Kendi Etti Halkı Buldu Davut Han


HAN MEZARLARI
Afganistan hanları devasa türbelerde yatarlar. Kabil’de vefat edip de kabri bilinmeyen tek Han, Davut Handır. Darbeciler onu ve ailesini katleder bir çukura atarlar. Cesetler ancak geçtiğimiz hafta çıkar ortaya.

Afganistan’a bir zamanlar Moğollar, bir zamanlar da İranlılar musallat olurlar ancak ne Cengiz Han ne de Nadir Şah istediğini alamaz.
19. yüzyılda iki emperyalistin arasında kalır. İngiltere ve Rusya…
Çar sıcak denizlere ulaşma arzusu ile aşağılara iner, Britanyalılar Hindistan’ı kaybetmemek için yukarılara çıkar. Şimdi onlara bir tampon lazımdır, Afganistan ikisine de uyar. “Yes sir…” “Da da…” Arada kalanın canı çıka…
Gelgelim Çarın attığı imza (1907) Bolşevikleri bağlamaz. Kızıllar müdahale için bahaneyi bulurlar: “Faşizme karşı omuz omuza!”
Afganistan 1919 yılında bağımsızlığını ilan eder. Tabii bu bağımsızlık sayılırsa!
Emanullah Han devlet kurucu, ulu önder gibi “lanse edilse de” perde arkasında İngilizler ferman okuturlar. Bizimki Londra’nın gözüne girebilmek için hayli çaba harcar. Halkına batılı hayat tarzı, dayatır. Fötr şapka, caz, dans, balolar…
Haliyle tepki toplar, hiç yoktan iş alır başına.

EVDEKİ HESAP
O yıllarda Bolşeviklere karşı savaşan Özbek, Türkmen ve Tacik grupları sıkışınca sınırı aşar, Afganistan’a sığınırlar.
Emanullah Han gibi bir köktenlaikçi, davetsiz misafirlerden hoşlanmaz, Sovyet Hava Kuvvetlerinden mücahitleri bombalamasını arzular.
Kızıl Ordu Afganistan’da can yakadursun, İbrahim Lakay komutasındaki Basmacılar da Rusya’ya sızar, hiç ummadıkları yerlerde eylem koyarlar. Moskova felaket panikler, katliamı yarıda bırakır, başının çaresine bakar.
Emanullah Han inkılaplarda ısrarcıdır. Halkın sabrını zorlar. Nitekim olan olur, Tacik asıllı Habibullah Kalakani (ki ona Sakanın Oğlu derler – Baça ye Sakka) liderliğinde ayaklanırlar. SSCB derhal Afganistan’a girer, isyanı kanla bastırır. Lakin Emanullah Han altın tabak içinde sunulan iktidara bakmaz. “Ben canımı yolda bulmadım arkadaş” der, Hindistan’a kaçar.
1929’da tahta çıkan Muhammed Nadir Şah olgun mutedil ileri görüşlü bir insandır. İlk işi inkılapları yürürlükten kaldırmak olur ve millet nefes alır. Sovyetlerin oyunlarını da okur ve Kremline ihtiyatla yaklaşır. Ama bütün bunların bir bedeli vardır. Nitekim onu bir okul ziyaretinde, talebelere bıçaklatırlar.

SOLLA KOL KOLA
Yerine geçen Zahir Şah kokmaz bulaşmaz. Ata biner, ava çıkar, hayatını yaşar. Nasıl olsa Başbakan olarak tayin ettiği amcaoğlu Davut, işleri kovalar. Evet, çok faydalı bir lider değildir ama zararı da dokunmaz.
Halbuki Davut… Şuursuzca SSCB’ye yaklaşır, sosyalist ağızla konuşmaktan zevk duyar.
Bilmem ki onun gibi hansoylu biri niye solculuk yapar? Koca prenssin be adam, işçi sınıfının mücadelesi sana düşmedi ya.
Hani Afganistan’da da işçi patron çekişmesi olsa… Zaten sanayi diye bir şey yoktur, çiftçi, köylü, esnaf kendi halinde tıkırdar.
68 sendromu işte… O yıllarda solaklık pek modadır, entel mentel dedirtir insana. Paşamız hastalığı Fransa yıllarında kapar ihtimal.
Afgan Hanları Peştun asıllıdırlar. Hal böyle olunca Pakistan’daki Peştunlarla fazlaca alakadar olurlar, ki bu samimiyet İslamabad’ın canını sıkar. Pakistan hem kalabalıktır, hem de ABD’nin yanındadır. Yanisi şu ki Afganistan’ı havada karada harcar.
Davut Han da aklınca denge yapar, Rusya’nın şefkatli kollarına (!) koşar.
O yıllarda Ruslar Afganistan’da çok iş yapar, yollara, geçitlere, para akıtırlar. Maksatları bilahare ortaya çıkar.

SİYASET KIŞLADA
1953 – 54 yıllarında ciddi bir kuraklık yaşanır. Kuyular kurur, ambarlarda tane kalmaz. SSCB lideri Nikita Kruşçev hem buğday yollar, hem para… Başbakan Davut minnettarlığını ifade edecek kelime bulamaz.
İlerleyen yıllarda Rus – Afgan ticaret hacmi artar. Rus askerleri teknisyen kılığında Afgan kışlalarına sızar, Afgan subayları ve Üniversiteli gençler Rusya’da eğitime yollanırlar.
Zahir Şah bakar ipin ucu kaçacak, Davut Hanı görevden alır ve Moskova’ya mesafe koyar. Yeni bir anayasa hazırlatır ve demokrasi vaad eder halkına.
64 Anayasası Millet Meclisi (Loya Jirgah) tarafından kabul edilir. Hem de rey çokluğuyla…
Demokrasi her ne kadar fazilet ve erdem gibi sunulsa da teori pratiğe oturmaz. Hasımlar partileşir, husumetler su yüzüne çıkar.
Kurulan ilk parti (Halk Fırkası) kıpkızıl Komünisttir mesela. Militanlar hazırlıklıdırlar, çabucak örgütlenip propagandaya başlarlar.
Kremlin, Partinin başına gazeteci Taraki’nin geçmesini arzular. Taraki matbuat alemine de el atar, çıkardığı “Halk” ceridesi ile tozu dumana katar.
Hafızullah Amin’inin taraftarları ise Parçam (sancak) dergisi altında buluşurlar. Şimdi diyeceksiniz ki “ne farkları var?”
Efendim Taraki Leninvari bir örgütlenmeden yanadır, proletarya filan… Amin ise cemiyeti topluca kucaklamaya bakar. Köylü, esnaf, memur, kim olursa. Nitekim Halkçılar amele takımına yamanır, Parçam ise okur yazarları takar ardına.
Kızıllar “demokratik haklarını” sonuna kadar kullanırlar. Nümayişler, sokak çatışmaları, protestolar…
Şah “Bu işleri başıma Davut açtı” deyip son kozunu oynar. Anayasaya “ailemiz mensupları siyaset yapamaz” diye bir madde koyar.
Haydi yavrum kumda oyna… On yıllık Başbakan ıskartaya…

BESLE KARGAYI
Davut Han pes etmez, gider subayların nabzını yoklar. Ki zaten eski bir generaldir, çoğunu kurs için Sovyetlere yollamıştır zamanında. Zahir Şahın İtalya’da olmasını fırsat bilir, yönetime el koyar. Emmoğluna verip veriştirir, ne sefihliğini ne paragözlüğünü koyar, hakaretin bini bir para.
Monarşi ilga edilmiş, Cumhuriyet kurulmuştur hesapta… Eh kendini de Cumhurbaşkanı yapar bu arada. Yüreği halka hizmet aşkıyla (!) atmaktadır zira…
İlk günlerde solculara devlet nimetlerini bağışlar. Hatta ıslahati arazı (toprak reformu) gibi çetrefilli bir işe kalkar, beceremez o başka…
Lakin zeminin kaydığını hisseder. Artık Zahir Şah gibi bir hami de yoktur ardında.
Derhal bir parti kurdurur, diğerlerini külliyen yasaklar. Ardından Pakistan ve İran’a koşar, bir zamanlar kırıp döktüğü liderlerin elini sıkar.
Doğrusu dostça karşılanır, İran Şahı Rıza yardım vaadinde bulunur, hatta Meşhed Kabil demiryolu için (2 milyar dolara mal olacaktır) düğmeye basar.
Davut Han o günden sonra üniversite öğrencilerini Rusya’ya değil, ABD, Avrupa, Mısır’a yollar. Çin’le münasebetleri artırır ve Hindistan ve Yugoslavya’nın mensubu olduğu tarafsızlar blokuna demir atar.

U DÖNÜŞÜ
SSCB’nin gönlünü almak için Moskova’yı ziyaret ederse de Brejnev yüz vermez adeta hesap sorar. Bizimkinin de sigortaları atar, ağız dalaşına girer köprüleri atarlar.
Kızıllar açıkça saldırmaktadırlar artık. Halkilerle Parçamiler de birleşir, ortak cephe oluştururlar. Davut panikledikçe daha fazla hata yapar, dostlarını da kaybetmeye başlar. Sadece solcuları bunaltmakla kalmaz, Prof. Burhaneddin Rabbani, Prof. Sıbğatullah Müceddidi gibi ilahiyatçıları da takibe alır, sohbetlerini basar. Prof. Abdurabbirresul Seyyaf’ı zindana tıkar.
Ve zamanı gelince düğmeye basılır. Komünistler kendi içlerinden birini (Sendikacı Mir Ekber’i) öldürür ve büyük bir gösteri ile toprağa bırakırlar. Bu ihtilal provasıdır bir bakıma…
Davut Han da altta kalmaz, Taraki, Amin, Karmal gibi sol isimleri içeri tıkar. Ancak bir ayrıntıyı gözden kaçırır, “ihtilali siviller değil, askerler yapar!” Nitekim başını iki binbaşının (Tankçı Bnb. Eslem Vatancar ile Hava Bnb. Abdülkadir) çektiği subaylar silahları kuşanır, saatleri ayarlar.
Ilık bir nisan günüdür. İhtilale karşı olanlar (ki çoğunluktadırlar) hafta sonu tatilini değerlendirmiş, kırlara yayılmıştırlar.

REHAVETİN BEDELİ
Darbeci subaylar sadece 9 tankla Cumhurbaşkanlığı köşkünü sarar. Köşkteki muhafızlar teslim olmaz, ölümüne vuruşurlar. Tankların beşi isabet alır, devreden çıkar. Çatışmalar sürerken Başkent Kabil’de hayat eskisi gibi akar, kimse meraklanmaz, tatbikat sanırlar ihtimal.
Savunma Bakanı Resuli garnizon garnizon dolanır ama sükut-i hayale uğrar. Komutanlar mangal partisine gitmiştir, askerler eğlence tertiplemiş çalıp oynamaktadırlar. “Derhal Cumhurbaşkanlığı sarayına koşun” diye emreder ama kimin umurunda?
Köşkü korumak için Şindand Üssünden havalanan Migler yerdekilerle irtibat kuramaz, tankların dost mu, düşman mı olduklarını kestiremez, çatışmaya girmeden dönerler alanlarına.
Ancak Binbaşı Abdülkadir’in emriyle Bagram’dan kalkan muhalif uçaklar Cumhurbaşkanlığı sarayını tarumar eder, yardıma koşan piyadeleri dağıtırlar. Sonradan anlaşılır ki pilotlar Rus asıllıdırlar.
Bu arada Radyo binasını basar, üç generali evinden alıp kafalarına sıkar, komuta kademesinde gedik açarlar.
Davut Han sabaha kadar çarpışır, yanında ailesi ve birkaç sadık adamı kalır. Komünistler “anlaşma bahanesi” ile köşke girer, lâkin hiçbirine acımazlar. Beşikteki bebeği bile öldürür, hanedanı ortadan kaldırırlar (27 Nisan 1978).

KURUNTU BASINCA
İhtilal beklediklerinden de kolay olmuştur. Bu demektir ki aynı kolaylıkla da elden çıkar. Devrimci Hükümetin Başkanı Taraki’yi “karşı devrim” endişesi sarar. Korkusu nispetinde zalimleşir, Poli Çarhi (bilinen en berbat mapushane) rejim aleyhtarları ile dolar. Kapıdan girdin yerler kan. Sağda solda kollar, bacaklar, kancalara asılmış organlar… Buraya düşen nadiren sağ çıkar.
Devrimciler devlet yönetmeye hazır değildir, sadece laf üretir, slogan atarlar. Gün geçtikçe edepsizleşir, manevi değerleri alaya alırlar.
Derken yerli yetikli insanlara musallat olur yağma ve tecavüze başlarlar. Hadi mal, para, arazi neyse de “oğlunu partiye yollayacaksın, kızını filanca yoldaşa…” buyurmasalar.
Uzatmayalım Afganistan o günden sonra huzura hasret kalır, ne göz yaşı diner, ne silahlar susar.
Ölenler, yaralananlar, tası tarağı toplayanlar….
Yetim çocuklar, çilekeş analar… Açlık sefalet, kargaşa… Kan, kin, intikam…
Savaş ağaları, eroin tüccarları, mayın tarlaları, profesyonel hırsızlar, hortlayan ırkçılık, yabancı ordular… Peki bundan sonra?
Zor soru valla… Bin bilinmiyenli denklem…
Muamma!
Hasılı bir avuç subay ülkenin en değerli yıllarına ipotek koyar, milyonlarca masumun canı yanar.
İhtilal böyle bir cürümdür işte… Darbeciler dünyanın her yerinde derdest edilir ve şiddetle cezalandırılırlar.

Davut Han bu sarayda yaşamaktadır. Ancak yetişmeleri için hiç bir masraftan kaçmadığı solcu subaylar evini başına yıkar, ailesi ile birlikte katledip çukura atarlar.

İrfan Özfatura / Türkiye Gazetesi/03 Ocak 2010

Reklamlar

2 Yanıt

  1. Selam Güney Türkistan Okurlarına !

    İrfan Özfatura’nın yakın Afgan tarihini anlattığu bu yazısı sanırım Esedullah OĞUZ’un HEDEF ÜLKE AFGANİSTAN kitabına dayanıyor. Kitapta bu olaylar çok ayrıntılı şekilde anlatılıyor. Ancak bu yazıda bazı yanlışlıklar da var. mesela Davut Han yukarıda resmi görülen Darulaman Köşkünde yaşamadı hiç. Orası Davut Han zamanında Kabil Garnizon komutanlığının binasıydı. Davut Han bugünkü Karzai’nin oturduğu Gülhane Köşkü’nde yaşadı ve orada öldürüldü. Bunu, Afganistan konusunda doktora yapmış biri olarak söylüyorum.
    saygılarımla
    Nimetullah Ahunzade
    Eskişehir

  2. Çok güzel bir site…Aradığımı bulabiliyorum. Çok Teşekkürler.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: