Cemaleddin Afgani’yi hatırlamak…


Cemaleddin Afgani, İslam dünyası için iki şeyi hedefliyordu: “Batı egemenliğinden, emperyalizmden kurtulmak ve daha önemlisi bu egemenliğe sebebiyet veren içsel bozuklukları ıslah etmek.”

Kur’an merkezli ve ıslahatçı bir direniş hattı ve tevhidi uyanış sürecinin öncülerinden Cemaleddin Afgani 1897 Mayıs ayında gözlerini dünyaya kapamıştı. Ancak ardında güçlü bir çizgi ve takipçileri tarafından sürdürülecek sahih bir miras bırakarak…

Hamit İnayet’in deyimiyle mücadelesinin ve yorulmak bilmez hayatının temel ilkelerini şöyle özetlemek mümkündü: Kur’an ve sünnete dönüş; İslam öğretilerinin Kur’ani bir akılla yorumlanması; Müslümanların toplumsal ve fikri özgürlükleri için sömürü ve istibdada karşı savaşım; kaza ve kadere boyun eğmeyi ve köşeye çekilmeyi, uyuşukluğu yaratan ruh haliyle mücadele; İslam dininin Müslümanlara kılavuz olmaya, onların güçlenmesini ve ilerlemesini sağlamaya özsel olarak yeterli olduğu inancı.

Ne devlet istibdadına ne de Batı sömürüsüne sessiz kalan Afgani, İslam dünyasının cehaletiyle de mücadele etmiş; hurafelere karşı ıslahatçı kimliğiyle temayüz etmişti. Mezhep taassubu ve Müslümanlar arasındaki tefrikalara karşı Kur’an ve sünneti bayraklaştıran ve bunun mücadelesi içindeyken yaşamını yitiren Afgani’yi bir kez daha rahmetle anıyoruz. Bu vesileyle Haksöz dergisinin 27-28. sayılarında yayınlanan Mehmet Serdar’ın yazısını sizlerle paylaşıyoruz.

Mehmet Serdar’ın Haksöz Dergisi’nin 27 ve 28. sayılarında kaleme aldığı Cemaleddin Afgani ve Mücadelesini inceleyen makalesi:

Cemaleddin Afgani / Mehmet Serdar

I. Giriş

Mensubu olduğumuz İslam milletinin tarihini çok genel hatlarıyla çizmek icab ederse dört devre üzerinde durabiliriz. İlk devre Rasulullah (s)’a risalet görevinin verilmesiyle başlar. Vahyin ışığı ve Rasulullah’ın örnek İdaresi, mücadelesi ve yaşam tarzıyla Kur’an toplumunun oluştuğu, hakikatin topluca şahitliğinin yapıldığı, tüm insanlığa tevhid şuurunun aşılanmaya başlandığı ve hakkıyla asr-ı saadet adını alan bu devir, Hz. Ali’nin şehadetiyle son bulur. Bundan sonra yetişecek müslüman nesiller hep o devrin ruhunu yakalamak, özüne dönebilmek için mücadele edecektir.

İkinci devre Emevi hanedanının idareyi ele almasıyla başlayan ve batılı müsteşrikler ile bu devrin geleneğini sürdürenler tarafından “İslam’ın altın çağı / klasik devir” diye adlandırılan dönemdir. Bu devrin başından itibaren sorumlu olanların sorumluluklarını gerektiği gibi yerine getirememesi, idarenin ehil olmayanların eline geçmesi, kabile ve kavim asabiyetinin hortlaması, tüm bunlara bağlı olarak -yada bunlara sebep olarak- Kur’an’ın arka plana itilmesi İslami yaşamı, olağan seyrinden çıkarıp farklı bir mecraya sürüklemiş, bu farklı mecrada (öyle yada böyle) gelişen, genişleyen, üreten, fakat özünde kemikleşmiş çarpıklıkları da barındıran bir kültür ve medeniyet oluşturmuştur.

Hz. Ali’nin şehadetinden -yani meşru idarenin gayri meşru hale gelmesinden- sonra ikinci bir dönüm noktası sayabileceğimiz; Haçlı Seferleri’nin hemen ardından gelen Moğol istilaları, içinde barındırdığı ve güçten düşmüş bu dev yapıyı tamamen parçalamış, bu dönemin ardından yetişen nesiller bu parçalan toparlamaya ve Kur’an’a, Kur’ani hayat tarzına ilk örnek neslin yaşayış ve İslam’ı kavrayış biçimine dönmeye çalışmışlarsa da (ki bu çabalar Emevi zulmünün başından beri varolmuş ve çeşitli şekillerde süre gelmiştir) Moğollar ve diğer Orta Asyalılarla gelen bir takım unsurlar, içerdeki çarpıklıklarla da birleşerek, siyasi otoritenin de yardımıyla bu hareketleri engellemiş ve eklektik/bulanık bir İslami anlayış olarak samimi ve fakat cahil halk kitlelerinin gönlüne yerleşmiştir. İslam’ın üzerini örten bu yeni görüntü Orta Asya’dan gelen taze güç ile bir müddet daha yaşamıştır. Fakat zaten özünden çok uzaklara düşmüş olan bu yapı birincisinden daha derin yozlaşmalara sebebiyet vermiştir.

Batı’daki materyalist uyanışın ardından gelen sömürgecilik hareketleri yönünü, kendisine yüz yıllarca üstün gelmiş olan İslam dünyasına çevirme cesaretini gösterip bu yozlaşmış, güçten düşmüş ve bilinçsizleşmiş yapıyla karşılaşınca onu da her bakımdan ve en acımasız, en iki yüzlü bir biçimde sömürgeleştirmekte tereddüt etmemiştir, işte bu ümmetin tarihinin son devresi budur. Kendisine verilen emanete hakkıyla sadık kalmadığı için, 18., 19. ve 20. yüzyıllarda müstekbir ve emperyalistlerin elinde oyuncak olmuş bu ümmetin buhranlarını görüp, acılarına çare bulmaya çalışan ilk öncülerden biri hiç şüphesiz hayatını ve mücadelesini inceleyeceğimiz Cemaleddin Afgani’dir.

II. Hayatı

Cemaleddin Afgani kendi rivayetine göre 1838 yılında Afganistan’ın başkenti Kabil havalisinde Küner civarında bulunan Esedabad’da Hanefi mezhebine salik bir aile içinde doğmuştur. Fakat diğer kaynaklar Esedabad’ı Hemedan civarında gösteriyor.(1) Ailesi muhaddis Ali et-Tirmizi vasıtası ile Hz. Hüseyin’e varıyordu. Bu menşe ona “seyyid” unvanını taşıma imkanını vermekteydi.(2) Arapça, Farsça, fıkıh, fıkıh usulü, tarih, mantık, felsefe, matematik, astronomi, teorik ve pratik tıp öğrenmiştir.(3) 18 yaşında Hindistan’a gitti. ve bir sene kaldı. 1858’de Hacca gitti. Afgani’nin tecdid ve ıslah hakkındaki fikirleri bu yolculukları esnasında kemale ermiş olmalıdır. Zira Hindistan müslümanları Şah Veliyullah’ın fundamentalizminden(4) yola çıkarak oluşan dirilişçi muhafazakarlık (Deoband) ve rasyonalist modernizm (Aligarh) ekollerinin fikri mücadelesini İngiliz boyunduruğu altında yaşıyorlardı. Afgani bu tartışmaları yakinen gördü, hatta belki bizatihi yaşadı ve onun kof gelenek ve işbirlikçi modernizm karşıtı görüşleri, emperyalizme karşı girişilecek sağlam mücadele ve tutulacak sıhhatli yol hakkındaki metod oluşturma çabaları bu sıralarda kendini bulmaya başladı.

Afgani, Afganistan’a döndüğünde Emir Dost Muhammed Han’ın hizmetine girmiştir, Herat’a karşı yapılan seferde Emir’in yanında bulunmuştur. 1863’de Emir ölünce, Afgani veliahd Şir Ali’ye karşı İngiliz aleyhtarı ve ıslahat yanlısı Muhammed Azam’ı destekledi. Onun kısa süren emirliği esnasında başbakanlık yaptı. Onun öldürülmesi ve Şir Ali’nin başa geçmesiyle hayatına kastedileceğini sezen Afgani. 1869’da Hindistan’a geçti.(5) Onun alimleri, gençleri, halkı etrafına toplamasından hoşlanmayan İngilizler 187O’de onu Mısır’a gönderdiler. Mısır’da kaldığı kırk gün zarfında Ezher mahafili ile dostluklar peyda etmiş ve hususi ikametgahında vaazlar vermiştir.(6) Tasavvufi uykusundan uyandırdığı ve ıslahat akımının en önemli fikri çalışmalarını yapmaya hazırladığı Ezherli öğrencisi ve arkadaşı Muhammed Abduh(7) ile de bu esnada tanışmıştı. Aynı yıl içinde İstanbul’a gitti. Devrin vezir-i azamı Ali Paşa başta olmak üzere tüm alim, sanatkar ve devlet adamları onun ilmine, diyanetine derin vukufuna hayran olmuşlardır. Afgani’nin İstanbul’dan sürülmesine neden olan olayı Mehmet Akif şöyle anlatır: “Geldikten altı ay sonra eğitim meclisi üyeliğine seçildi. Bu memuriyeti sırasında eğitim için düşündüklerini açık bir dille ifade etti. Fakat meclisin diğer üyeleri söylediklerini benimsemiyorlardı. Zamanın Şeyhülislamı onun fikirlerini şahsi menfaatlerine uygun görmediği için ona şiddetli bir biçimde kızıyor, onun gözden düşmesi için elinden geleni yapıyordu. 1871’de (1287 Ramazan) üniversite müdürü Afgani’den fenne ve sanayiye teşvik mahiyetinde bir konferans vermesini istedi.

Üniversitenin açılacağı gün konuşmasını irad için kürsüye çıktığında, dinleyiciler arasında hazır bulunan Şeyhülislam Hasan Fehmi tüm dikkatini onun bir yanlışını bulmaya hasretmiş ve iki cümlesini kötüye kullanmak için mimlemişti bile. Cemaleddin konuşmasında diyordu ki: insanın maişete ihtiyacı hayatın en önemli konusudur, Her türlü sanayi maişete yardımcı olması bakımından beşerin uzuvları gibidir. Mesela mülk edinmek iradenin merkezi olan dimağın aynıdır. Demircilik kol, çiftçilik ciğer, gemicilik ayak gibidir,.. İnsanın bedeni saadeti ve maddi varlığı bu şekilde gelişir. Cismin hayatı ruh ile mümkün olduğuna göre, cismin yani beşer saadetinin ruhu ya nübüvvettir yahut da hikmettir. Bu iki şey birbirinden farklı şeylerdir.

Nübüvvet bir ilahi hediyedir ki, bu nimete çalışmakla ulaşılamaz. Cenabı Hak kulları arasından kimi isterse ona verir bu nimeti (En’am, 124). Hikmet işi düşünmeyle, fikir ve düşünce gelişmesiyle, malumat zenginliğiyle elde edilir. Bir de nübüvvet hükümleri iğrenç batılın hücumundan uzak olan ilahi ilim üzerine oturmuştur ki, insanoğlu ona inanmakla mükelleftir. Hikmet sahiplerinin ileri sürdüğü fikirlere gelince, bunlar ilahi hükümlere uydukça kabule şayandır, hepsini kabul etmek mecburiyeti yoktur. Akla uygun olmayanlar reddedilir.

İşte Cemaleddin’in nübüvvete ait sözleri bundan ibarettir ve tüm İslam alimlerinin itikadına tamamen uygundur. Buna rağmen Şeyhülislam merhumdan intikam almak için Cemaleddin’i nübüvvetin bir çeşit sanat olduğunu iddia etmekle suçladı. Daha sonra kendisine bağlı tüm cami hocalarıyla üzerine yürüdü.

Biçare Cemaleddin aleyhindeki sözlerin birer yalan olduğunu ileri sürmesine rağmen, kendini bu iftiralardan kurtaramadı. Hatta bu konuda Şeyhülislamla münakaşaya hazır olduğunu bildirmesine rağmen, kimseye dinletemedi… Merhumu sevenler ona sabır tavsiye ettiler… Fakat dini asabiyeti çok ileri derecedeki şeyhi hiç bir şey tatmin etmiyordu. Şeyhülislamla yüzyüze tartışmakta ısrar etti… Sonunda kamuoyu sükunet buluncaya kadar olmak üzere İstanbul’dan gitmesi için padişah iradesi çıktı. Şeyh Cemaleddin tamamen zulme uğramış bir insan olarak Mısır’a gitmek zorunda kaldı.(8) ” Afgani tüm hayatı boyunca Batı emperyalizminin yanında onun gizli ve bilinçsiz yardımcısı Hasan Fehmi’lerle de mücadele etmek zorunda kalacaktır.

Afgani siyasi faaliyetlerine Mısır’da da devam etti. Cahil, içinde bulunduğu durumdan bihaber, umarsız ve de aciz olduğunu gördüğü halk kitlelerini, İngiliz çıkarlarının sadık bekçisi Hidiv İsmail diktatoryasına karşı uyarma ve harekete geçirme çabalarına girişti.(9) Etrafına toplananlara milli kalkınma fikrini telkin ve onlarda meşruti idare ve müesseselere karşı rağbet uyandırmak sureti ile siyasi sahada da tesir icra etmiştir. 1882 senesinde İngiliz işgaline yol açan milli harekette de (Urabi ayaklanması) Afgani’nin faaliyetlerinin tesiri vardı.(10) Onun bu siyasi faaliyetleri İngilizler’in, fikri faaliyetleri de Ezher ulemasının hiddetini çekti ve zorunlu ikamet etmek üzere Hindistan’a yollandı.(11)

Haydarabad’daki üç yıllık zorunlu ikameti sırasında, Haydarabad Medresetü’l-Eizze matematik profesörü Mevlevi Muhammed Vasıl’ın o günlerde İngilizler ve yandaşları tarafından müslümanları dinden uzaklaştırmak için yayılan tabiatçılık/neyçırizme karşı bir makale yazmasını istemesi üzerine(12) “Tabiatçılığa Reddiye” adlı meşhur eserini kaleme aldı. Bu eserinde Afgani pozitivizme, ateizme, laikliğe ve Seyyid Ahmet Han’ın modernist eğilimlerine -ki bazı kere ıslahat çabası olarak algılanıyor- şiddetli eleştiriler yöneltti.(13) Zira ikisinin benzermiş gibi sanılan ya da gösterilen ıslahatçılıklarının altında uzlaşmaz bir temel ayrım yatıyordu. S. Ahmed Han için ıslahat, “reformizm” anlamında Batı’yla bütünleşme Afgani içinse Batı emperyalizmiyle nihai ve kaçınılmaz bir karşı karşıya gelmeydi. Çatışmanın esası onların karşıt iki ayrı bakış açısına sahip olmasında ve siyasi tercihlerinin farklılığından ileri geliyordu.(14)

Bu yıllarda Urabi ayaklanması bastırılıp, Mısır’ın işgal haberi Afgani’ye ulaşınca artık daha köklü çalışmalara girilmesi gerektiğini anladı ve “el-Urvetü’l-Vuska” adlı gizli bir İslami teşkilat kurdu, İslam davasına sahip çıkan anti-emperyalist bir çok müslüman bu örgüte katıldı.(15)

Mısır’daki isyanın bastırılmasından sonra, bir İslam ülkesine gitmemesi kaydıyla Hindistan’dan çıkış izni verildi. Bu arada Amerika’ya gittiği rivayet olunur.(16)

1883’de İngiltere’ye giden Afgani kısa süre sonra Paris’e geçti. Beyrut’ta sürgünde bulunan Muhammed Abduh’u da yanına çağırdı. Burada siyasi fikirlerini neşretmek hususunda büyük bir faaliyet sarfetti. İngiltere’nin İslam milletlerinin mukadderatına müdahalesini takbih eden kuvvetli makalelerine ve Rusya ile İngiltere’nin doğudaki siyasetleri, Türkiye ve Mısır’ın siyasi ve dahili vaziyetleri ve Sudan’da Muhammed Ahmed tarafından başlatılan hareketin ehemmiyet ve şümulüne dair resmi mahfillerde alaka uyandıran yazılarına en mühim gazete ve mecmualar sütunlarını açmakta idiler.(17)

Onun bu sıralar yaptığı önemli bir çatışma da müsteşrik Renan’a cevabıdır. Materyalist olan Renan, bir konferansında tüm dinlerle beraber İslam’a da saldırmış ve onun özel oluşum sebebiyle ilme karşı olduğunu Arap milletinin de doğası gereği metafizik ilimlere karşı meylinin bulunmadığını söylemiştir.

Afgani bu iddiaları Arapça bir makaleyle cevaplandırdı. Bu makalede bahsedilen sebeplerin İslam’dan değil, İslam’a sonradan giren unsurlarca oluşturulduğunu etraflıca anlatarak İslam’ı savundu. Araplar’ın İslam sayesinde ilim ve fikir sahibi olduklarını medeniyete geçtiklerini açıkladı.(18)

Afgani’nin Paris’te iken gerçekleştirdiği en önemli çalışma şüphesiz “el-Urvetü’l-Vuska” dergisini Abduh’la beraber çıkarması oldu. Finansman Urvetü’l-Vuska Cemiyeti tarafından karşılanıyordu.(19)Derginin asıl gayesi İslam ülkelerinde başta İngiltere olmak üzere sömürgecilikle mücadele etmek ve İslam ümmetini yeniden tevhidi bir bilince kavuşturmaktı. İlk sayısı 13 Mart 1884’de çıkan derginin Mısır ve Hindistan’a girmesi yasaklandı. Sekiz ay çıkabilen dergi 18. sayısıyla birlikte kapandı. Tarihler bu derginin yayınını biraz daha sürdürmesinin İslam coğrafyasında sömürgecilere karşı büyük isyan hareketlerine yol açacağını kaydederler.(20)

1886’da Şah Nasıruddin tarafından İran’a çağrıldı. Burada iltifat gören Afgani her zamanki faaliyetlerini sürdürdü. Halkı ve ileri gelenleri yönetimin ıslahı, istibdad ve tahakkümün terkedilmesi yolunda uyarmaya başladı. Şah’ın bundan tedirgin olması sebebiyle Afgani Rusya’ya geçti. Rusya’da kaldığı dört yıl içinde Rusya’yı İngiltere’yle karşı karşı getirmeyi umarak çeşitli girişimlerde bulundu. Başarısızlığa uğrayan bu girişimlerin yanısıra baskı altındaki otuz milyon müslümanın bazı haklar elde etmesinde, Kur’an-ı Kerim’in ve bazı dini kitaplar basabilmelerine izin verilmesinde katkıları oldu.(21)

Afgani, Rus çarının isteği üzerine Çar’la da görüşmüştür. Çar ona İran’ın durumunu sorup Afgani’den Şah’ın istibdadını sürdürmekte kararlı olduğu, idareyi düzeltmeye niyetli olmadığı cevabını alınca “O haklıdır, hangi kral tebaasının tahakkümü altına girmeye razı olur?” demişti. Afgani’nin buna karşılık verdiği cevap onun özgürlükçü ve istibdat/saltanat karşıtı fikirlerini ve karakterinin ayrılmaz özellikleri olan cesaret ve açık sözlülüğünü göstermesi açısından -ki onu Rusya’da koruyabilecek pek bir güç yoktu- önemlidir: “Sayın Çar, milyonlarca vatandaşın kin ve nefret taşıyan düşmanlar olacağına dostlar olmasının krallık için daha hayırlı olacağına inanıyorum.”(22) Bunun üzerine Afgani’yi tehlikeli bulan Çar, derhal sınır dışı etti.

1889’da Afgani Münih’te bir sergide Şah Nasırüddin’le karşılaştı. Şah onu İran’a birlikte dönmek için ikna etti.(23)

Afgani, Şah’ı kötü uygulamalardan vazgeçiremeyince Tahran yakınlarında “masum bir melce” sayılan Şah Abdulazim Türbesi’ne sığındı. Orada kaldığı yedi ay boyunca dost ve talebeleriyle birlikte, İran’da yapılabilecek siyasi bir inkılabın projelerini hazırlamış, zorla İran dışına sürüldükten sonra da başta baş müçtehid Mirza Hasan Şirazi olmak üzere değişik illerdeki ulemaya mektuplar göndererek Şah’a ve İngiliz sömürüsüne karşı gerçekleştirilen Tömbeki Kıyamı’nın en önemli hazırlayıcısı olmuştur. 1905 Anayasa Devrimi’ndeki belirleyici tesiri de, İran İslam Inkılabı’nın tarihinde kayıtlanmıştır.(24)

Şah’ın sıkı takibatından kurtulmak için İran’dan ayrılmak zorunda kalan Afgani, Londra’ya gitti. Bir süre burada kalarak halkın yaşantısını inceledi. İleri gelen Batılı devlet adamlarıyla görüştü, onlara İslam ülkelerinin içişlerine karışmanın sakıncalarını anlattı.(25)

1892’de Abdulhamit II tarafından İstanbul’a çağrıldı. Kendisine bir ev, maaş tahsis edildi. Abdulhamit Osmanlı hilafet bayrağı altında bir İslam birliği düşünüyor ve Afgani’nin kendisine yardımcı olabileceğini umuyordu. Fakat fikirleri tam bir birlik sağlayamadı. Zira Abdulhamid’in İslam birliği fikri saltanatın devamı için düşündüğü politik bir yaklaşımken, Afgani için İslam birliğinin kurulması İslami ve ilkeli bir amaçtı.

Bu arada Şah öldürülmüş, Afgani zan altında bırakılmış, cinayeti tertiple itham edilmişti. Onu istemeye gelen İran elçisi ona Babilik iftirasını da atmıştı.(26)

Abdulhamit, Afgani’yi vermemekle beraber, aydınlar, ulema ve halkla pek ilişki kurmamasını istedi ve Nişantaşı’nda tahsis ettiği konakta onu göz hapsinde tutmaya başladı.

Bu arada gırtlak kanserine yakalandığı açıklanan Afgani  bir müddet sonra vefat etti (9 Mayıs 1897). Onu ameliyat bahanesiyle Abdulhamit’in(27) öldürttüğü ya da Şeyh Ebülhuda’nın onu kıskanarak zehirlettiği de rivayet edilir.(28)

III. Hareketinin Düşünsel Temelleri

Cemaleddin Afgani İslam dünyası için iki şeyi hedefliyordu: Birincisi Batı egemenliğinden, emperyalizmden kurtulmak, ikincisi ve belki de daha önemlisi bu egemenliğe sebebiyet veren içsel bozuklukları ıslah etmek. Hamit İnayet onun mücadelesinin altında şu beş temel unsurun yattığını belirtir:

– Kur’an ve sünnete dönüş.

– İslam öğretilerinin Kur’ani bir akılla yorumlanması.

– Müslümanların toplumsal ve fikri özgürlükleri için sömürü ve istibdada karşı savaşım.

– Kaza ve kadere boyun eğmeyi ve köşeye çekilmeyi, uyuşukluğu yaratan ruh haliyle mücadele.

– İslam dininin müslümanlara kılavuz olmaya, onların güçlenmesini ve ilerlemesini sağlamaya özsel olarak yeterli olduğu inancı.(29)

Şehit Murtaza Mutahhari de onun İslam toplumunda teşhis ettiği dertleri şöyle ayırır:

– Devlet adamlarının istibdadı.

– Müslüman halkın cehaleti, bilgisizliği, ilim ve medeniyet kavramından geri kalması.

– Hurafelerin müslümanların düşüncelerine nüfuzu ve onların İslam’dan uzaklaşmaları.

– Mezhep taassubu, tefrika,

– Batı sömürüsünün nüfuzu. (30)

O mevcut dinamikleri harekete geçirebilmek ve sıralanan sorunları çözebilmek için İlk olarak müslümanları Kur’an üzerinde düşünmeye çağırıyordu. Ve “Kur’an ancak anlaşılması için inmiştir’ (31) diyordu. Davette güvenilecek ve hidayete vesile kabul edilecek tek kaynağın sadece Kur’an olduğunu onur çevresinde oluşan kişisel düşüncelerin vahiy gibi anlaşılmaması gerektiğini öngörüyordu. Bu görüşler yani içtihad ve hükümler ancak kendisinden faydalanılabilecek tecrübelerdir ve asla Kur’an mesabesine çıkartılamaz.(32) Hadis metinlerini Kur’an temel alınarak Ölçmeyi öneren Afgani, mütevatir hadisi Kur’an derecesinde kabul eder. O tüm yazılarında müslümanları Allah’ın ipine sımsıkı sarılmaya ve Hz. Peygamber’in sünnetine uymaya davet eder. (33)

Afgani mezhep taassubu ve bidatlere karşı da net bir tavır sergilemiştir. İctihad kapısının kapanmasını red eder ve hiç bir müçtehid imamın böyle bir girişimde bulunmadığını, müslümanların her zaman ve zeminde ihtiyaçları doğrultusunda Kur’an’dan içtihad ve kıyas yoluyla çözümler çıkarabilme hakkına sahip olduklarını belirtir. (34)

Afgani müslümanların gerileme sebeplerini iyi kavramıştır. Müslümanların sömürülmeye müsait bir hale (35) sahip olmalarını bozulma ve mağlubiyetlerin sebebi olarak görmüş ve bunlara karşı mücadele vermeyi emperyalistlere karşı mücadele vermekle haklı olarak eşdeğerde görmüştür. Afgani darmadağınık olmuş, felakete ve zillete düşmüş ümmetin halinin iyileştirilmesi için mevcut hastalıkların sebeplerinin iyi incelenmesi gerektiğini söyler. (36) “Ümmet yükselmesini nasıl dine borçluysa, zilletinin sebebini de dinin esaslarını arkaya atması ve aslında olmayan bidatleri yerine geçirmesinde aramalıdır” (37) der. O müslümanların Kur’an ve sahih sünnetin gerçekliklerinden çok uzaklara düştüklerini onları doğru şekilde anlamak yerine ters yüz ettiklerini, kendiliklerinden uydurma şeyler kattıklarını böylece hem kendilerini, hem dinlerini, hem de çevrelerini yanlış anladıklarını defaatla ifade eder. Sahih anlayışın bulandırılması kelam, tasavvuf ve felsefenin belirli kollarıyla yapıldığı gibi hadisler yoluyla da yapılmıştır. (38) Afgani bu konularda en çok kaza ve kader anlayışı üzerinde durmuştur. O kaza ve kaderin son derece yanlış anlaşıldığını söyler. Salih selefin mümin alim bir ümmet olup akıllarını ve zihinlerini Allah’ın kitabı ve rasulün sünnetiyle doldurup hayatın tüm olaylarına bu açıdan baktıklarını, Sünnetullahı gözettiklerini bu yüzden başarılı olduklarını örnek bir nesil teşkil etmelerinin bu hareketlerinin bir sonucu olduğunu, onları taklid ve takip ettiklerini zan ve iddia edenlerin ise asıl onların bu metodlarından habersiz olduklarını ifade eder. (40) Tüm bunların ardından eğer insanlar Kur’an’a geri dönerlerse içinde bulundukları zilletten kurtulacaklardır. Çünkü Kur’an ilkeleriyle yaşayan bir toplumun zillet içinde yaşaması imkansızdır. (41)

İslam’ı anlamada dosdoğru yolu gösterecek sağlam ilmi ve dini bir hareket olmadıkça müslümanların İslam’ı yanlış anlamaya mahkum olduğunu belirten Afgani müslümanları akıllarını kullanmaya davet eder. O İbn Rüşdümüz nerede diye sorar. Elbette felsefenin İslam içerisindeki konumu ayrı bir tartışma konusudur, ama o, Batı felsefelerine karşı cevabı en iyi, müslüman felsefeciler verir kanaatini taşımaktadır. O farkedileceği gibi dört koldan saran düşmana dört koldan karşı koyma azmindedir.

Afgani’nin en büyük emeli tefrikaların son bulduğu bir İslam birliğini gerçekleştirmekti. Batı’nın tefrikayı artırmak için ortaya attığı ırkçı-milliyetçi düşüncelere -izmlere karşı o ümmetin birliğini savunuyor, milliyetçiliği ve ırkçılığı şiddetle red ediyordu. Ona öre soysopun kişiye vereceği övünmenin şer’an hiç bir değeri yoktur. Şer’i bağ dışındaki her tür bağlılık şari’ tarafından yerilmiştir. (42) Esas olan ümmet bilincidir. Alimler ayrılıkları ortadan kaldırmak, birliği sağlamak zorundadır. Her cami bir medrese olmalı, yakındakilere birlik eli uzatılmalı, uzaktakilere davetçiler göndererek birlik içine almalıdır. (43)

Tabii onun en büyük mücadelesi müslümanları kişiliksiz köleler, bilinçsiz koyun sürüleri haline getirmeye, Kur’an’ı, İslam’ı, yurtlarını savunamaz hissiz güruhlar yapmaya uğraşan Batı emperyalizmine ve onun işbirlikçisi despot rejimlere karşı olmuştur. O, yukarıda sayılan sebepler doğrultusunda bu halktan emperyalistlere ve müstebitlere karşı açıkça bir mücadele beklemenin beyhudeliğini görmüş ve onlara cesaret aşılamaya ve yukarıda incelenen esaslar ölçüsünde uyarmaya çalışmıştır. (44)

Bu bağlamda Afgani başta İngiltere olmak üzere emperyalistlere karşı çıkan her hareketi desteklemiştir velev ki Sudan Mehdisi gibi mehdi olduğunu ileri süren bir kişi bile olsa. Afgani onu mücadelesinde desteklemekten geri durmamıştır. İngiliz hükümet adamları ona Sudan Mehdisi’ni desteklemekten vazgeç, biz seni oraya kral yapalım dediklerinde onlara verdiği cevap onun kimliğini netlikle ortaya koyar. “Sudan İngilizler’in malı değil ki, tahtını dilediklerine verebilsinler.”(45) O sonuna kadar Sudan hareketini destekledi. Asla kendisiyle aynı meşrepteymiş gibi gösterilerek karalanmaya çalışıldığı modernist Sir Seyyid Ahmed Han misali loyalist boyun eğici tavırlara girmedi. (46) Fransa’da bulunmasını Fransa politikasıyla uzlaştı şeklinde yorumlayan kanının aksine, Cezayirli Abdulkadir hareketini de destekledi. Bin Badis ve Malik b. Nebi gibileri sonraları onu örnek aldılar.

Onun mücadele azmi, fikir, tutum ve davranışları; işbirlikçiler ve gönüllerinde hastalık bulunanlar ne söylerse söylesin İran İslam İnkılabı dahil mevcut İslami hareketlerin hepsinin yol göstericilerinden ve hiç bir kınayıcının kınamasından kokmayan gerçek İslam mücahidlerinin şeref duydukları örnekliklerinden biri oldu.

IV. Afgani’ye Karşı Oluşturulmak İstenen Şüpheler ve İftiralar

Afgani hayatı boyunca iki şeye karşı mücadele etti: Emperyalizm ve emperyalizme sebebiyet veren iç unsurlar. Dolayısıyla iki düşmanca tavırla karşılaştı: Cebr ve cehalet. Cebr ona karşı emperyalizm ve işbirlikçi yerli müstebitler tarafından kullanıldı. Cehalet ise onun uyarmaya çalıştığı ulema ve halk kitlelerinden geliyordu. Bu cehalet sahiplerinin bir kısmı onu anlamıyor ve onu Batı’nın karşısında maceracı birisi olarak görüyorlardı. Diğer bir kısmı ise muhtemelen onu, kendi bulanık din anlayışları ve geleneksel alışkanlıkları karşısında bir tehlike odağı olarak görüyor, ona karşı mücadelede bulunuyorlardı. Bu son ikisi ya hayatlarından çok memnundular ve içinde bulundukları zilletten bihaberdiler ya da Batı’ya ellerindeki bidat ve hurafe yığınıyla ve bu yığının biçare kütleleriyle karşı durabileceklerini sanacak kadar safdildiler.

Tabii şunu gözardı etmemek gerekir ki, o devirde Batı’ya karşı mücadele farklı şekillerde algılanıyordu. Ortada yıkılmış bir yapı vardı ve insanlar bu yapının çevresinde şaşkın duruyorlardı. Bu devirdeki hareketler genelde iki eğilim gösterir:

Birincisi; içine kapanma, yıkılan yapıyı gene eski dokusuyla yeniden örme ve eski şaşaalı çağlara dönme isteklisi geleneksel kitle ve ulemaydı. Bunlar az önce bahsi geçen kitleydi. Eski hayatlarından memnundular ve onun sürmesi taraftarıydılar.

İkinci akım ise, Türkiye’de Tanzimatçılarla, Mısır’da Kavalalı ile ve Hindistan’da -daha önce de bahsi geçen- Sir Seyyid Ahmed Han’ın Aligarh’ı ile başlayan modernist hareketti. Bu hareketin mensuplarının birçoğu Kur’an ve İslam diye yola çıkmışlardı. Sözde, Batı’dan kurtulmak istiyorlardı, fakat her hareketlerinde Batı’nın batağına biraz daha saplanıyorlardı. Onların hareketlerinin sonucu milliyetçiliğin, bölgeselciliğin, loyalizmin, laikliğin ve bugün ki mevcut yapılanmaların doğup hayat bulması ve yerleşmesi oldu.

Aslında bu insanların temel eksiği İslam’ı tam kavrayamamış olmaları ve kendilerine olan güvensizlikleriydi ve istisnasız hepsinin de aldıkları eğitim Batı patentliydi.

İşte Afgani bahsi geçen her iki akımın da karşısında; Kur’ani bilinç sahibi, gerçek bir ıslahatçı olmasına rağmen, gelenekçiler tarafından her zaman bu ikinci kategoride gösterilmek istenmiştir. Fikri yoldan onunla baş edemeyen bu insanlar ona her zaman iftiralar atmış onu Şiilikle, masonlukla, mezhepsizlikle, modernistlikle, dinsizlikle, işbirlikçilikle suçlamışlardır. Onun akılcılığını rasyonalizmle, gerçekçiliğini materyalizmle hatta -ileride de sözünü edeceğimiz- onun bir strateji olarak öne sürdüğü her müslüman topluluğun kendi bölgesinde güçlü bir iç yapılanmaya gitme fikrini milliyetçilikle karıştırmış yada öyle görmek istemişlerdir. Bu kişiler ona hiç bir zaman fikirle karşı koyamamış ve hep duygusallığı ön plana çıkaran hakaretlerle yaklaşmışlardır. Türkiye’deki yada diğer İslam ülkelerindeki saldırganların ortak özelliğiyse onun eserlerini doğru dürüst incelememiş yada önyargıyla yaklaşmış olmalarıdır. Ve ne gariptir ki, Afgani’yi işbirlikçilikle suçlayanlar doğrudan yada dolaylı işbirlikçidirler ve tevhidi hareketin de en büyük engelleyicisidirler.

Afgani’ye gelince, elbette onun da her insan gibi hataları olmuştur ve elbette özellikle o devirde Afgani gibi durmadan gezip dolaşan bir insanın hayatı hakkında her şeyi bilmek imkansızdır. Fakat çalışmaları, yazdıkları, söyledikleri incelendiğinde; fikirleri ve mücadelesi anlaşıldığında hüsnü niyetinden, samimiyetinden şüphe etmek imkansızdır.

Hakkındaki iddia sahipleri pek çok olmakla beraber 1963 yılında İran’da basılan Cemaleddin Esadabadi Hakkında Yayınlanmamış Vesikalar adlı yazarı belirsiz kitap ve 1979’da Beyrut’ta Suud finansmanıyla basılan ve sonradan Türkçe’ye de çevrilen M. Muhammed Hüseyin’in Modernizm’in İslam Dünyasına Girişi adlı kitaplar en şümullü olanlardandır. Tamamen duygusal karalamalarla yüklü bu kitapların basım tarihleri de ilginçtir. Birincisi 1963’e, yani İmam Humeyni önderliğindeki hareketin İran’da ilk olarak İslami kıyam başlattığı sene, ikincisi de İslam İnkılabının gerçekleştiği yıla denk gelmekte ve biri Şah, diğeri Suud tarafından finanse edilmektedir. “Afgani hakkında yazılanların hepsi bu 63’de basılan kitaptan sonraki tarihlere aittir. Tabi burada akla şu soru geliyor, 63’den evvel bu kitaba kaynak teşkil eden belgeler neredeydi ve neden 63?. Öyleyse bunun bir komplo olduğunu anlıyoruz.”47 Afgani’nin İran üzerindeki gerek Tömbeki Kıyamı’nda, gerek Anayasa Hareketi’ndeki (1905) etkisi herkes tarafından bilinmektedir ve İslam İnkılabı’nın erleri de ondan etkilendiklerini gizlememektedirler.48

Diğer kitap İskenderiye Üniversitesi edebiyat hocalarından Muhammed Muhammed Hüseyin’in çeşitli tarihlerde Kuveyt, Libya, Riyad gibi güdümlü platformlarda verdiği konferansların bir araya getirilmesiyle, yukarıda da belirttiğimiz gibi 1979’da Suud finansmanıyla basılmıştı.49 Daha sonra Muhsin Abdulhamit50 ve Muhammed el-Behiy51 tarafından etraflıca cevaplandırılan ve kimler tarafından finanse edildiğini gözardı eden hezeyan sahibi bir edebiyatçının yazdığı bu kitap; bir müslümana ve aslında inkılabi İslami harekete karşı açılan karalama kampanyasının bir maşası olmaktan öte bir şey değildir.

Ayrıca bu karalama kampanyasını Batı’dan yönlendirmeye çalışan emperyalizmin keşif kolu bazı oryantalistler ve konuyla ilgili çalışmaları şunlardır: Elie Kedourie, Afahani and Abduh An Essay on Religious Unbelief and Political Activism in Modern İslam, London-1966.; Homa Pakdonan, Djamual ed-din Assad Abadi dit Afghani, Paris-1969.; Nikki R. Keddie, Sayyid Jamal al Din at-Afghani Apolitical Biography, Berkeley-1972, ve An Islamic Responce to Imperialism: Political and Religious Writings of Sayyid Jatnel ad-Din al-Afghani,.Los Angeles-1968.

Aşağıda Afgani’ye yöneltilen saldırılara topluca değineceğimiz için M. Hüseyin’i fazlaca ele almayacağız, fakat ondan bir iki traji-komik örnek almadan da geçemeyeceğiz. Kitabın bir yerinde M. Hüseyin onu “Allah’a inanmayan bir tabiatçı” olarak vasıflandırıyor.52 Anlaşılmaktadır ki gözleri iyi görmeyen edebiyatçımız “er-reddi aled-dehriyyin’i gözden kaçırmış. Gözlerini kim köreltti acaba? Başka bir yerde de onu, İslam toplumlarında gizli örgütler kurmakla ve suikastler düzenlemekle suçluyor.53 Edebiyatçımız suikastten Şah Nasırüddin olayını kastediyor ki, bu kesinlikle kanıtlanamamıştır. Ayrıca belirtilmelidir ki, Allah’a, Kitab’a, peygambere dil uzatanları, zulmeden zalimleri hükmetme mevkilerinden devirmek için her fırsatı değerlendirmek her müslümanın boynunun borcu olsa gerektir. “Örgüt” işine gelince, edebiyatçımız Rasulullah’ın Erkam’ın evinde ne yaptığını zannediyordu acaba? Ya da Hz. Hüseyin’in Kerbela’dan önce nasıl beyat topladığını zannediyordu? Ama tabii edebiyatçımız için zalimlerin kılıcına boyun eğmek “fitne kalkıp din yalnız Allah’ın oluncaya kadar savaşmak”tan daha hayırlıdır. Suud altınlarıyla gözleri kamaşan edebiyatçımız, bu ayeti görmemiş olsa gerek,

Suçlama ve iddialara gelince, Afgani hakkındaki ilk iddia soyu, memleketi, kavmi hakkındadır. Birçokları onun İranlı bir Şii olduğunu ileri sürerek suçlamaktadırlar. Akıl ve vicdan sahibi bir müslüman için bir kişinin İranlı ya da şii olması bir suç teşkil etmediği gibi, bu suçlamaları yapanların Afgani’yi Sünni dünyada bir fitneci olarak göstermek istedikleri apaçıktır. Zaten Afgani gibi mezhep taassubu gütmeden, mezhebi sorulduğunda “ben yalnızca müslümanım” diyerek tüm ümmetin birliği için çalışanların kaderi böyle olmuştur: İran’da sünni, Arabistan’da şii olarak suçlanmak. Yine de şunu belirtmek gerekir ki, kendisi bizzat Afganlı olduğunu söylemesine rağmen, onu tanıyan, bilen birçok kimse başta İranlılar olmak üzere onu Cemaleddin Esadabadi olarak bilmektedirler ki, bunun ne bizim için, ne de kendisini Dar’ül-İslam vatandaşı sayan Afgani için menfi yönü yoktur.

Bu arada Mehmet Emin gibi milliyetçilerin onu Türk gibi göstermek ve kendi ağzından şahit getirmelerine şaşmamak gerekmektedir. Zira gezdiği tüm ülkelerde İnsanlar onun ilminden feyz almış, dinamizminden etkilenmiş ve onu kendilerinden göstermekte tereddüt etmemişlerdir. Biz bu konuda onlardan gelen haberleri muteber kabul edecek değiliz. M. Emin, Afgani’yi yanlış anlamışsa suç onundur, Afgani’nin değil.55

Başka bir saldırı Afgani’nin sadece İngilizler’e karşı bir şeyler yaptığı Fransızlar’a ve Ruslar’a karşı seyirci kaldığı üzerinedir.

Şu açıkça bilinmelidir ki Afgani’nin yaşadığı tüm yerler; Afganistan, Hindistan, Mısır, İran ve Osmanlı Devleti ya İngiliz sömürgesidir ya da İngiliz baskısı altındadır. Bu durumda Afgani’nin yaptığı; o devir ve hatta günümüz müslümanlarının sıkça uyguladığı ehven-i şer politikası olarak görülebilir. Bugün biz de Asya’daki Çin emperyalizminden ya da eski Sovyet emperyalizminden vs. ziyade onlardan çok daha güçlü olan ve bizzat evimizi işgal etmiş bulunan Amerikan emperyalizmiyle mücadele ediyoruz. Biz nasıl Amerika nezdinde tüm küfür odaklarıyla mücadele ediyorsak, Afgani de bunu, devrin büyük şeytanı İngiltere nezdinde yapıyor.

Mısır’ı İngilizler’in işgal etmesine karşılık Fransızlardan yardım istiyor görünmesine ya da Rusları İngilizler’e karşı kışkırtmak istemesine ve sanki onlardan yanaymış gibi görünmesine gelince, bu aslında bir tür birbirine düşürme politikası olarak adlandırılabileceği gibi -ki maalesef sonuç vermemiştir ve aynı politikanın bir benzerini Abdulhamit de kullanmıştır- o devirdeki (ve bu devirdeki) müslümanların çaresizliğinin ve bu çaresizlik içindeki çözüm üretme çabalarının, çırpınışlarının bir göstergesidir.

Bunların ardından Afgani’nin masonluğu meselesi gelir. Bugün anlaşılmaktadır ki Afgani’nin yaşadığı devirlerde masonluğun, siyonist emelleri tam olarak bilinmemekteydi. Teşkilat Doğu’ya insanlık, özgürlük, kardeşlik gibi her devirde hoşa giden vaatler ve sloganlarla girmiş, kısa zamanda Mısır ve Türkiye başta olmak üzere birçok aydın ve devlet adamını içine çekmiştir. Afgani ise tam bir siyasi olarak bu teşkilatı hem öğrenmek, hem de siyasilerle, ileri gelenlerle ilişki kurmak için bir vesile saymıştır. Onun M. Abduh’la masonluğa girişini Reşid Rıza şöyle anlatır: “Seyyid Cemaleddin İslam’a şeref ve şanını iade edecek bir İslam devletinin tesisi için olanca gücüyle çalışacağına ve elinden geleni yapacağına ahdetmişti. Fakat bu hususta pek aceleciydi. Çalışmasının semeresini ve eserinin başarısını hayattayken görmek istiyordu. Bunun için hükümet ve otorite yolunu seçti ve bu yolu da ilimle aşmak istediği için Mısır’da talebeler edinerek onlara felsefe, usulü din ve siyaset okuttu. Hidiv İsmail Paşa’nın istibdadının, arzu ve maksadına engel olacağından korkarak talebesiyle beraber mason derneğine girdi. Burada bir mahfilin reisi olarak talebesini hitabete, milletlerin hayat ve ölümü devletlerin yükselme ve sükutu meselelerini araştırmaya alıştırdı. Bu mahfile Şerif Paşa, Butros Gali Paşa (BM Genel Sekreteri Butros Gali’nin dedesi) gibi önde gelenlerden çoğu da girmişti. Hidivliğin veliahdi Tevfik Paşa da aynı mahfilde olduğu için Afgani bu sayede Mısır hükümetinin girdisini çıktısını, aksayan taraflarını öğrenmek, Mısır’ın önde gelenleriyle temas kurmak, ıslah çalışmalarını buna göre ayarlamak fırsatını elde etmiş oldu… Üstad M. Abduh, uzun zamandan beri masonluğu terketmiş bulunuyordu. Sürgünden Mısır’a avdetinde masonlar -ki içlerinde kendi eski öğrencileri de vardı- onu birçok kereler mahfillerine davet ettilerse de icabet etmedi, verdikleri madalyayı da reddetti. Bir defasında ona masonluğun mahiyetini sormuştum. Şöyle cevapladı: ‘Bir zamanlar bazı ülkelerde ilim ve hürriyete karşı mücadele eden kral ve papaların sultalarına direnmek üzere oluşturulan bu cemiyetin şimdi işi oralarda bitmiş olmakla birlikte hala daha eski bir eser gibi onu korurlar. Zira Avrupa’nın inkişafında rol oynayan etkenlerden birisidir. Fakat artık sadece insanların birbirine yaklaşmasını sağlayan edebi bir cemaat olarak telakki ediyorlar. Gene anlattığına göre Beyrut valilerinden birine bir locayı kapatması için uyarmışlar, zira öğrenmişler ki, Devlet-i Aliye’ye karşı bazı Avrupa devletlerinin lehine çalışmaktadırlar. Vali önce bunu yapmaktan çekinmiş, fakat merhum Afgani’nin verdiği cesaret ve yol göstermesiyle locayı kapatmış. Gene Abduh şöyle demişti: Seyyid masonluğa bazı siyasi ve içtimai maksatlarla girmişti ve çoktanberi onunla ilgisi kesilmişti.

Seyyid ve Abduh’un masonluğu terketmeleri şu hadiseyle başlar: O zaman İngiltere veliahdi olan mason şark reis-i azamı Mısır’a gelmiş ve localar onun şerefine bir merasim yapmışlardı. Seyyid Cemaleddin bilhassa şöyle şöyle yapan İngiltere gibi bir devletin veliahdi şerefine böyle bir şeyin tertibini hazmedemeyerek şiddetli bir münakaşadan sonra locadan çekildi…”56

Görülmektedir ki onun masonlarla ilişkisi bile gene İslami hareketin çıkarları doğrultusunda olmuştur.

Anayasal Sisteme Bakışı

Cemaleddin Afgani’nin istibdada karşı olduğunu bir çok yerde halka dayanan meşruti bir yönetimden yana tavır koyduğunu gördük. Fakat tüm bunlara rağmen onu siyasilerin, devlet adamlarının yanında görüyoruz. Bunun sebebi, muhakkak, Reşid Rıza’nın da yukarıdaki alıntının başında belirttiği gibi acele etmek zorunda olmasından kaynaklanıyordu. Zira kaybedecek zaman yoktu. Akif’in onun ağzından “İnkılap istiyorum hem çabucak…” demesi gibi emperyalizm her yönden İslam ümmetini sarmışken en kısa yoldan bir şeylerin yapılması gerekiyordu. İşte bunun için şahlarla, sultanlarla teşriki mesai ediyor, masonlarla yüz göz oluyor, yaklaşan yıkım tehlikesine karşı henüz elden her şey gitmeden en azından yöneticileri uyarmak ve yönlendirmek istiyordu. Bu yüzden bu insanlarla ilişki kurmak zorunda hissetti kendini. Belki onun devrinde yapılabilecek başka bir şey yoktu, belki tarihin kurallarının böyle işlemesi gerekiyordu, belki de o saltanat-hanedan sisteminin pragmatik mantığını değiştirebileceğini umuyordu. Ama o bunu hiç başaramadı. Afgani Batı etkisinde olmayan bir İslami şura, Kur’an ölçeğinde bir anayasa arzuluyordu. Tüm halkının düşünüp akl edebildiği, söz söyleyebildiği, bilinçli, zaaflardan uzak bir toplum tasarlıyor ve asıl böyle bir toplumu hakiki bir İslam toplumu, gerçek manada Kur’an’a ve sünnete uygun yaşayan müslümanlar olarak kabul ediyordu ve bunda da şüphe yok ki son derece haklı idi.

Afgani’nin sultanlarla ilişkisini incelerken Abdulhamit’in ona karşı tutumlarını da gözden kaçırmamak gerekir. Abdulhamit onun hakkında bazen müsbet fikirler serdederken,57 bazen de alenen tahkir etmekte ve şöyle demektedir: “Ebu’l-Huda yolu ile kendisini İstanbul’a çağırttım… Geldi ve bir daha İstanbul’dan çıkmasına izin vermedim.”58 Görülen oydu ki Abdulhamit Afgani’den ölesiye şüpheleniyor ve gölgesinden korktuğu gibi59 ondan da korkuyordu. Gerçi Abdulhamit’in onu çağırmasına sebep olarak Pan-İslamizm, İslam Birliği politikalarında yardım almak istemesi gösterilir ki biz de buna yukarıda değindik, fakat onların İttihad-ı İslam fikirlerinin taban tabana zıt olduğu görülür. Evet Abdulhamit, bir İslam politikası izliyordu, fakat (tüm hanedanların doğaları gereği sahip olduğu) Osmanlı Devleti’nin pragmatizmi onda da vardır. O, Osmanlı bayrağı altında, hanedanın bekaası için bir İslam birliği hayal ediyordu. Afgani ise bu fikrinde pragmatik değil, gayet samimiydi. Afgani’nin kafasındaki İslam birliği politikası o günün (ve hatta bugünün de) şartlarına uygun, ortakların eşitliğine dayalı bir tür konfederasyon sistemini içeriyordu. Bu sistemde her bölgenin müslümanları kendi şuralarını oluşturacak, bağımsızlığını kazanmış her birim iç işlerinde özgür, bölgeler arası ilişkilerde ve dış işlerinde eşit ortakların oluşturduğu Kur’ani istişareye dayalı bir şuraya bağlıydı. O böylece gelişmelerin ve savaşımların daha kolay olacağını umuyordu. Bu sistem elbette Osmanlı’nın merkeziyetçi sistemine zıttı ve Osmanlı ne kadar eşit ortaklardan biri olmayı kabul edebilirdi?

Bu çerçevede ele alındığında; bir hanedanın ağırlığını taşıyan Abdulhamit’in pragmatik yapısının yanında sadece Allah’a karşı sorumluluk duyan ve sırf ümmeti düşünen Afgani’nin politikaları çok net, çok sivri kalıyordu. İşte onun Abdulhamit’le olan ilişkisi ve şüpheli akıbeti bu açıdan ele alınmalıdır.

Afgani’ye yöneltilen suçlamalardan biri de Renan’a yazdığı cevapla ilgilidir. Daha önce belirtildiği gibi bu cevap Arapça yazılmıştır. Ne yazık ki tam metninin orjinali elde değildir ve biz onu Reşid Rıza gibi talebelerinin alıntılarından öğrenmekteyiz. Asıl spekülasyona sebep olan metin ise 18/5/1883’de Afgani’ye Paris’te mihmandarlık ve aracılık yapan Mısırlı Kıpti Selim el-Ancari gibi onun ders halkalarını kenarlardan takip eden hıristiyan gençler tarafından yapılan Fransızca tercümedir.60 Bu metnin tamamı incelendiğinde61 apaçık tutarsızlıklar hemen farkedilir. Zira mektubun başında İslam övülmekte, sonunda yerilmektedir. Anlaşılan müfteri hesabını iyi yapamamıştır. Zaten onun Tabiatçılığa Reddiye’si ve Urve’deki makaleleri incelendiğinde apaçık tezat görülecektir. Fakat asıl acı olan yukarıda adı geçen zevatın bu metne mal bulmuş mağribi gibi saldırmalarıdır. Halbuki bu metin bir Hıristiyan tarafından tercüme edilmiştir ve Afgani hakkındaki namaz kılmadığı, içki içtiği62 gibi karalamalar hep bu ve bunun gibi bir iki hıristiyan tarafından gelmektedir. Bu konuda Hamper adıyla sözde bir İngiliz ajanının Muhammed Abdulvahhab hakkında karalamalarda bulunmak amacıyla kaleme alınan ve dilimize Bir İngiliz Ajanının Hatıratı ismiyle çevrilen kitabla oynanan şeytani oyun hatırlanmalıdır.63 Oryantalistlerin Cemaleddin Afgani’yi gözden düşürme çabaları yanında Türkiye’de de ona karşı aynı kampanya Hüseyin Hilmi Işık, Necip Fazıl, Ahmet Davudoğlu gibilerince sürdürülmüştür. Onlar Şeyhülislam Hasan Fehmi ve şürekasının yolunu takip ve karalamalarını devam ettirmişlerdir. Ne yazıktır ki kitlelere hitap eden bu insanlar eleştirilerinde yukarıda belirtilen çerçevenin dışına çıkmamış, duygusal karalamalardan ve hatta kendilerine verilen mevkilere yakışmayacak hakaretlerden ve basitliklerden kurtulamamışlardır. Örneğin A. Davutoğlu64 gibi bir hadis alimi, ilmine yakışmayacak bir şekilde eserlerini hiç okumadan, ikinci elden bilgilerle, hem de Cemil Meriç gibi Türkçü, Osmanlıcı ve İslam’ı Türklüğün bir parçası, bir hadimi sayan hezeyanlar sahibi bir kişiden sıhhatini hiç tetkik etmeden olduğu gibi alarak bunu Afgani gibi bir müslümanı tekfir için yeterli görmektedir.

Halbuki müslüman olduğunu söyleyenlerin şu ayete uymaları gerekmez miydi?: “Ey inananlar. Size fasık bir adam bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeyerek bir topluluğa karşı kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz”

Ne yazık ki bu kişiler baştan beri anlatılan sebeplerden dolayı böyle bir araştırmaya hiç girmemişlerdir. Bu konuda son olarak Mümtaz’er Türköne adlı hangi derede ne amaçla yüzdüğü, hangi yolun yolcusu olduğu bizce belli olmayan bir akademisyen kalemşörün; kendilerini bilgi ve hikmetin arayıcıları sayan aslında kal ehli olmaktan hal ehli olmaya fırsat bulamamışların çıkardığı bir dergide yazdığı bir yazıya değinmekte fayda görmekteyiz. Yazı yukarıdan beri anlattığımız kalıplar içerisinde sözde akademik bir dille, fakat apaçık bir şekilde İslami hareketle istihza için yazılmıştır ve satır aralarında muhafazakar Tükçülük hain hain sırıtmaktadır.

Kalemşörümüz yazısına bir “Modern İslami Düşünce” modeli çizerek başlamaktadır. Fakat bu modelin sıhhatini tartışmak yerine çabucak sadede gelerek bu düşüncenin başlangıcı Afgani’ye dayanmaktadır diye bir hüküm verip, bu hükmün asıl çıkış noktasının batılılar olduğunda karar kılmaktadır.65 (Hemen belirtelim. Afgani bir şeyin başlangıcı değil, tevhidi mücadelenin bir devamcısıdır. Bu konuda başlangıç arayanlar Seyyid Ahmed Han’ı alabilirler. Ayrıca şunu da ekleyelim: Kalemşorumuzun 1 nolu dipnotu yukarıda dikkat çekilen tarihin ardından yazılmış kitaplarla doludur.)

Daha sonra kalemşorumuz, Pan-İslamizm’den rahatsızlık duyan Batılıların bunu kendileri yaymaktaymış gibi görünmek istediklerinden bahseder ve ikinci bir dipnot koyarak asıl niyetini gösterir. Meğer İslam Birliği’ni -her şeyde olduğu- gibi ilk olarak Türkler ortaya atmışlar.66

Batılılar bu görüntüyü Afgani gibi bir maceraperesti ön plana çıkararak gerçekleştirmekte ve Türkler’in planlarını baltalamaktadırlar. Afgani adlı hain Şii İranlı da buna alet olmaktadır. Zaten onun fikir dünyası çelişik, yazdıkları da yalın kat ve basit şeylerdir 67(!).

Ne diyelim; Afgani tabii zat-ı alileri gibi akademisyen değildi, öyle payeleri, diplomaları, tezleri filan yoktu. Sadece bir an önce bir şeylerin yapılması gerektiğini, müslümanların en kısa yoldan uyandırılması gerektiğini gören samimi bir imanı vardı ve tabii onun derdi İslam’ı yaşamaktı, bazılarının yaptığı gibi yazmak değil.

Bunun ardından kalemşorumuz Mehmet Emin referansıyla Afgani’yi Türk milliyetçiliğinin müdafii gibi görmeye başlar ki, bu konuya yazımızın çeşitli bölümlerinde değinmiştik. Bu yüzden sadece şunu belirtelim. Milliyetçiler işlerine gelince Rasulullah’ı bile milliyetçi yapmaktan ve onun ağzından bazı uluslara övgüler ve yergiler düzen uydurma hadisler yaymaktan çekinmezler.

Sonuç kısmında kalemşorumuz müslümanlara “ayaklarınızı yere basın, efsanelere değil” çağrısını samimiyetle (!), istihsasız olarak (!) yapmaktadır. Ona göre modern müslümanlar aynı şeyi tekrar tekrar keşfetmektedirler, yani hep aynı şeyi (Lailahe İllallah Muhammedun Rasulullah) söylemektedirler.

Ne yapalım insanlar tevhidin manasını anlamadan fıkhi meselelere geçemeyiz ki? Bizim işimiz insanlar bunu anlayana kadar tekrar tekrar aynı şeyi söylemektir. Onun için Afgani, Abduh, S. Kutup, A. Şeriatı aynı şeyleri söylemişlerdir. Rasulullah’a dek tüm nebiler de aynı şeyi söylemişlerdir ve bu yüzden her biri eskilerin masallarını anlatmakla suçlanmışlardır.

Ayrıca kalemşorumuz engin bilgisini göstererek dipnotlarda Afgani hakkında okuduklarını okuyucuyu etkilemek için kendisini konuya hakim bir araştırmacı olarak tanıtıyor.68

Diyeceğimiz, Turan Dursun, Kur’an-ı Kerim ve Siyer-i Nebevi’den ne anlamışsa, kalemşörümüz de bu temiz ve tevhidi mücadeleyle dolu hayat hikayesinden ancak onu anlamış.

Son olarak bize İslam düşüncesinin kaynağı olarak maceraperest Ali Suavi’yi ve vatan şairi Namık Kemal’i teklif ediyor.69 Müslümanın vatanı İslam bayrağının dalgalandığı yer olduğu için Osmanlıcı vatan şairi bize pek bir şey ifade etmiyor. Tabii kalemşörümüzden bunu bilmesini bekleyemeyiz. Zira “Türk” okuyucusuna durmadan göndermeler yaptığı makalesinden anladığımız kadarıyla, onun için mühim olan “Türk Yurdu”dur, “İslam Yurdu” değil. Tekliflere gelince; bizim için kaynak Kur’an’dır, önder Rasulullah’tır. Dolayısıyla bu ikisine bağlı olmayanların tekliflerine ihtiyacımız yoktur.

Son olarak bu kalemşoru müslümanların karşısına çıkaranlara “hatırlat, belki öğüt alırlar” ayeti gereğince ümidimiz olmadığı halde bir iki hatırlatmada bulunalım: Fasıklara yüz verip tevhidi mücadele çizgisini bir avuç çıkara temah ederek karalamayın. Aynı derginin ilk sayısında da Afgani hakkında iftiralar düzmekle kendini görevlendiren ve “Büyük Türk Kültür Sistemi” bağlılığından kendini kurtaramamış bir kişinin yazdığı deli saçması hezeyanlara ise, burada yer vermeye gerek görmüyoruz. Ancak bu dergiyi çıkartanları bir kere daha uyarıyoruz: “Öyle bir fitneden sakının ki aranızda sadece zulmedenlere değmekle kalmaz. Bilin ki Allah’ın azabı çetindir” (8/25)

V. Eserleri

Afgani’nin yazılı iki eseri vardır. Birincisi Afganistan Tarihi, diğeri Türkçe’ye de çevrilen Tabiatçılığa Reddiye. Daha önce de bahsettiğimiz bu eser, mahalli şartlar da gözetilerek yazıldığı için; devrinde modern bir kelam ilmi olarak tanımlanmasına rağmen günümüz bilgi birikimi açısından ele alındığında iç bütünlüğünü sağlamış bir eser olsa da içerik ve üslup olarak tatmin edici değildir.

Afgani’nin geri kalan eserleri el-Urvetü’l-Vuska gibi kendi yayınladığı dergi ve gazetelerdeki makalelerinden ibarettir.

Görüşlerinin bir kısmı da M. Abduh, R. Rıza gibi talebe ve takipçileri tarafından aktarılmaktadır.

VI. Sonuç

Sonuç olarak; 19. yüzyılda ümmeti düştüğü durumdan kurtarmak için birçok kişi ileri atılmış, birçok fikir ileri sürülmüş, birçok harekete kalkışılmıştır. Bunların bazıları daha başlangıçta yok olmuş, bir kısmı da kısmi başarılar elde etmekle beraber ya asliyetinden uzaklaşıp entegre olmuş ya da uzun süre yaşayamamıştır. Fakat bu hareketlerin hiç biri Cemaleddin Afgani’nin öncülüğünü ettiği hareket kadar net ve sağlam olmamıştır. Hiç biri onun Kur’ani anlayışına ve mesajla içinde bulunulan durum arasında irtibat kurma gücüne, siyasi yorumlamalarına ve dinamizmine yetişememiştir.

Afgani gerçi hayatında çabalarının semeresini görememiştir, fakat ondan sonra gelişen bir çok harekete damgasını vurmuştur. Muhammed Abduh’lar, Reşid Rıza’lar, Sekip Arslan’lar, Mehmed Akif’ler onun talebesi; Hasan el-Benna’lar, Malik b. Nebiler, Seyyid Kutuplar, Ali Şeriati’ler, Murtaza Mutahhari’ler onun devamcısıdırlar. Afgani onların Tevhidi çizgilerini kazanmalarında önemli bir etken olmuştur. İşte onun en önemli eseri de, İslami uyanışa ve tevhidi bilinçlenme sürecine yaptığı bu yaygın katkıdır.

Afgani’nin elbette tartışılabilir hataları yok değildir. Fakat bu hatalar o zamanın konjonktürel durumu, onun ve içinde yaşadığı dünyanın bilgi, imkan ve görgü seviyesi göz önünde tutularak ele alınmalıdır ve unutulmamalıdır ki Cemaleddin Afgani, Rasulullah (s)’ın Kur’ani mücadele metodu ve yaşam tarzını; Hz. Ali’nin, Hz. Hüseyin’in, İmam Zeyd’in, İmam Ebu Hanife’nin Kur’ani ve inkılabi çizgilerini yakalamaya çalışmış; bu konuda öncülü olan İbn Teymiyye’nin muharref değerlere, mistisizme, Moğol istilasına karşı verdiği mücadeleyi, o bu kez hem Batı emperyalizmine, hem de İbn Teymiyye’nin maalesef hem kendi konumu, siyasi şartlar, hem de devrin anlayışları, söylemleri yüzünden karşısında pek başarı sağlayamadığı ve zaman içerisinde İslam’a iyice yerleşip bugüne dek bir kambur olarak gelen mistik ve batıl unsurlara karşı vermiştir.

Devrinde bir sonuç alamamasına gelince; bunu şu hikaye belki daha iyi açıklayabilir: “Abbasiler devrinde bir Harici lidere niçin isyan etmediği sorulunca kendisi gibi on kişi (ya da üç yüz kişi) bulsa hilafeti ele geçireceğini söyler. Bu söz devrin halife-sultanına aktarılınca, sultan şöyle der: Onu rahat bırakın, bu millet içinde kendisi gibi on kişi asla bulamaz.”

Afgani rahat bırakılma şansına bile sahip olmadı.

Onun ve onun gibi sıkıntılı anlarda mücadeleden yılmayan, İslam mücahitlerinin durumunu belki şu ayet daha iyi açıklar: “Onlar bir ümmetti gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz onların yaptıklarından sorulmazsınız.” (Bakara, 134)

Evet, biz onların hatalarından sorulmayacağız. Bize düşen onların Rasulullah’dan bize taşıdıkları İslam bayrağını, tevhid şiarını hakkıyla taşımak, İslam öncülerinin eksik bıraktıklarını tamamlamak, hatalarını tekrarlamamak, Kur’ani mücadeleyi sürdürmek, tağutlara karşı cihad etmektir.

“Ey iman edenler! Sabır ve namazla Allah’tan yardım dileyin. Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir… Sabredenleri müjdele! Onlar, kendilerine bir musibet değdiği zaman biz ancak Allah içiniz ve O’na dönücüleriz derler. İşte Rablerinden bağışlamalar ve rahmet hep onlaradır ve doğru yolu bulanlar da onlardır.” (Bakara, 153, 156-157).

Mehmet Serdar / Haksöz Dergisi

Notlar:

1- İslam Ansiklopedisi, s. 82, MEB,
2- A. g. e., s. 82.
3- Muhsin Abdulhamid, Cemaleddin Afgani, s. 19, Fecr Yay., Ankara, 1991.
4- Aziz Ahmet, Hindistan ve Pakistan’da Modernizm ve İslam, s.  16, Yöneliş Yay., İstanbul, 1990.
5- Muhsin Abdulhamİd, s. 20.
6- İslam Ansiklopedisi, s. 82.
7- İslam-Türk Ansiklopedisi, C. 2, s. 271, MEB, 1944.
8- M. Akif Ersoy, Modernleşmek mi, İslamlaşmak mı, s. 19-21, İhya Yay., İstanbul, 1983.
9- Muhsin Abdulhamid, s. 23-24,
10- İslam Ansiklopedisi, s. 82.
11- A. g. e., s. 82.
12- Cemaleddin Afgani, Tabiatçılığa Reddiye, s.  3-4, Diyanet işleri Reisliği Yay., Ankara, 1956.
13- A.g.e.
14- Aziz Ahmet, s. 155.
15- Muhsin Abdulhamid, s. 22-23. Cemaleddin Afgani-Muhammed Abduh, Urvetu’l-Vuska, s. 21, Bir Yay., İstanbul, 1987.
16- İslam Ansiklopedisi, s. 83.
17- A.g.e., s. 83.
18- Muhsin Abdulhamid, s. 28-29.
19- Afgani-Abduh, s. 25.
20- A.g.e., s. 35-36
21- Muhsin Abdulhamid, s. 30.
22- A.g.e., s. 30.
23- İslam Ansiklopedisi, s. 83.
24- A. g. e., s. 83; Murtaza Mutahhari, Son Yüzyılda İslami Hareketler, s. 16 vd., Sahra Yay., Ankara, 1988; Afgani-Abduh, s. 55.
25- Muhsin Abdulhamid, s. 33.
26- Dr. İsa Seyf, “Seyyid Cemaleddin ve İran İnkılabı”, A.Ü. D.T.C. Fak. Doğu Dilleri ve Edeb. Arş. Enst. Mecmuası, Sene 1964, Cilt I, Sayı I. s. 42-43.
27- A.g.e., s. 42-43.
28- İslam Ansiklopedisi, s. 84.
29- Hamit İnayet, Arap Siyasi Düşüncesinin Seyri, s. 132, Yöneliş Yay., İstanbul, 1991.
30- Mutahhari, s. 20.
31- Muhsin Abdulhamid, s. 40.
32- A.g.e., s. 38.
33- A.g.e., s. 39.
34- A.g.e., s. 41 vd.
35- Malik Bin Nebi. İslam Davası, s. 44-47, Yöneliş Yay., İstanbul, 1990.
36- Afgani-Abduh, s. 90-91.
37- A.g.e.. s. 98.
38- A.g.e., s. 108-109.
39- A.g.e., s. 99.
40- A.g.e., s. 139-153.
41- A.g.e., s. 98.
42- A.g.e., s. 83.
43- A.g.e., s. 117-118.
44- Hamid inayet, s. 118.
45- Afgani-Abduh, s. 155 vd.
46- Aziz Ahmed, s. 55 vd.
47. Afgani-Abduh, Urvetü’l-Vuska, Bir Yay., İstanbul, 1987, s. 53-54 vd.
48. M. Mutahhari, Son Yüzyılda İslami Hareketler, Sahra Yay., Ankara, 1988.
49. M. M. Hüseyin, Modernizmin İslam Dünyasına Girişi İnsan Yay., İstanbul, 1986, s.10-11.
50. Muhsin Abdulhamid, Cemaleddin Afgani, Fecr Yay., Ankara, 1991, s. 97-121.
51. Muhammed El-Behiy, Çağdaş İslam Düşüncesinin Oluşumu ve Batı S, Girişim Yay., İstanbul, 1986, s. 75-121.
52. M. M. Hüseyin, a. g. e., s. 95.
53. A. g. e-, s. 83.
54. Mehmet Emin, “İran Türkleri”, Türk Yurdu, Sayı 21,23 Ağustos 1328, s. 650.
55. Afgani’nin milliyetçilik ve ırkçılık hakkındaki görüşleri için bkz.: Urvetü’l-Vuska, s. 83,117-118.
56. Reşid Rıza, el-Menar, Cilt 8, s. 401-403, Mısır, Ağustos 1905.
57. Sultan Abdulhamit, Siyasi Hatıratım, Dergah Yay., İstanbul, 1987, s. 179.
58. İsmet Bozdağ, S. Abdulhamit’in Hatıra Defteri, Pınar Yay., 9. Baskı, İstanbul, 1992, s.73.
59. Akif, “Köse İmam”da Abdulhamit’i şöyle tanıtır:”Gölgesinden bile korkup bağıran bir ödlek Otuz üç yıl bizi korkuttu şeriat diyerek.”Görülüyor ki muhafazakarların aksine bir müslüman olarak Akif, saltanattan ve sultanlardan pek hazzetmemektedir.
60. Selahattin Kılıçaslan, Fikir ve Sanatta Hareket Dergisi,  Sayı. 108, S.19-26, Aralık-1974.
61. Bu sahte mektubu incelemek isteyenler için: Alaaddin Yalçınkaya, Cemaleddin Afgani ve Türk Siyasi Hayatı Üzerindeki Etkileri, Osmanlı Yay., İstanbul, 1991, s. 144-159. Türkçü hezeyanlarla yazılan kitapta sonuç olarak Afgani, takiyyeci bir Şii olarak gösterilmektedir ve tabiî onun bir suçu da İran ajanı olmak ve İslam inkılabını hazırlayan etkenlerden biri olmaktır. Nedense bu ithamlar hep Türkçü muhafazakarlardan gelmektedir. Fakat asıl acı olan müslümanların bu haberleri getirenlere kanmalarıdır.
62. M. M. Hüseyin, a. g. e., s. 95 vd.
63. Hikmet Zeyveli, Tenkid Ahlakı, Hak Söz Dergisi, s.13, İstanbul -1992.
64. Ahmet Davudoğlu, Dini Tamir Davasında Din Tahripçileri, İstanbul, 1978, Eskin Mtb-, s. 56-69. Bu yazıda Davutoğlu’nun beddualarından başka hiç bir katkısı mevcut değildir. Sadece C. Meriç’ten iktibas ettiği notlarla iktifayı yeterli bulmaktadır. Ayrıca bkz.: Cemil Meriç, Mağaradakiler, s. 305-366. Buradada Afgani, iştiraki komünist olmakla itham edilmekte, ‘Tabiatçılığa Reddiye”de yazdıkları gözardı edilip küçümsenmekte ve referans olarak da Hanna ve Gardener’in Arap Socialism (1969, Leiden) adlı kitabına başvurulmaktadır.
65. Mümtaz’er Türköne, “Modern İslam Düşüncesinin Başlangıcı Meselesi ve Cemaleddin Afgani Efsanesi”, Bilgi ve Hikmet, Bahar 93/2, s. 93.
66. A. g. d., s. 95,2 nolu dipnot.
67. A. g. d., s. 94.
68. A. g. d., s. 95.
69. A. g. d., s, 95.
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: