha!.. Yoo hayır! Bunu yapamaz asla…

İŞARET ALINCA…
Israrlar artınca “müsaade edin” diyor, o gece Mescid-i Nebi’de murâkabeye dalıyor. Nasıl bir işaret alıyor bilinmez, ertesi sabah talipleri kabul ediyor.
Müridleri katlana katlana artıyor ve gün geliyor “Halife-i Kızılayak” adıyla ünleniyor.
Halife Hazretleri Orta Asya’yı bekleyen tehlikenin farkında, o ve talebeleri Bolşe-viklere karşı koyuyor. Buharâ Emirliği, Rusların eline geçtikten sonra da cihâdı bırakmıyor. Gelgelelim ne barut kalıyor ne silah. Ne üst baş, ne de gıdâ.
Yiğitlerini azgın düşmana yem etmiyor, çekiliyor Afganistan’a.
Önceleri Andköy kazâsının Altıbölek köyüne yerleşiyor, bilahare Cüzcân – Şıbırgan civarında bir köy kuruyor. Adını Türkistan’daki gibi “Kızılayak” koyuyor.
Müridleri ile el ele veriyor, câmi, medrese ve hânegâh yapıyor. (1923)
Elinde harita, pusula yok ama kıbleyi titizlikle araştırıyor. Hoş iftitah tekbirini alırken Kâbe-i muazzamayı gören biri için bunlar zor değil…
Molla Gurban Halipa da aynı ciheti gösteriyor. Mollagök Damılla da…
Gönül ibresi şaşar mı? Sonradan ölçüp biçiyorlar. Sıfır hata!

İLİM AMEL İHLAS
Halîfe-i Kızılayak ikindiden sonra akşama kadar Sûfî Allahyar Hazretlerinin kaleme aldığı Meslekü’l-Müttakıyn’den ders okutuyor. Kitap altı ayda filan bitiyor, dönüyorlar başa… Böylece herkesin bilmesi gereken fıkıh ve itikad bilgileri tekrarlanıyor.
Dergâh sohbetlerinde ise İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin Mektûbât’ı okunuyor.
Kızılayak köyünün kurulduğu yer kuş uçmaz, kervan geçmez bir sahra… Ama kavmiyetçiler boş durmuyor. Bâzı Peştun kabîleleri onları sürmeye niyetli, gerginlik yükseliyor.
O gün yerli liderler Kızılayak’a doğru yola çıkıyor. Dikkat çekecek, tehdit edecek, korkutacaklar akılları sıra… Kızılayak Halife beş on silahlıyı yolun kenarına diziyor.
Kabile reisleri yaklaştıkça ürperiyor, toparlanıyor, dergâh kapısından edeple süzülüyorlar. Tatlı bir sohbet, ikramlar… Müsafaha ediyor, dostça ayrılıyorlar.
Dönünce adamları soruyor, “Ne bu değişiklik? Hayrola?”
Bir görseydiniz… Ordular vardı yolun iki yanında!..

BİRLİKTE RAHMET
Halife hazretleri hem çok tedbirli hem gözü kara. Ruslar ondan çok çekiniyor. Dile kolay 70 bin süvari bir işaretine bakıyor. Zulmün arttığı dönemlerde Türkistan’a dönüyor, kök söktürüyor Moskof’a…
Bir ara ünlü Korbaşı İbrahim Lakay Kızılayak’a uğruyor. Yanında 7 bin civan.
İbrahim Lakay “Biz hayli kalabalığız” deyip müsaade istese de, Kızılayak Halife izin vermiyor. Onları üç gün boyunca doyum tokum ağırlıyor dergâhta. Halbuki ambarın hacmi belli, kazanın kutru belli. Aritmetiğe vursan mümkün mü? Yetiyor da artıyor…
Daha da akıl almaz olanı Halife, her mücahide birer takke hediye ediyor. Şimdi olsa kolay, gidersin hac malzemeleri satan bir dükkâna, dersin “sar ordan…”
Ama o devirde takkeleri Türkmen hanımları elceğizleri ile kesiyor, biçiyor, sabırla oyalıyorlar.

AYRILIKTA AZAP
Kızılayak Halife hem âlim hem velî… İyi de bir siyasetçi aynı zamanda…
İbrahim Lakay görünüşte cazip bir teklifte bulunuyor;

“Afganistan’ın gücü kalmadı. Şah dağları aşıp buraya ulaşamaz. Gel bir devlet kuralım, Bolşeviklerin önünden kaçanları da toplarız, yıkılmayız bir daha…”

Mübarek

“Zor zamanımda bana kucak açan birine ihanet edemem” diyor, “Kaldı ki bugüne kadar hep birlikten, beraberlikten yana oldum, parçalanmak kette (büyük) hata…”

İktidarmış, saltanatmış kimin umurunda… Bir Müslüman’ın burnu kanamasın da…
Kızılayak kasabası zamanla bir ilim, kültür, ticaret merkezi oluyor. Hanlar hamamlar açılıyor, çaylar çorbalar kaynıyor. Türkmen halıları burada çıkıyor tezgâha…
Dervişler, tacirler, seyyahlar… Bu hareketlilik devletlilerin dikkatini çekiyor. “Neler oluyor orada?”
Müfettişler değişik kisvelere bürünüp geliyor. Alayı da Halîfe-i Kızılayak’ın ilmine, irfanına vuruluyor, bir kısmı bağlanıp talebesi oluyor.

O SİZDİNİZ
Bilirsiniz Ruslar savaşmaktan ziyade maşa kullanırlar. Habîbullah Han zamânında yerli kızıllar Pettekeser mevkîi üzerinden Belh’e saldırıyor.
Halîfe-i Kızılayak, kardeşi Âlim Han’ı üstlerine gönderiyor, Mevlânâ hazretlerini yetiştiren topraklar işgâlden kurtarılıyor. Sükûneti sağlayınca şehri Kâbil hükümetine teslîm ediyor, yaraya pansuman oluyorlar.
Hem Emânullah Han hem de Nâdir ve Zâhir Şâhlar dergâhın faydasını müşahede ediyor, nurlu müessesenin ayakta kalması için destek oluyorlar.
Bir ara Halîfe-i Kızılayak’ın gözleri zayıflıyor, tedâvî için Kâbîl’e gidiyor. Sevenleri onu hasretle karşılıyor, elini öpebilmek için çırpınıyorlar.
Zâhir Şâh mübareği görür görmez eteklerine sarılıyor; “Efendim o sizdiniz” diyor, “Şehzadelik yıllarımda Dere-i Acer mevkiinde avlanıyordum. Atımla birlikte yuvarlandım. Biri göğsümden kavradı, alıp bıraktı kenâra. O gün beni kurtaran sizdiniz. Adım gibi eminim buna!”
– Allah büyüktür evladım, seni bağışlamış yurduna…

YAŞADIĞI GİBİ
Ramazan-ı şerîflerde Kızılayak başka canlanıyor. Ülkenin her tarafından hafızlar geliyor. Arifler fazıllar, edipler, şairler buluşuyor. Son dört teravih sahura kadar uzuyor, her iki rekatı ayrı bir hafız kıldırıyor, arada bir çay içip soluklanıyorlar. İlahiler söyleniyor.
Yine Mevlid kandillerinde müminler Kızalayak’a akıyor. Sakal-ı şerîf sandığı hürmetle indiriliyor, örtüler salavatlarla açılıyor . Sonra Şâh-ı Nakşibend hazretlerinin hırkası çıkarılıyor. Öpenler, koklayanlar… Gülenler, ağlayanlar…
Kızılayak Halife vefâtına yakın, Allah ism-i şerîfini dilinden düşürmüyor. Görülmedik bir muhabbet ve iştiyak… Sırları faş oluyor, kendini setredemiyor.
Dili kımıldayamayacak hâle geldiğinde göğüs kafesi devreye giriyor. Allah lafz-ı şerîfi net bir şekilde duyuluyor.
Rahmet-i rahmana kavuştuğu gün (sıcak bir yaz günü) hava kararıyor. İnceden bir yağmur… Rahmet… Toprak misler gibi kokuyor….

HALİFE BABA…
Kızılayak dergâhının şeyhleri hem talebe yetiştiriyor, hem de yöre halkının derdini dinliyor, çare arıyorlar. Rahmetli Siraceddin Mahdum ve oğlu Nureddin Mahdum hazretleri dert babası. Aksakallar anlata anlata bitiremiyor hâlâ. Bugün dergâhı Abdülkerim Mahdum, (halkın tabiriyle Halife baba) deruhte ediyor.
Halife Baba 1968 yılında halkın ısrarı üzerine milletvekili oluyor. Henüz 26 yaşında meclise girmesine rağmen önemli işlere imza atıyor. Kızılayak; bakanların, mebusların uğrak yeri oluyor. Bu sayede okullarda Türkçe eğitim, Devlet Radyosunda Türkmence ve Özbekçe yayın gibi haklar elde ediliyor.
Halife Baba Afganistan’ın Ruslar tarafından işgal edildiğini Türkiye’de öğreniyor. Derhal yurduna dönüyor. Kızıllar tarafından sıkıştırılacağı belli, beklediği gibi de oluyor, 14 ay Şıbırgan Hapishanesinde mahpus kalıyor. Defalarca gözleri bağlanıp duvar dibine götürülüyor. İnfaz mangası tetiklere basıyor. Sağındaki düşüyor, solundaki düşüyor ama öldürmeyen Allah (celle celalüh) öldürmüyor.
Hücre hapsi, hususi işkenceler derken Karmal affından yararlanıp çıkıyor. Derhal Türkmenleri silahlandırıp direnişi yayıyor. Bilhassa kardeşi A. Mennan Mahdum Ruslara büyük zayiat verdiriyor, Ahmet Şah Mesud’un Panşir vadisinde yaptığını yapıyor.
Halife Baba hâzâ derya… Yatsıyı müteakip muhabbete başlıyor. Türkistan ulemasından, hassaten Nakşibendi meşayıhından menkıbeler anlatıyor. Üslûbu kâh Türkmenceye kaçıyor kâh Anadolu Türkçesine dönüyor. Ortalama bir yol tutturuyor, meclistekilerin hepsine hitap etmeye bakıyor. Mevzuyu şaşırtıcı hadiselerle, mizahi hikayeciklerle süslüyor. Gülmesini güldürmesini bilen bir insan. Tebessüm ona yakışıyor…

Beni azarla, onu bağışla
Bir gün Halîfe-i Kızılayak kabristandan geçiyor. Bir süre yeni örtülmüş mezara bakıyor. Sonra merhum gencin babasını buluyor, soruyor: “Beni, ölen oğlunun yerine evlat edinir misin?”
– Ne demek efendim, büyük şeref!
– Kabul ettiğine göre azarlayıp dövebilirsin de.
– Haşa ne haddime!
– Beni hırpala ve hıncını al! Yeter ki dün ölen oğlunu bağışla. Onun azaptan kurtulması buna bağlıdır zira…

İrfan Özfatura – Türkiye Gazetesi


Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: