Urumçi Hapishanelerinde Yazılan Tarihi Roman: Suç


18 Kasım 2009 tarihinde Almatı şehrinde uzun yıllar Urumçi hapishanesinde yattığı yıllarda gizlice kaleme alarak Kazakistan’a gönderen ve bu şekilde Kasım ayında basılmasını sağlayan Kacıgumar Şabdanoğlu’nun altı ciltlik otobiyografik tarihi romanının tanıtım toplantısı yapıldı. Bu önemli eseri tanıtmak amacıyla, eseri yayına hazırlayan Kazakistan’ın önde gelen yazarlarından Kabdeş Cumadilov tarafından kaleme alınan kitabın önsözünü Kazak Türkçesinden aktararak sunuyoruz. Abdulvahap Kara

Kacıgumar [Hacıömer] Şabdanoğlu! Bu ismi günümüzde bilmeyen, duymayan bir Kazak Türk’ünün olduğunu sanmıyorum. Onu Kazak edebiyatının klasiği, Sincan’daki yeni edebiyatın temelini atan yazar olarak tanımasalar bile, Guinesse ekorlar kitabına giren bir kişi olarak muhakkak biliyorlardır. Guinesse rekorlar kitabı… Bu yazar hangi alanda rekor sahibi diye merak ettiniz, değil mi? Söyleyeyim, hapishanede en uzun süre kalma rekoru. Şabdanoğlu şimdi 84 yaştadır. Aradaki kesintileri saymazsak, o bu uzun yaşının yarısını hapishanede geçirmiş. Sanki böyle olacağını bilmişçesine, kader ona uzun bir ömür bahşetmiş. Seksen dört yıl yazmaya da, demir parmaklıklar gerisinde yaşamaya da bolca yetiyor.

Yazar ve hapishane. Kalem ve demir parmaklıklar. Bunlar normal zamanlarda birbirleriyle bağdaşmayan mefhumlardır. Diğer taraftan buna şaşırmak da yersiz gibidir. Bir emperyalist devletin pençesine düşen sömürgeleştirilmiş bir halkın sevdiği, özgürlükçü aydını hapishanelerde yatmayacak da, başka ne yapacaktı ki? Akıntıyla birlikte yüzen açıkgözler ile menfaat düşkünü ikiyüzlülerden değilse, kovuşturma, sürgün, hapishane dedikleriniz – yiğit kişinin alın yazısı değil midir?! Rusya İmparatorluğu’nda gideceğin sürgün yerin Sibirya’nın soğuk, balta girmemiş ormanlarıdır… Fakat Çin Kağanlığında böyle soğuk Sibiryalar yoktur. Onun yerine Tarım’ın içinde olduğu Taklamakan çölü vardır. Gölgesiz, susuz, tamamen çöl. Altmış derece sıcaklarda uçan kuşların kanatlarının bile kavrulduğu bir mekan. Sibirya’da azap varsa, Tarım’da cehennem var. Yazar Şabdanoğlu cezasının yirmi yılını (1958 – 1978) bu Tarım kampında geçirdi. Ancak Mao öldükten sonra, o da az bir zaman için, rahat yüzü görebildi.

Fakat bu rahatlık uzun sürmedi. Kısa bir kesintiden sonra yazar tekrar dört duvar arasına hapsedildi. Bahane ve gerekçeler yeterlidir. “Sovyetler Birliği’nin casusu” olmakla yaftalandı. Bu defa verilen ceza 15 senedir. Cezasını çekeceği yer Urumçi’nin 1 nolu hapishanesidir. Ayı, senesi, hatta saat ve dakikasına varıncaya, cezasını sonuna kadar çektirdiler (1986 – 2000). Hapishaneden çıktıktan sonra uzaklara gitmesine engel olacak ve devamlı gözetimde tutacak göz hapsi başladı. Tüm bunlara Kacıgumar’ın gençlik devrinde, öğrencilik yıllarında Koumintang hapishanesinde yattığı iki yılı da ilave ederseniz, onun hapishanelerdeki stajının kırk yılı aştığını görürsünüz.

Evet adaletsizlik ve diktatörlüğün yaygın olduğu bir ülkede hapishanelerde kimler yatmadı ki?! Böyle yerlerde köleliğe boyun eğmeyen şuurlu insanların mekanı hapishanelerdir. Ancak, şuurlu insanlar için mesele hapishaneye düşmek değildir, mesele mahpustaki günlerin nasıl geçirildiğindedir. Şabdanoğlu’nun dünyada eşi benzeri olmayan yiğitliği şudur ki, o bütün eserlerini hapishanede yazmıştır. Tarım çölünde kamplarda bulunduğu sırada olayları kafasında olgunlaştırıp roman kurgularının ilk taslaklarını zihninde oluşturmuş olmalıdır. Tarım’dan döner dönmez hemen “Kılmıs” [Suç] romanını yazmaya başladı. Fakat özgürce yaşadığı az zamanda altı ciltlik eserinin ancak ilk iki kitabını yazabildi. Üçüncü kitabı matbaadan çıkıp mücellide geldiği sırada yakalandı, kitabı yakıldı. “Suçun” kalan ciltlerini Urumçi hapishanesinde yazdı. Gizlice yazdığı roman sayfalarını saklama metotları, sonra bunları nasıl dışarıya gönderdiği, daha sonra bu sayfaların sınırdan hangi yollardan geçirilerek benim elime geçtiği, ayrı bir yazının konusudur.

Böylece Kazak edebiyatı tarihinde bu şekilde ilk defa dünyaya gelen altı ciltlik romanın göbek bağı hapishanede kesildi. Bu nasıl bir sabır, nasıl bir çalışkanlık ve nasıl bir edebiyat aşkıdır, Allah aşkına söylesenize?! Kendisi zindanda yatan, özgür dünyaya kavuşup kavuşmayacağı şüpheli bir insanın yüce ülküsünden taviz vermeden, gelecek nesillere ithaf ederek kitap yazmasından daha büyük bir kahramanlık olabilir mi?!

Yazarın “Suçtan” başka, hapishanede dünyaya gelen bir başka büyük eseri – Pana [Himaye] isimli romanıdır. Sincan’daki özgürlük mücadelesinin kahramanı Zuvka [Süha] Batur’un hayatını konu eden bu roman 2004 yılında Almatı’daki Dünya Kazakları Cemiyeti tarafından yayınladı. Romanın sonunda “Urumçi, 26.II.1988 – 25.VII.1989, 1 Nolu Hapishane” yazısı bulunmaktadır. Evet, Kacıgumar’ın on beş yılının geçtiği mekânı burasıdır. Yazarın bu hapishanede başka hangi eserler yazdığı şimdilik bize malum değildir.

Sincan’daki Kazak edebiyatının diğerlerine benzemeyen bir özelliği, “hapishanelerde doğan edebiyat” olarak nitelendirilebilecek önemli eserlerin kaleme alınmış olmasıdır. Sincan’da “hapishane eserlerinin” temelini atan – şair Tancarık’tır. Yedi sene (1940 – 1946) Urumçi hapishanesinde azap çeken Tancarık Coldıoğlu’nun eserlerinin % 70’i demir parmaklıklar arasında yazılmıştır. Aradan yarım asır geçtikten sonra onun geleneğini Şabdanoğlu devam ettirdi. Akılda tutulması kolay, kafiyeli şiirler hücrelerde yatanlar tarafından ezberlenerek halka ulaştırıldı. Fakat nesirden, uzun cümlelerden oluşan roman serisini kağıt parçalarına yazmak ve sonra bunları bir yolunu bularak dışarıya çıkarmak, Allah kimsenin başına vermesin, çok zor bir iştir.

Yeri gelmişken söylemek gerekir ki, elbette Kazakistan’da da vurulup dövülen, hapishanelere girip uzun süre yatan yazarlar az değildir. Hatta bunların çoğu sürgün yerlerinden dönmeyerek cellâtların elinde hayatlarını da kaybettiler. Ancak, ne yazık ki, bunlardan bize intikal eden edebi miras yok gibidir. İmancüsip [İmanyusuf] ve Madi’nin [Mehdi] dertli ve acıklı türkülerinden başka elimizdeki “hapishane eserleri” sayılıdır. Niçin böyledir? Rusya hapishanelerinin kapısı niçin bu kadar sım sıkı kapalıdır? Hapishaneye girenlerin izleri vardır, fakat çıkanların izleri yoktur. Yoksa atalarımızın “Rus – demir pençe, Çin – deri pençe” dedikleri hakikat midir? Araştırmak gerekir.

Değerli okuyucu, Kacıgumar’ın romanını tarz bakımından bir hatırat, bir otobiyografik eser olarak kabul edebiliriz. Fakat yazar eserinde sadece kendi hayatını konu etmemektedir. Altı kitaptan oluşan kapsamlı eser yarım asırlık bir dönemi de gözler önüne seriyor. Romanın ilk bölümlerinde 1930’lı yıllardaki Kazakistan’ın acı gerçekleri yer almaktadır. 1925’te Kazakistan’ın Ayagöz şehrinin Tansık bozkırında doğan yazar 1932’de yedi yaşında açlık felaketine uğrayan halkla beraber Sincan’ın Çaveşek şehrine geçti. Ondan sonraki bölümlerde Sincan’daki özgürlük mücadelesi, reformlar ve ihtilaller, şahıslar değişse de mahiyet ve tutumları değişmeyen hükümetler gözlerinizin önünden sırayla geçip gidiyor. Biz tüm bunları yazarın ikinci “beni”, başkarakteri Biygabil’in başından geçenler olarak takip ediyoruz.

Romanın en dikkat çekici yanı, yazarın böylesine uzun bir süreci çeşitli olayları sığdıracak bir biçimde kendine özgü bir teknikle vermiş olmasıdır. O bu tekniği, Batı’dan değil, yazarın kendisinin de iyi bildiği Doğu’dan almaktadır. Ona bu konuda yol gösteren, hepimizin bildiği “Binbir Gece Masalları”ndaki metottur. Bu eski Arap masalında “O benim hürmetli padişahım” diye başlayan Şehrazat’ın birbirinen ilginç hikâyeleri anlatılır ya, işte tam onun gibi. Roman olayları mahkûmun sorgu görevlisine verdiği cevaplar şeklinde ortaya konmaktadır. Her bölümün başında yazar “O hürmetli soruşturmacım eğer yalanım varsa, kafamı parçalayınız” sözünü tekrarlamaktadır.

Eser acı mizaha, düşmanlık ve intikama, tebessüm ettiren kinayelere doludur. Yazar ile toplum birbirine zıttır. Sorgu görevlisi onun tüm hayatında yönetime karşı suçun izlerini görür. Bu sebeple yazar sorgucuya “Evet, doğru söylüyorsunuz, benim bu dünyaya gelmem ve yaşamamın kendisi de suçtur”, der. “Benden sonraki en büyük suçlu annemdir. Eğer o kişi beni doğurmasaydı, yedi yaşımda elimden tutarak bu ülkeye getirmeseydi, o zaman benim tüm bu suçlarımın hiçbirisi olmayacaktı…”

Kacıgumar Şabdanoğlu – edebiyatın tüm alanlarında çalışmış bir yazardır. Edebiyata ilk adımlarını şiirle attı. Onun “Bizim Ev” şiiri daha 1950’li yıllarda yazarın şöhret olmasını sağlamıştı. Yazarın dram türündeki eserleri ile manzum çalışmaları da yok değildir. Genel olarak Şabdanoğlu’nun eserlerinin tümünü yayınlamak ve incelemek gelecek günlerin işi olmalıdır.

Şimdi Kacıgumar Şabdanoğlu Çaveşek şehrinde yaşamaktadır. Seksen yaşını geçen yaşlı yazarın bundan sonraki arzusu doğduğu topraklara, Kazakistan’a dönmektir. Bu hususta Kazakistan Cumhurbaşkanı’ndan yardım isteyerek iki defa mektup yazdığını biliyorum. Şimdilik yazarın kendisinden önce eserleri bize ulaşmış bulunmaktadır. Dört duvar arasında, taş zindanlarda doğan romanları Kazakların engin bozkırlarında özgürce kanat çırpacak ve kadirşinas okuyucularına ulaşacaktır diye ümit ediyoruz.

Kabdeş Cumadilov

Kazak Türkçesinden aktararan: Abdulvahap Kara

Reklamlar

2 Yanıt

  1. bu yazarın azmine cesaretine baş eğmemek mümkünmü

  2. bu sitedeki bazı bilgilere ulaşamıyorum.neden acaba?

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: