Türkiye – Türk Dünyası İlişkileri: 1991-2009


Türkistan - TürkeliAnadolu Türkleri ile Rusya Türkleri arasındaki ilişkiler, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Türkistan coğrafyasına dönük politikalarıyla, özellikle Osmanlı’da 1839’da Tanzimat Fermanı ile başlayan reform hareketleri sonrasında yoğunlaşmıştır. Türkistanlı Ceditler[1] o dönemde öğrenci olarak İstanbul’a gelmiş ve İttihat ve Terakki Cemiyeti ile bu sayede tanışmışlardır. Eğitimlerini tamamlayan öğrenciler geri döndüklerinde, Osmanlı muhalif aydınlarından oluşan Jön Türklerden etkilenerek, kendilerine Yaş Buharalılar ve Yaş Hiveliler[2] gibi isimler vermişlerdir. 1917 Bolşevik İhtilali ile bölgede oluşan karışık durum ise nispeten iyi giden ilişkileri olumsuz yönde etkilemiştir. 1920’ye kadar diyalog zor da olsa sürdürülmeye çalışılmış, fakat sonrasında dış dünya ile ilişkiler 1989 yılına kadar ciddi oranda kesilmiştir.

1.Dünya Savaşı’ndan sonra Anadolu Türkleri ölüm-kalım savaşı verirken yeni kurulan SSCB kısa sürede Orta Asya ve Kafkasya’da gücünü tesis etmiştir. Bu dönemde ne Türkiye’nin dış Türkler ile yeterince ilgilenecek gücü vardır, ne de Sovyetler coğrafyasında ciddi bir hareket serbestisi bulunmaktadır. Stalin’in Sovyet dünyasındaki demir eli ile Türkiye’nin uluslararası sistemdeki zayıflıkları birleşince Türk dünyasında gerçek anlamda bir ayrılık yaşanmıştır.

Soğuk Savaş sonrası dönemde ise onlarca yılın ihmali nedeniyle Türkiye’nin bölgeye yönelik politikalarını oluşturması çok da kolay olmadı. Bunun yanında Orta Asya ülkelerinin ve Azerbaycan’ın bağımsız olmalarına karşın Rusya’ya olan siyasi ve iktisadi bağımlılıkları henüz kırılmış değildi. Kendi iç sorunları ile uğraşmak zorunda olan bu ülkelerin ekonomileri de iyi durumda değildi. Her ne kadar, Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra bölgedeki Rus nüfus, etnik ve politik endişelerle Rusya’ya göç etmeye başlamışsa da başlangıçta bölge nüfusunun homojen olduğunu söyleyebilmek zordur. Örneğin Kazakistan’da ilk yıllar Kazaklar nüfusun % 50’sini dahi oluşturamıyorlardı. Yine bu ülkelerde ülke dilinden çok Rusça yaşam dili olarak ön plana çıkıyordu. Kısacası kâğıt üzerinde bağımsız olsalar da ilk yıllarda Türk cumhuriyetlerinin bağımsızlıkları tartışmalı görünüyordu. Bazı ülkelerin bu bağımsızlığı ne kadar devam ettirecekleri dahi tartışılmaktaydı.

Sovyetler’in çöküp Türk cumhuriyetlerinin ayrı birer siyasi yapı olarak ortaya çıkması sonucunda 1990’ların başında, Türkiye Orta Asya ve Kafkasya ülkeleriyle yeniden ilişki kurma şansını elde etmiştir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla ortaya çıkan ve çoğunlukla halkları Türk olan yeni devletler (Kazakistan, Azerbaycan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Özbekistan) Türkiye’yi büyük ölçüde heyecanlandırmıştır. Bu heyecan dalgası içinde Tacikistan’ın adı da ‘Türk cumhuriyeti’ olarak geçmeye başlamıştır. Türkiye, bölge ülkelerini tanıyan ve onlarla diplomatik ilişki kuran ilk ülkedir. Bölge ülkeleri ile ilişkilerini geliştirmeye hevesli olan Türkiye, ayrıca bu devletlerin uluslararası toplumla olan ilişkilerini geliştirmeleri hususunda da yardımcı olmuştur. Çünkü o tarihe kadar kendisini önemli oranda yalnız hisseden Türkiye ‘yeni kardeşleri’nin güçlenmesi sayesinde yalnızlığının da son bulmasını ümit etmiştir.

Denebilir ki Türkiye’nin bölgeye dönük en önemli önceliği genç Türk devletlerini ayakta tutmak ve onları uluslararası topluma kabul ettirmektir. Bunun için maddi-manevi pek çok fedakârlıklara katlanılmış, pek çok kampanyavari girişimlerde bulunulmuştur. Ne var ki Türkiye’nin burada devlet olarak bütüncül bir politika izleyebildiğini söylemek güçtür. Ayrıca bölgeye dönük politikalarda bir ısrar ve istikrar da gözlenmemektedir. Türkiye içerisindeki siyasi çekişmeler ve kavgalar ne yazık ki dış Türkler politikasına da yansımıştır. Dünya ideolojik dünyadan yeni bir düzene doğru ilerlemesine karşın Türk dünyası ile ilgilenmeyi ‘faşistlik’ olarak gören siyasiler dahi çıkabilmiştir. İyi niyetli pek çok girişim ise devletin bürokratik engellerine ve Türkiye’nin ekonomik zayıflıklarına çarpmıştır. Devletin bunca zaaf gösterdiği bir ortamda şaşırtıcı bir şekilde sivil toplum bölgede devletin açıklarını önemli ölçüde kapatmaya çalışmıştır. Bu kişi ve kuruluşlar kimi zaman ticari Saiklerle, kimi zaman ise ideolojik ve dini nedenlerle Orta Asya’da ve Azerbaycan’da çok büyük yatırımlara girişmişlerdir. 1991 yılından bu yana Türk sivil toplum kuruluşları ve şirketleri doğrudan yatırımlar, ihaleler, karşılıklı insan değişimi ve ticaret sayesinde Türkiye ile Türk dünyası arasında tarihi bir yakınlaşmanın oluşmasına neden olmuşlardır.

***

Türkiye’nin bölge ülkeleri ile güçlü etnik, tarihi, dini, toplumsal ve kültürel bağlarının bulunması diğer bölge ülkelerine (örneğin İran) oranla Türkiye’yi çok daha avantajlı kılmıştır. Peki, Türkiye’nin 1990’ların başında uyguladığı Orta Asya politikasının ardındaki temel dinamikler nelerdir? Türkiye, başlangıçta haklı olarak ve büyük bir heyecanla bölge ülkeleri ile ekonomik ve siyasi ilişkilerini geliştirmek istemiştir. Bununla birlikte heyecanlı ama hazırlıksız girişimler ile bazı önemli hataların yapıldığı da kabul edilmelidir. 90’lardan itibaren bölgeye yönelmeye başlayan Türk özel sektörü burada tam anlamıyla başarılı olamamıştır. İyi niyetli girişimcilerin yanı sıra fırsatçı denebilecek bazı kişiler Türk girişimcilerinin başarılarını uzunca bir süre gölgelemiştir. Ticari ilişkilerde devletin de önemli bir yönlendirici güç olarak hareket etmediği, hatta pek çok olayda kolaylaştırıcı olmaktan çok engelleyici olduğu gözlenmiştir.

Türkiye TİKA, burslar, Eximbank gibi kanallar vasıtasıyla bölge ülkelerine çeşitli yardımlarda bulunmuştur. Ancak bu yardımlar dağınıktır, istikrarlı ve hedefe odaklı değildir. Ayrıca yardımların arkasının takip edilmediği, örneğin Türkiye’de okutulmuş öğrencilerin eğitimleri sonrasında karşılaştıkları denklik, iş bulma gibi hayati sorunların önemsenmediği anlaşılmaktadır. Türkiye içerisindeki siyasi kırılmaların bazı diplomatlar üzerinde bile etkili olması ve bölgedeki Türkiye insanlarının birbirlerine karşı zaman zaman ortaya çıkan hasmane tutumları Türkiye’ye güç, enerji ve kaynak kaybettirmiştir. Bazı durumlarda sadece bireyler değil Türk hükümeti de yerine getiremeyeceği vaatlerde bulunmuştur.

Bir diğer sorun ise 90’lı yıllarda Rusya faktörünün başlangıçta ciddi oranda yok sayılması ve bölgede çok kısa bir zaman öncesinde etkin bir Rus faktörü olduğunun çok geç farkına varılmasıdır.

***

2000’li yıllara bakıldığında ise Türkiye’nin büyük bir ekonomik kriz ve depremin ardından şaşırtıcı bir ekonomik patlama gerçekleştirdiğidir. Ayrıca Türk ekonomisi sadece gelişmekle kalmamış, bu gelişmesini ithalat-ihracat merkezli olarak yapmıştır. Bunun doğal sonucu olarak bölge ülkeleri ile ticaret ve yatırımlarda ciddi bir artış gerçekleşmiştir. Türkiye’nin milli gelirindeki artışa paralel olarak dış yardımlarında da önemli bir yükselme meydana gelmektedir. Özellikle TİKA aracılığıyla bölgeye yapılan yardımların geçmişle kıyaslanamayacak ölçüde artması ilişkilerde orta ve uzun vadede önemli katkılar sağlayacaktır. Buna ek olarak Kazakistan ve Azerbaycan başta olmak üzere Hazar Havzası enerji kaynaklarının yükselen önemi Türkiye ile bölge arasındaki ilişkilerde yeni bir itici motor rolünü oynamaya başlamıştır. Özellikle Bakü-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattı’nın (BTC) devreye girmesi ve bunu gaz hatlarının takip etmesi, dahası bu hatlara Türkmen ve Kazak enerji hatlarının da eklenme olasılığı Türkiye ile Türk cumhuriyetleri arasında kalıcı ve çok güçlü bağların kurulmasında önemli bir araç olarak ortaya çıkmıştır. Ne var ki ekonomik alanda ve enerjide sağlanan ilerleme siyasi alana istenildiği ölçüde yansımamıştır. Bunda Türkiye’nin olduğu kadar Türk cumhuriyetlerinin de sorumlulukları vardır. Örneğin Özbekistan sadece Türkiye ile ilişkilerinde değil diğer Türk cumhuriyetleri ile ilişkilerinde de ciddi sorunlar yaşamakta olan bir ülkedir. Aynı şekilde Kırgızistan’ın iç karışıklıkları dış ilişkilerine de olumsuz yönde etki yapmaktadır. Bölge ülkelerinin henüz siyasi olgunlaşma sürecini tamamlamamış olması, çoğu kez tek lider yönetimlerinin bulunması Türkiye ile ilişkilerde de kendine özgü sorunlara yol açmaktadır. Tüm bunlara rağmen Türkiye bölgeye ilişkin sorumluluklarını ihmal edemez. Bundan sonraki dönemde daha planlı, daha istikrarlı ve daha çok hedef-odaklı politikaların izlenmesi gerekmektedir.


[1] İsmail Gaspıralı’nın Kırım’da başlattığı usul-ü cedit (yeni metot) okulları, daha sonraki dönemlerde bütün reformculra isim babalığı yapmıştır ve kendilerini “Cedit” olarak tanımlamalarını sağlamıştır.
[2] Andican, P. D. (2003). Cedidizm’den Bağımsızlığa Hariç’te Türkistan Mücadelesi.İstanbul: Emre.


Gülay Kılıç, USAK Orta Asya ve Kafkasya Araştırmaları Merkezi

Reklamlar

2 Yanıt

  1. […] (15.05.2010) [3] Gülay KILIÇ, Türkiye-Türk Dünyası İlişkileri:1991-2009,  https://guneyturkistan.wordpress.com/2009/11/13/turkiye-%E2%80%93-turk-dunyasi-iliskileri-1991-2009/ (19.05.2010) [4] Gül TURAN ve İlter TURAN, a.g.e. Sayfa 403 [5] Gülay KILIÇ, a.g.m [6] […]

  2. […] (15.05.2010) [3] Gülay KILIÇ, Türkiye-Türk Dünyası İlişkileri:1991-2009,  https://guneyturkistan.wordpress.com/2009/11/13/turkiye-%E2%80%93-turk-dunyasi-iliskileri-1991-2009/ (19.05.2010) [4] Gül TURAN ve İlter TURAN, a.g.e. Sayfa 403 [5] Gülay KILIÇ, a.g.m [6] […]

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: