Karabağ’dan Yassıada’ya “serbest” ve “sığıntı”lı bir yol gider


Karabağ’dan Yassıada’ya “serbest” ve “sığıntı”lı bir yol giderI. Türk-Azerî Münasebeti

Türkiye-Ermenistan maçında UEFA’nın talebi doğrultusunda Azerî bayraklarının stada alınmaması nedeniyle Azerbaycan’da Türk Şehitliği’ndeki bayrakların indirilmesi, şehitlik civarındaki iki camiin kapatılması; Azerbaycantarafından bu yanlıştan dönülse de ciddî bir kıymet bilmezlik ve Türk Şehitliğine ‘sığıntı’ muamelesi yapılması ile eş anlamlıdır. Azerîler için çoğu hayatını kaybetmiş ve Azerî topraklarını sinesine vatan edinmiş Kafkas İslâm Ordusu’nun hatırasına yapılmış bu ‘hörmetsizlik’ ve ‘möhebbetsizlik’ aslında Azerîlerin bizatihi kendi ‘azadlık’ mücadelelerine karşı yapılmış bir münasebetsizlik olmalıdır.

Doksanlı yıllarda revaç bulan ve milli maç nedeniyle baş gösteren krize kadar kullanılan “İki devlet bir millet” söylemi ‘politik dil’in ötesinde tarihi, sosyal ve kültürel arka plânı olan, gerçeğe tetabuk eden bir söylemdir.

Siyasî dil’; gerek Türkiye’ye yakınlığı siyasî pozisyondan öte ‘inanç’ düzeyinde olan Elçibey, gerek politbüro geleneğinin en güçlü temsilcilerinden olan ve kendi konumunu bizzat Türkiye’nin tahkim ve takviye ettiği-ki darbe teşebbüsünden en üst düzeyde haberdar edilmiştir- minnete duyulan şükranın etkisinin sıcak olduğu Haydar Aliyev ve gerekse de tevarüs ettiği baba mirası ile enerji güzergâhında çakışan menfaatlerin zirveye çıktığı İlham Aliyev döneminde kültürel yakınlığa paralel bir görünüm arz etmiştir. ‘Siyasî dil’deki vurgunun kuvveti aslında arka plândaki kültürel bağ ve yakınlıktan kaynaklanmaktadır.

Sovyet rejiminin kökleştirdiği Azerî, Türkmen, Özbek gibi Türk topluluklarına verilen isimlendirmelerin yapay ve var olan farklılığın oldukça sathî oluşu gibi sebeplerle itibar edilmemesi gereken bu isimlendirme, yazımızda ancak dil alışkanlığı nedeniyle kullanılacaktır. Aradan geçen bunca asra rağmen bu topluluklarla tabii addedilebilecek ve esasa müessir olmayan dil ve kültür farklılığı dışında bir bütünün ayrılmaz parçası olma olgusunu yok farz ettirecek veya önemsizleştirecek somut veriler de bulunmamaktadır. Bugün Anadolu’da birçok insan köken olarak ya bir kısmı İran hudutları içinde yer alan Horasan’ı ya da tamamı İran hudutlarında bulunan İsfahan’ı dillendirmektedir. Urfalı Bekçi Bakır’dan derlenen bir uzun havada “İsfahan’dır aslı bizim elimiz/Ördek uçtu susuz kaldı gölümüz/Ya ben gidersem gardaş nice olur halınız/Sen gülünen oyna ben halıma yanar gezerim” denmektedir. Azerbaycan ve Anadolu’da tavattun etmiş birçok Türkmen aşiretinin aynı boya ve isme sahip olmaları aramızdaki en az farklılığın Azerîlerle olduğuna bir delil olmalıdır. 40-50 kelime dışında bir Azerî Türkü ile anlaşamamak mümkün değildir. İki-üç asır geriye doğru gidildiğinde farklılığın ancak coğrafyaya ait bir özellik olduğu rahatlıkla tespit edilebilmektedir.

Türkülerinin ana enstrümanı olan ‘telli saz’ın Anadolu’da en yaygın çeşidi ‘bağlama’ iken, Azerîlerde ‘tar’dır. Muzaffer Sarısözen ve Nida Tüfekçi gibi mühim şahsiyetlerin türküleri Anadolu’ya has folklorik bir malzemenin ötesinde bir kısmı sınırlarımız dışında yaşayan aynı dile ve terennüme sahip insanların birleştirici, kaynaştırıcı yapı taşı mesabesinde gören telâkkilerinin neticesi olarak Eğin, Harput ve Silifke yöresinde kullanılan ‘nefesli saz’ olan klârnet, yaygınlığına ve Mustafa Özgül gibi türkülere takdire şayan hizmetleri geçmiş bir klârnet virtüözü’nün gayretlerine rağmen sırf müşterek folklorda geçmişi olmaması nedeniyle ‘Yurttan Sesler’in aslî enstrümanları arasına dâhil edilmezken, ‘tar’ siyasî mülâhaza etkisi olmadan ve hiçbir zorluk da görmeden -bizce de doğru olarak – aslî sazlar arasında yerini alabilmiştir. Bir dönem Azerbaycan’ın ismi çeşitli sebeplerle sınırlı bir kitle dışında hatıra dahi gelmezken Muzaffer Sarısözen, Nida Tüfekçi ve bu sürecin son zamanlarında da Mehmet Özbek naif, rafine ve aslında ilgilileri dışında çoğu kimsenin farkına varamadığı bir şuurla Azerbaycan’a, illerimizin sayısının 67 olduğu bir dönemde 68. vilâyetimiz muamelesi yapmışlardır. TRT repertuarında ülkemizin türkü menbalarından olan Adana’dan 40, Afyon’dan 67 kırık hava yer alırken Azerbaycan’dan 90 türküye yer verilmiştir. Bu rakamlara uzun havalar dâhil edilmemiştir. Radyo konserlerinde Azerî bir türkünün okunmadığı program nerdeyse vaki değildir. TRT sanatçılarından bazıları özel repertuar gereği çoğunlukla Azerî türküleri okumaktadırlar. Bu duruma Azerîler de bîgâne kalmamışlardır. Her ne kadar türkü değil, şarkı repertuarımızda yer alsa da etkisi ve besteleniş tarzı ile yakılmış bir türküden farksız olan “Çırpınırdı Karadeniz bakıp Türk’ün bayrağına’ isimli eser, Komutanı Nuri Paşa’ya Azerbaycan devlet reisliği teklif edilen Kafkas İslam Ordusu’nun Bakü’ye girişi üzerineAhmet Cevat Ohundzâde tarafından yazılan şiire Hacıbeyli Üzeyir Bey’in ‘yaktığı bir beste’dir. Bu eser aynı zamanda bir siyasî hareketin gayri resmi marşı hüviyetini de kazanmıştır. YineAnavatan Partisi Genel Başkanı ve dönemin başbakanı Turgut Özal’ın hayranlığını belirterek seçim propagandasında kullandığı, dönemin en popüler türküleri arasında yer alan HuşengAzeroğlu’nunSerin sulu bulahlardan/Yeşil yaprak budaklardan/Lale renkli yanaklardan/Bal süzülen dudaklardan/Size selâm getirmişem” türküsü de böyledir. Türkünün devamında bize Azerbaycan’dan, Dede Korkut diyarından, Hazar’ın kenarından ve Şehriyar’ın seherinden selâm getirildiği ifade edilerek müşterek bağlara ve geçmişe vurgu yapılmaktadır.

Ermenistan’ın başkenti Erivan, tarihimizin en önemli ve dönüm noktalarından biridir. Tarih kitaplarının önemli başlıklarından biri Revan Seferi’dir. Revan asırlarca Müslüman Türklere ait bir vatan toprağı olmuş ve yakın bir döneme kadar nüfusunun büyük çoğunluğunu teşkil eden Azerîler sürekli göçe tabi tutulmuş ve bölge tamamen Ermenileşmiştir. TRT’nin yayınladığı Güldeste isimli uzun hava albümünde Hüsamettin Subaşı’nın nefis icrasıyla da yer alan bir Erzurum türküsünde “Giderem Vana doğri/ Yolum Revan’a doğri/Oğul kes başım kanım aksın/Vallah kıymet bilene doğri” denmektedir. Yine bir Kars türküsünde “Erivan’da ben işlerem/Hançerimi gümüşlerem”, diğer dörtlüğünde de “Erivan’ın dik yokuşu/Gider yazı gelir kışı” dizeleri yer almaktadır.

Bugün de İran Azerîlerinin en yoğun bulunduğu şehirlerden olan Tebriz, tarihimizin ve kültürümüzün en önemli figürlerinden biri olmuştur. Şemsi Tebrizî ismi bile başlı başına bir külliyattır. Feryadî Hafız Hakkı’dan derlenen bir Erzurum türküsünde “Giderem men Tebrize/Bir dahi gelmem size/Şirinin tatlı dili/Yadigâr kalsın size”, Giderem ben Şiraz’a/Dayanamam bu naza/Gel koklaşah menim kız/Belki gelmem bu yaza” denilerek bu şehirlerin coğrafya ve ülke farklılığına rağmen hatırımızda olduğuna işaret edilmektedir.

Bu yazımızın eksenlerinden biri Karabağ olduğundan ve nüfusunun hatırı sayılır bir kısmı Azerî kökenli olan Kars’tan Feryadî Hafız Hakkı Bey’in okuduğu “Garabağ’da talan var/Meni derde salan var/Çek bayraktar bayrağı/Gözü yolda kalan var”, “Dada gel ay dada gel/Yaman günüm dada gel/Yahşi günün dostu çok/Yaman günüm dada gel” türküsünde Feryadî’nin feryadına icabet edip Karabağ’a giden Türk vatandaşlarından Azerî yönetimi de haberdar olmalıdır.

Ülkemizin her yerinde, bir işgalin -zaten yaralı olan- Müslüman vicdanında meydana getirdiği dayanılmaz ağır tahribatın tekbir nidaları ile müteselli olduğu ve Müslüman Türkî Cumhuriyetlere geç de olsa ilgisiz kalınmayacağının ses telleri harap edilircesine haykırıldığı ‘Karabağ’ın işgalini tel’in’ mitingleri de hatırda olmalıdır.

Farsça’nın da büyük şairlerinden kabul edilen ve Güney Azerbaycanlı olan HüseyinŞehriyar’ın ‘Haydar Baba’ya Selâm’ isimli ve iki bölümden müteşekkil nefis şiiri elli yıldır ülkemizde bilinmekte ve bazı fakültelerde ders konusu olarak işlenmektedir.

Aynı zamanda dini hassasiyetleri de güçlü olan merhum Bahtiyar Vahapzade eserleri ile ülkemizde hatırı sayılır bir yer edinmiştir. Vahapzade’nin bazı makaleleri yine dini hassasiyetleri güçlü olan merhum Ercüment Özkan’ın İktibas adlı dergisinde yayınlanmıştı.

Hangi düşünceye sahip olursa olsun birçok insanın, Anadolu rock tarzındaki bestelerini zevkle dinlediği Cem Karaca, Azerî bir baba ile Ermeni bir annenin çocuğu idi.

İlimleri ve entelektüel çapları Allah vergisi zekâlarına mütenasip olan ve üç erkek kardeşin üçü de profesör olan Hüseyin Hatemî, Hüsrev Hatemî ve merhum Nadir Hatemî Hocalar da Güney Azerbaycan Türklerindendir.

1908 Devrimi’ni gerçekleştiren ve nüvesi 1906’da Selanik’te Talat Bey’in öncülüğünde kurulan ‘Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’ne isim babalığı yapan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ilk hali olan ve 1889’da Tıbbiyeli beş öğrencinin kurduğu ‘İttihad-ı Osmanî Cemiyeti’nin İbrahim Temo, Abdullah Cevdet, Çerkez Mehmet Reşit ve İshak Sükûtî ile birlikte kurucularından sayılanHüseyinzâde Ali Turan da bir Azerî’dir.

Türk-Azerî münasebeti ve mevcut krizin hatırlattığı Karabağ’ın değil, belki de tüm Azerbaycan’ın ülkemizde en fazla etkiye sahip ve en çok tanınan Ağaoğlu Ailesi ise yazımızın ana konusudur.

II. Karabağ ve İşgal

Ağaoğlu Ailesi’nin serencamına başlamadan önce aile Karabağlı ve Karabağ aynı zamanda uluslar arası bir mesele olduğu için sadece bir hususa temas etmekle iktifa edeceğiz.

Karabağ’ın Ermeni askerlerince işgalinin aradan geçen bunca zamana kadar sonlanmamış olması ve uluslar arası toplumun bu konudaki isteksizliği başlı başına bir problem teşkil etmektedir. Bunda Ermenilerin 1915 olaylarını bahane ederek kapsamlı ve hiçbir ahlâkî kural tanımadan yaptıkları, ilmi değerden de yoksun, abartılı saldırılarının nihaî hedefi olan Yahudilerle aynı kefeye konulma çabası yatmaktadır. Batının Yahudilere karşı işlemiş olduğu günahlarına kefaret olarak Filistin topraklarını peşkeş çekmeleri örneği, eğer uluslar arası toplumu ve egemen güç odaklarını ‘aynı tip ve nitelikte başka bir günahın varlığına’ ikna edebilirlerse kendilerinin de aynı ‘peşkeşe’ muhatap olabilecekleri algısını husule getirdiğinden tüm gayretlerini ‘soykırım’ tezine teksif eden Ermeni diasporası bu emeline kavuşmak için kısa vadede Karabağ’ı gözüne kestirmiş gözükmektedir. Ermeni tezleri ile ilgili ancak gıpta edebileceğimiz entelektüel gayrete ülkemizin bir kısım aydınlarının da ciddî katkı sağlamaları ibretlik bir durum olmalıdır. Yahudilere yaptıklarından nedamet duyan Batının, kendi kirli ellerini yıkamak istediğinde, bu günahın hiçbir surette ortağı olmayan Müslümanları ve Filistin topraklarını en haysiyetsiz bir soygunun, vurgunun ve gaspın av sahası haline getirmesi, İsrail’in Filistin topraklarında 60 yıldır uyguladığı mezalimin Birleşmiş Milletler’de alınan onca karara rağmen devam etmesi; bir tarafın Müslümanlar olması halinde geçerli olan ilkenin ‘göstermelik olduğu anlaşılan kararlarla değersizleşen’ uluslar arası hukuk değil ‘güç dengeleri’ olduğu gerçeğini ortaya koyduğundan, bu durumu çok iyi analiz eden diaspora, aynı sürecin işgal edilen Azerî topraklarında da cari olacağını çok iyi hesaplamış görünmektedir.Ermenilerin Karabağ’a saldırıları esnasında televizyon ekranlarında utanarak izlediğimiz Azerî askerlerinin cepheden kaçış görüntüleri aslında savaşın değil, savaş sonrası gelişmelerinin işareti olacağının diasporaya verdiği güven izahtan vareste olmalıdır.Avrupa ve uluslar arası toplum işgalin niteliğine ve rengine göre tavır belirlediğinden ancak uluslar arası ölçekte bir güç sahibi olunması halinde bir başarı elde edilebileceği de yazılı olmayan bir uluslar arası hukuk kuralıdır. Güç sahibi olmakla petrol ve enerji deposu olmak arasındaki münasebetin akıllara ziyan şekilde ters işlediği bir çark, maalesef hıncını Türk Şehitliği’ne ‘sığıntı’ muamelesi yaparak almaktadır. Özbek lider Kerimov’un kafasının tası attığında Avrupalılara, Timur’un Ankara zaferini kastederek ‘sizi Osmanlı’nın işgalinden biz kurtardık’ gibi ifadeleri de hesaba katılırsa Sovyet sisteminin Türk topluluklar arasında ektiği ve temeli böl-yönet mantığına dayanan nifak tohumunun ‘Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur’ vecizesini nakzedercesine zaman zaman nasıl da depreştiğine bir karine olmalıdır.

Diaspora ve en az onlar kadar ‘gayretli’ ve ‘insan hak ve özgürlüklerine meftun’, ülkemiz bazı aydınlarının Kafkas ve Rumeli tehcir ve kıtallerini, ‘Karabağ işgalini’ dikkate almadan ve ‘Hocali katliamına’ yönelik tek bir söz sarf etmeden tehciri, taktile tahvilleri ve ‘meselenin hallolunduğunu’ söylemeleri, aslında sanki yeryüzünün bütün kötülüklerinin Müslümanlara has bir özellik olduğuna inanmalarından kaynaklandığı intibaını vermektedir. Hocali’deki vahşiyane saldırıyı, katliamı yapan unsurun eline güç ve imkân geçtiğinde daha neleri yapabileceğine dair korkunun ve ürpertinin bu topraklarda ve o zaman diliminde yaşanmış hadiselerinin ihsas ettiği önsezinin bir neticesi olarak vuku bulduğu mutlak olan tehcirin tatbiki değil, sadece kastının aşılması yanlış olmuştur. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu veliahdına suikastın neticesi bir dünya savaşı olmuşken, halife sıfatını haiz bir padişaha yönelik suikastın neticesi değil idam, herhangi bir mahkûmiyet bile değildir. Önseziler, hâdiselerin yoğun ve süreklilik arz eden yapısının belirginleştirdiği niyetlerin kendini faş etmesine getirilen hissî tahminden başka bir şey değildir. Yoksa kimse gaybe ait bilgilerin künhüne vakıf değildir. Buna kısaca tecrübelerin hissiyata dökülmesi de diyebiliriz. Çünkü son iki asırdır Müslüman olup da kaybettiği toprakları tekrar kazanan nerdeyse hiçbir devlet ve topluluk bulunmamaktadır.

Kanaatimizce Ermeni diasporasının tehciri olduğundan farklı gösteren gayret ve çabası şu neticeye yönelik gibidir: Uluslar arası arenada hüküm doğuracak neticelerden ziyade ‘Türkiye topraklarından bir kazanımın değil mümkün, muhal olması sebebiyle en azından işgal altındaki Karabağ’ın, Türkiye topraklarındaki tarihi(!)haklara karşılık Ermenistan’a bırakılması’, yani ölümün gösterilip sıtmaya razı edilmek istenmesi; böylelikle Nazilerle aynı safta olmak korkusunun yani ‘soykırım’ iddiasının tarihin hükmü altına alınmadan(!) feragat edilen davalardan biri konumunda bırakılması!

Yeryüzünün gelmiş geçmiş eli en temiz bir rüknünü boğucu, çirkin bir korkunun girdabında ecel terleri ve ölüm tahayyülü bile baş başa bırakma gayret ve niyetinin yüzsüzlüğüne şapka çıkarmamak mümkün değil!

‘Bir milletin’ iki devletinden birinin göstermiş olduğu tavrın, diğer devletinin dünya ölçeğinde bir güç olma göstergesi olabilecek kıpırdanma hamlelerine giriştiği bir siyasî irade döneminde sergilenmiş olması manidardır. Çünkü Lozan’ın hezimet olduğunu, kökü dışarıda hazırlanan her ıslahat projesinin Hıristiyanlar lehine toprak kaybıyla neticelendiğini yazan kitapları okuyan; Kıbrıs çıkarmasında uygulanan ambargonun sıcaklığını hisseden, Kıbrıs’ı eksen alarak insanın nutkunu kesen Ortadoğu tahlilleri yapan akademisyeni, tahlillerini tatbik mevkiine koyması için bakan yapan, ahalisi tamamen katledildikten sonra Dayton Anlaşması ile Sırp Çetniklere bırakılan Srebrenista için gözyaşı döken ve dünya döndükçe Bosna sevdasından vazgeçmeyeceklerini alenen dillendiren insanların, Karabağ için de aynı mülahazaya sahip olduklarını hesaba katmamak siyasî basirete sığmamaktadır.

III. Serbest ve Sığıntılı bir durak: Ahmet Ağaoğlu

İttihat-Terakki’den, Serbest Cumhuriyet Fırkası’na, Tek-Parti iktidarından çok-partili hayata geçişte, Demokrat Parti’den 60 İhtilâline kadar ülkemizin her siyasî cereyanında başat konumda olan Ağaoğlu ailesi, siyasi faaliyet ve tercihleri ile tarih sayfalarında haklı yerini almış bir ailedir.

Gayemiz Ağaoğlu ailesi hakkında tarihi malûmat vermek değildir. Sadece yaşanan sürece denk düştüğünü zannettiğimiz için bir serencam özeti yapmak niyetindeyiz.

Karabağ’ın hazin yüzünün ülkemize armağan ettiği Ağaoğlu ailesinin reisi, bu hüznün yoğurduğu duygu ve korkularla iştirak ettiği Jön-Türk hareketinin İttihatçılığa açılan kapısından girmiş ve aynı zamanda döneminin kurtuluş çaresi olarak görülen ‘Türk Milliyetçiliği’nin teorik çerçevesini belirleyen Türkî entelektüellerden biri olmuştur. O, aynı zamanda Türk Ocağı’nın kurucuları arasındadır. Bu meyandaki teorik çalışmalarının önemli bir bölümü İslâm ile milliyetçiliğin uzlaştırılmasına yöneliktir. İttihat-Terakki’nin, eski bir Jön-Türk olması hasebiyle de kıdemi gereği saygı duyduğu bir fikir adamıdır. Malta’ya sürülmesinde İttihatçılığı yanında Kafkas İslam Ordusu’nun müşaviri sıfatıyla Azerbaycan’ın kurtuluşu için gösterdiği mücadele de etkili olmuştur. İttihat-Terakki dönemindeki faaliyet ve hizmeti de tarihî öneme sahipken Serbest İnsanlar Ülkesinde kitabının da müellifi olan Ahmet Ağaoğlu’nun en ses getiren dönemi Serbest Cumhuriyet Fırka dönemidir. Atatürk’ün emri ile kurulan ve kısa bir zaman sonra hem Atatürk’ün genel başkanı olduğu partiyi ürküten, hem de rejimi kuran kadronun seçim mekanizması işletildiğinde halktan destek göremeyeceğinin işareti olan SCF’nin muvazaa mülâhazası olmadan ve gerçekten muhalefet yapma niyetiyle bu partiye dört elle sarılan bir kurucusudur. 1946 yılında yaşanan seçim komedisinden 16 yıl önce vuku bulan garabet, ağır tenkitleri de beraber getirir. Belediye seçimlerinde başta Dâhiliye vekili Şükrü Kaya olmak üzere seçmenlere her türlü baskıyı uygulayan CHF, gerçekte kaybettiği seçimi resmen kazanır. Resmi sonuçlar farklı olsa da seçimin gerçek sonucunu bilen CHF, milli mücadeleyi gerçekleştirmiş ve devleti kurmuş bir parti olarak halktan teveccüh görmemesinin ağırlığı altında ezilmiş ve ilk girdiği seçimin galibi olmanın cezası olarak SCF de kendini feshetme mecburiyetinde kalmıştır.

Fethi Okyar, Ahmet Ağaoğlu ve Nuri Conker’den müteşekkil üç önemli kurucusu da ittihatçı olan SCF, eğer yaşamasına izin verilseydi, 1950 yılında Demokrat Parti’nin gerçekleştirdiğini 30’lu yıllarda gerçekleştirecekti. Ahmet Ağaoğlu’nun SCF anıları dikkat çekici ve ağır ithamlarla doludur. SCF nedeniyle nasıl gadre, hakarete uğradıklarını sert ve acı kelimelerle anlatır. Ağaoğlu Ahmet, milletin yönetime iştirak ettirilmesi, milletin gerçek tercihinin serbest ve hür iradesiyle tezahür etmesinden yanadır. SCF’nin kuruluşunda kendilerine verilen sözün tutulacağı, gerçek bir seçime ve halk iradesinin tecellisine müdahale edilmeyeceği inancındadır. Ağaoğlu bu konuda Atatürk’ün teminatını kâfi görür ve “Her şeyi bozma mevkiinde bulunan kudret ve kuvvet sahiplerinin verdikleri söz ve anlaşma için yegâne müeyyide kendi vicdanları ve efkâr-ı umumiyedir. Bunun ikisinin de hiç sayılabileceğini tasavvur edebilmek için ahlaktan çok aşağı bir insan olmak lazım gelir! Binaenaleyh teminatı kâfi gördüm” der (Ahmet Ağaoğlu, Serbest Fırka Hatıraları, İletişim, İstanbul: 1994, s.29). Çünkü SCF bizzat Atatürk’ün emriyle diktatörlük algısının izalesi için kurulmuştur. Atatürk (henüz soyadı kanunu çıkmamıştır), Fethi Bey’le konuşurken bizatihi kendisi bu ifadeyi kullanmaktadır: “ …Bugünkü manzaramız aşağı –yukarı bir dictator manzarasıdır. Vakıa bir meclis vardır. Fakat dahilde ve hariçte bize dictator nazarıyla bakıyorlar….Halbuki ben Cumhuriyet’i şahsî menfaatim için kurmadım……Mesele, memlekette Cumhuriyet’in şahısların hayatına bağlı kalmayarak kökleşmesidir. Siz bu işi üzerinize almalısınız” (Ali Fethi Okyar, Üç devirde Bir Adam, Tercüman Yay., İstanbul:1980, s.393). Ali Fethi Bey’in verdiği cevap da aynıdır: “Fikriniz çok parlaktır. Gerçekten bugünkü idare şeklimiz lâfzen Cumhuriyet ise de, Cumhuriyet’ten ziyade dictatuer’e benzemektedir” ( Okyar, s.394). Fakat Ağaoğlu yaşına, tecrübesine, bu topraklara ve millete bağlılığına ve geçmiş hizmetlerine bakılmadan en ağır hakaretlere maruz kalır. Bizzat Atatürk’ün emrivakisi üzerine SCF kurucusu olan, ancak kurucu olduktan sonra da muhalefetin gereğini yapan Ağaoğlu’na Atatürk’ün yakın arkadaşlarından Necmettin Sadak, gazetesinde ‘muhalefet yapmak için kaç para aldın’( Ağaoğlu, s.74) şeklinde yazılar kaleme alır.

Kurucularını bizzat Atatürk’ün belirlediği SCF mecliste irtica ve işbirlikçi ithamının dayanılmaz tehdidi altında kalır. CHP’nin komitacı ittihatçısı Ali Çetinkaya, İsmet İnönü’yü Mudanya’yı, SCF’nin ittihatçı kurmay asker olan liderini de Mondros Ateşkes Anlaşması’nı imzalayan hükümetin bir üyesi olarak karşılaştırıp hangisinin tercih edilmesi gerektiğini sorar ve kürsüye gelen Ali Fethi Okyar da,: “İki anlaşmanın ikisinde de kabinelerde dahiliye vekili olduğunu, bu sebeple Mudanya’nın bir şerefi varsa kendisin de hissesi olduğunu(söyleyip), Mondros’a gelince, locasında olan Gazi’yi işaret ederek: ‘Mondros mütarekesine gelince o zaman bütün cephe kumandanları bir an evvel mütareke yapılsın, orduda asla dayanma gücü kalmadı, diye ısrarla bağırdıkları halde hükûmet muharebeye devam edebilir miydi?cevabını ver”ir(Okyar, s.516). Meclis zabıtlarına geçen bu konuşma SCF’nin tarih sayfalarına dercettiği resmi bir vesikadır. Bu cevaba Atatürk de sessiz kalmıştır. Çünkü üstü örtük işbirlikçi diye suçlanan bir lider, bizzat kendi emri ile Cumhuriyetin başbakanı ve meclis başkanı olmuş yakın bir arkadaşıdır. İrtica ithamı ise evlere şenliktir. Ağaoğlu bu ithamları ve Fethi Bey’in cevabını şöyle nakleder: “Serbest Fırka hilafeti, saltanatı, tekke ve medreseyi, fesi, Arap harflerini geri getirmek isteyenlerden kurulmuş imiş! Rasih Hoca’nın ‘ Hülasa Serbest Fırka hep hacı, hocayı, Allah, Peygamber ve Kur’an arıyanları toplamış’ demesi üzerine Fethi Bey’in ok gibi batan bu cevabı, ‘ben mektepten çıktım. Medresede okumadım. Başımda sarık da yoktur. Binaenaleyh Allah, Peygamber, Kur’an arıyanlar bana değil, hoca efendilere giderler!’ Rasih Hoca’nın arkadaşlarını bile güldürdü ve zavallı hoca da kıpkırmızı kızararak kafasını eğdi” (Ağaoğlu, s.110). Yıllar sonra Demokrat Parti’nin gücü ve bu partiye oy verenlerle alay etmek için ‘Hasolar, Memolar’ vecizesini literatüre armağan(!) eden Cevdet Kerim İncedayı da SCF’yi ihanet ve irtica ile itham edenler arasındadır(Ağaoğlu, s.71). İddia ve ithamı bile korkunç olan irticaın bizatihi gerçeği(!) söz konusu olsaydı herhalde çok daha farklı şeyler olurdu! Fethi Bey için tarih tekerrür etmiştir. Çünkü 1925’te de Şeyh Said isyanı nedeni ile sertlik yanlısı tutum almadığı için başvekillikten istifa etmiş ve meclis başkanlığına dönmüştü. Ancak başvekillikten istifası SCF olayında olduğu gibi ağır ithamların sonucuydu. Silahlı müdahale taraftarı olmaması üzerine CHF grubunun “Bir avuç Kürt’ten mi korkuyorsun?” ithamına “Bugün sadece Türkiye Cumhuriyeti ve kanun nazarında tamamen müsav’î onun hür vatandaşları vardır” (s.369) cevabını vererek istifa etmiştir. Fethi Bey, meclis başkanlığında da barınamaz ve mebusluktan istifa ederek Paris’e büyükelçi olur.

Seçimlerde SCF’nin aldığı oy, gelişen hadiseler ve Atatürk’ün SCF’ye cephe alması üzerine Fethi Bey, belki de aradaki hukukun verdiği güvenle Atatürk’e çok ağır bir cevap verir: “…..Münferid hadiseleri mübalâğa etmeye lüzum yoktur. Bahis buyurduğunuz tecavüzler olmuş olsa bile, bunların sebeplerini araştırmak lazım. Bu sözlerimle, olayların müsebbibleri varsa, onları mazur göstermek istemiyorum. Memleketin mahkemeleri vardır. Suçluyu cezalandırırlar. Böyle tek vakalar oldu diye ülkeyi tek fırkanın egemenliğinde devam ettireceksek, neden bir muhalefet fırkası istediniz ve tarihe isminizi müstebid olarak geçirtmenin ezâsını tasfiye için ben, o kadar itimadınıza sahip eski arkadaşlarınıza bu vazifeyi verdiniz? Sözlerimin çok acı olduğunu biliyordum, fakat söylemek zorunda idim; çünkü olaylar hakkında hüküm verecek olan tarihin gerçek sorumlusu olarak kimi göstereceğini de biliyordum” (Okyar, s.525-526). Bu konuşmadan sonra SCF, kendini feshetme kararı alır. Ali Fethi Bey, bu karar üzerine Ahmet Ağaoğlu’nun “Yazık oldu memlekete, milletin mâsum ümidine” sözünü aktararak “Hakikatı hiçbir kitap cildi bu kadar veciz ifade edemezdi” der (Okyar, s.527). Ancak Fethi Bey, üç dönemin üçünü de yaşayan tecrübeli bir siyasetçi olarak hatıratında da temkinlidir ve aynen şu ifadeleri yazar: “Şu anda vicdanımı hakem yaparak diyeceğim ki, Serbest Fırka olayında hakikatleri bütün tafsilât ve mahiyeti ile Türk milletine bildirmiş değilim. Gazi, bu teşebbüs başarılı olmaz, muhtelif fırkalar memlekette fikir ve felsefelerini söylemek ve tatbik etmek için kanunların teminatı altında mücadele etmezlerse rejimin diktatörlük olacağını ve kendisinin ölümünden sonra bir istibdat müessesesi bırakmak istemediğini kaç defa söylemişti. Bu hissinde de samimî olduğuna hâlâ kaniyim. Fakat böyle bir mesut merhaleye kavuşabilmenin de çetin engelleri yenmek bahasına müyesser olacağını elbette biliyordu. Bugün, hakikatleri teferruatıyla gelecek nesillerin dikkat ve uyarısına tam olarak intikal ettirmemiş olmanın elemi içindeyim”(Okyar, s.529). Aynı elemi oğlu Prof. Dr. Osman Okyar da hissetmiş olmalı ki, bu hatırat –mülakat şeklinde bir yayın dışında- Ali Fethi Okyar’ın vefatından 37 yıl sonra yayınlanabilmiştir. Ağaoğlu ise kapatma süreci ilgili çok çarpıcı tespitlerde bulunur: “Vakıa millet manen Fethi Bey’den taraftı. Fakat asırlarca ezilmiş ve sindirilmiş olan milletin taraftarlığı yalnız tehlike ve korku olmadığı zamanlar müsbet ve işe yarar bir kıymet oluyor” (Ağaoğlu, s.104). Bir büyükelçinin İsmet Paşa’ya ‘yaptığınız muhalif fırka tecrübesi tehlikelidir’, sözü üzerine, İsmet Paşa’nın ‘Canım, her yaz bir Fethi Bey heyûlası çıkarılıyor, halka ümitler veriliyor. Ben bu heyûlayı yok etmek ve o ümidi kesmek için ben kendim bir iş kurdum’ sözünden yola çıkarak “Bütün bu olup geçenler, Serbest Fırka komedisi niçin oynandı sualine cevap vermektedirler. Şimdi tamamen anlaşılıyor ki bu komedi sırf fırka teşkili, muhalefet fikri taşımak gibi cür’etleri tâ kökünden kesip atmak içinmiş” ( Ağaoğlu, s.121) diye yazmaktadır.

Ahmet Ağaoğlu, Fethi Bey gibi şanslı değildir. Ne de olsa Fethi Bey, hem Atatürk’ün yakın arkadaşı, hem de bir dönem amiridir. Ancak onun şansızlığı parti kapanmadan önce başlamıştır. Seçimlere ve SCF’ye yapılan müdahalelere karşı en ağır yazıları Ahmet Ağaoğlu kaleme almıştır. Atatürk’le belediye seçimleri nedeniyle yaptığı tartışma unutulacak cinsten değildir. 1931 yılında yapılan milletvekilliği seçiminde Fethi Bey’in aday olmaması dışında 13 SCF’li milletvekilinden 10’u tekrar CHP’den seçilmiş, üç kişi aday gösterilmemiştir. Bunlardan biri de Ahmet Ağaoğlu’dur. Ağaoğlu, SCF kapandıktan sonra da CHF’ye girmemiş, bir komplo neticesi kendisine teklif edilen ortaklığı kabul ederek Akın gazetesini çıkarmaya başlamıştır. Bu yazıların meydana getirdiği tesir kısa zaman sonra hayatını zindana çevirecektir. Bir gün Dolmabahçe’ye davet edilir, Akın’da çıkan makaleleri okunur. Atatürk, sofrada bulunanlara ‘bir kişi hem Darülfünun’da hocalık eder, hem de muhalif makaleler yazabilir mi’ diye sorar? Sofradakilerden biri hariç hepsi, yazamaz, diye cevap verirler. Ahmet Ağaoğlu, ‘herkes başka düşünebilir, ben ne yapayım’, der. Bunun üzerine Atatürk, Ağaoğlu’na ‘Öyleyse ben söylüyorum, hem hocalık, hem muhaliflik olmaz’, der ve ilave eder. ‘Söyle bakalım, sen bu gazeteyi çıkartmak için parayı nereden buldun’. Ağaoğlu, ‘Gazeteyi kapatmaya karar vermiştim. Fakat mademki böyle bir şüphe var, müfettişlerinizi göndererek parayı nereden, nasıl bulduğumu tahkikle ilan etmedikçe gazeteyi kapamayacağım’der. Bunun üzerine Atatürk ‘ demek kafa tutuyorsun’ diye bağırır ve Ağaoğlu’na ‘Hem sen unutuyorsun ki bir sığıntısın’der. Karabağ’ın kara çehreli adamı acı kelimelerle bezeli teessürlerini ifade eder: “ Paşam, on sekiz yaşımdan beri Türk Milleti’nin hizmetindeyim. Bana bu hizmet yolunda birçok defalar, birçok adamlar bu sözü söylediler. Hepsine güldüm. Amma şimdi sizin ağzınızdan aynı şeyi işitmek beni ruhumun en derin noktasına kadar sarstı. Çünkü ötekiler küçük adamlardı. Siz ise bu memleketi kurtarmış insansınız. Bir yandan bütün dünyanın Türk ırkından, Türk Milleti’nden geldiği tezini ortaya atıyorsunuz, diğer taraftan hududumuzdan iki saat ötedeki halis Türk ve yazık ki esir bir yurttan Türk’ün hürriyetini muhafaza etmeğe muvaffak olmuş kısmına gelen, yine halis bir Türk’e sığıntı diyebiliyorsunuz. Bu ne korkunç tezattır ve niçin Allah bana sizi böyle bir tezat uçurumu içinde göstermek felaketini nasip etti” (Samet AğaoğluBabamın Arkadaşları, Nebiloğlu Yay., İstanbul, s.136-8). Bu sözler üzerine Atatürk, Ağaoğlu’nu öper, ‘sen beni yanlış anladın, öyle demek istemedim’, der. Ancak Ağaoğlu hiçbir şey söylemeden çıkıp evine gider. Fakat bu özür, onun 1933 Üniversite Reformu ile açıkta kalmasını engellemez. Ağaoğlu artık sessiz ve meyus ölümüne kadar inziva köşelerinde imrar-ı hayat eder. Tıpkı Sadri MaksudîArsal gibi. Çankaya’da sofrada davetli olan Hukuk Profesörü Sadri Maksudî, Atatürk’ün hilafınaDenizbank ifadesinin gramer kurallarına aykırı olduğunu, doğrusunun Denizcilik Bankası olması gerektiğini ısrarla savunur. Bundan rahatsız olan Atatürk, Hoca’ya ‘siz profesör değilsiniz’ der. Sadri Hoca “Hâşâ, ben profesörüm. Hem de Türkiye’de değil. İsviçre’de bana kürsü vermişler. Olmazsa gider orada dersimi veririm. Şimdi ben kalkıp burada bir kumandana ‘siz kumandan değilsiniz dersem’ ne olur? Kumandanlığı elinden alınır mı? Yalnız böyle bir söz o kumandanın nasıl gücüne giderse, bu söz de benim gücüme gider. Ama kumandanlara kürsü vermediler daha” der (Cemal Granda, Atatürk’ün Uşağı İdim, Hürriyet Yay., İstanbul:1973, s.211-212). Sadri Hoca, sofrada bir daha görünmediği gibi mebusluktan da istifa eder.

IV. Babasının Arkadaşları ile Yassıada’da Yargılanan Oğul: Samet Ağaoğlu

Samet Ağaoğlu, babasının ittihatçı ve SCF’li arkadaşları ile Demokrat Parti’nin kuruluşundan kısa bir süre sonra birlikte siyasete başlar. Komitacı ittihatçı Celâl Bayar, babası gibi âlim ve profesör ittihatçı Fuat Köprülü ve SCF’nin Aydın İl Başkanı Adnan Menderes, babası ile bu insanlar arasında hatıraları canlı bir bağdır. SCF’nin kuruluşunda Ali Fethi Bey, Celal Bayar’ı Atatürk’ten istemiş, Atatürk ise sana iki ittihatçı verdim, üçüncüsü tehlikeli olur esprisi ile bu isteği yerine getirmemiştir. Samet Ağaoğlu, Demokrat Parti’ye biraz da kendi ısrarı ile dâhil olur. O, babasının hayallerini gerçekleştirmek, tek-parti sultası altında ezilmiş insanların sesi olmak kararındadır. Bu sebeple baba dostu Hüseyin Cahit Yalçın’ın CHP’ye geçmesini anlayamaz ve Babamın Arkadaşları kitabında bu durumu psikolojik tahlile tabi tutar. Çünkü Hüseyin Cahit Yalçın’ın İstiklal Mahkemelerinde yargılanırken ‘beni sağır bir kin takip ediyor’ diyerek kastettiği İnönü’nün yanında silahşor bir partizan olacağına kimse ihtimal vermiyordu. İttihatçılığı ‘şer ekseni’ görmeyen ama ona ‘iman’ da etmeyen oğul Ağaoğlu, Hüseyin Cahit Yalçın’ın CHF’den gördüğü tüm kötülüklere rağmen CHP adına DP’ye saldırıları karşısında ‘birbirlerine ölünceye kadar sadık kalmaya yemin etmiş insanların aradan çok geçmeden yine birbirlerini yok etmeye nasıl hazırlandıklarını hayretlerle dinledim’ serlevhasını tarihe not düşer. Hem ittihatçı, hem DP kurucusu olan ve Samet Ağaoğlu’na ‘Partinin asıl başkanı benim. Bayar eski Başbakan ve mutedil bir insan. Onun için reis yaptık’ diyen Fuat Köprülü, komitacı ittihatçı Celal Bayar’ın da aralarında bulunduğu insanları hedef tahtasına koyarak, hem de İnönü’nün sofrasında ‘Demokrat Parti liderleri asılmalıdır’ der.

Samet Ağaoğlu kadar kuşaklar arası köprü vazifesi ifa etmiş bir siyasetçi ve fikir adamı gösterilemez kanaatindeyiz. Siyaset yaptığı insanların çoğu, gerek iktidarda ve gerekse de muhalefette olsun babasının arkadaşlarıdır. Babasının arkadaşlarının ihanetine uğramış, babasının arkadaşları ile tevkif edilmiş ve mahkûm olmuştur. O aynı zamanda Babamın Arkadaşları ve Aşina Yüzler kitapları ile Türk siyasetinin kuşaklar arası serencamını edebi bir üslupla ve tarihi vesika kıymetinde bilgilerle yeni kuşaklara yadigâr bırakan bir entelektüeldir. Babasının en yakın arkadaşlarının ‘Siyaset Meydanı’nda ‘siyaseten katl’edildiğini, siyasetin deli gömleği giymek ile idam gömleği giymek olduğunu bilerek arenada yer almıştır. ‘Siyasi hasımları ipe çekildiği zaman çıkardıkları sesleri taklit ederek adale gevşemesinin sonucu beliren bazı halleri kahkahalarla anlatan valiler’i de görmüştür. Ama siyaset içini kemiren bir kurttan öte varlığının anlamı gibidir. O, önce siyasete CHF’de başlamak ister ve mebusluk için müracaat eder. Ancak CHF’nin ittihatçı genel sekreteri Memduh Şevket Esendal’ın ifadesiyle ‘şapa oturtulur’ ve kendisi yerine ablası Tezel Taşkıran milletvekili seçilir. 1944 yılında yazdığı Kuvayi Milliye Ruhu kitabı CHF’lilerin tepkisini çeker ve 1946’da da devlet görevinden istifa eder. Samet Ağaoğlu’nun 1946 ve 1948 yıllarında Demokrat Parti için tutuklanması Yassıada’nın provası gibidir. Demokrat Parti’ye iki kurucusundan sonra en fazla katkı veren insan olur. Çünkü ona göre ailece yaşadıkları dram, aynı zamanda milletin de dramıdır ve CHP’nin eseridir. Demokrat Parti mutlaka başarılı olmalı; millet, ailesinin almakta zorlandığı özgürlüğün nefesini doya doya içine çekebilmelidir. Demokrat Parti, devr-i sabık yaratmaktan çekinip hizmetlerle devr-i sabıkı muayyenleştirirken O, konuşmaları ile üstü örtük olarak geçmişin muhasebesini yapan adamdır. Bu muhasebe ameliyesinde bulunmadığı bir dönemde ihtilal vuku bulduğu için idamdan kurtulmuştur. O, Cuma günü yapılan ihtilalin, Cuma günü başlayan yargılamasında ve Cuma günü verilen nihai kararında idama mahkûm olmadıysa bu muhasebeye ara verdiği dönemde arka planda kaldığı içindir. Yassıada’da en fazla hırpalanan milletvekillerinden biridir. Demokrat Parti listesinden bağımsız milletvekili olarak seçilmiş Ali Fuat Cebesoy gibi tarihi bir şahsiyeti bile tevkif etmek isteyen bir iradenin bir döneme ve Demokrat Parti’ye damgasını vurmuş oğul Ağaoğlu’na neler yapabileceği kolaylıkla tahmin edilebilmelidir. Yassıada yargılamaları ittihatçıların tasfiyeye uğramış kanadının yarım kalmış muhakeme ve muhasebeleri gibidir. Tasfiye kanadına dâhil olanlar döneme göre farklılık göstermekle birlikte; yargılama öznesi genellikle ittihatçılardır. İzmir Suikastınedeniyle yargılanan ve mahkûm olan Rauf Orbay ne hazindir ki ittihatçı bir eski başbakandır. Yassıada ise yine komitacı ittihatçı bir başbakanın Cumhurbaşkanı olarak yargılandığı mahkemenin ismidir. Ancak bilinen bir kuraldır, idam edilen ittihatçı suçlu olduğu için değil, şanssız olduğu için idam edilen ittihatçıdır. Enver Paşa dışında Ermeni Tehciri ile suçlanıp da Ermeni kurşunu ile hayatını kaybetmeyen tek ittihatçı olan Dr. Nazım, Atatürk ile ilgili övücü sözleri idamından sonra nakledildiği için idamdan kurtulamamış şanssız bir ittihatçıdır. İstiklal Mahkemelerinde idama mahkûm olan ittihatçıların çoğu gerek bağlı olduğu klik, gerek sahip olduğu telakki ve gerekse de arkadaşlık bağı noktalarından Ahmet Ağaoğlu’na yakın insanlardır. İnönü’nün sofrasında ‘Demokrat Parti liderleri asılmalıdır’ diyen ittihatçı Fuat Köprülü, tüm manevralarına rağmen sanık sandalyesine oturmaktan da kurtulamaz. Rauf Orbay’ın İstiklal Mahkemesinde almış olduğu mahkûmiyet kararının ‘yok hükmünde’ sayıldığı gerçeği hatırlanırsa ittihatçı yargılamalarının bir muhasebe ameliyesinden farksız olduğu anlaşılır. Belirleyici olan şey; eylem, suç, kasıt değil; konjonktür ve hesap saatidir. Yassıada’nın tek farklılığı, yargılananların bir kısmı ittihatçı iken yargılayanlar ve yargılatanlar İnönü dışında ittihatçı değillerdir. Samet Ağaoğlu, Yassıada’da aynı zamanda ittihatçı babanın oğlu kontenjanından yargılanmış bir siyasetçi gibidir. Nisyan ile ma’lul olan hafıza-i beşer, olmadık zamanlarda tahattur ile hemhal olabilmektedir. Oğul, babayı hatırlatabilmektedir.

Ağaoğlu ailesinin bayan üyelerinden Süreyya Ağaoğlu ise Yassıada’da avukat sıfatı ile yer alır. Samet Ağaoğlu’nun duruşmalardaki dik çıkışları tutuklulara cesaret verirken bir kadın, bir abla şefkat ve merhametiyle avukatlığı telif etmede zorlanan Süreyya Ağaoğlu meyustur. Hassaten yargılamaların bitme aşamasında ‘idam’ kararlarının da çıkacağı gerçeği herkesi tedirgin etmeye başlar. Tedirginlik savunma işlevini yerine getiren ve aynı zamanda abla bir avukatta yerini temkine bırakır. Çünkü kardeş Ağaoğlu ‘kelle koltukta’ savunma yapsa da bir ablanın, bir avukatın görevi hüküm fıkrasında o meş’um kelimenin yer almasına mani olmaktır. Samet Ağaoğlu hakkındaki hükmün ‘müebbed’ olmasına garip hareketler yapacak kadar sevinen Süreyya Ağaoğlu, Ağaoğlu ailesinin belki de en muhterem üyesidir. Çünkü onun bir kahramana değil, yaşayan bir kardeşe ihtiyacı vardır ve yaşam kutsaldır. Babasının arkadaşları suçluluğun değil, şanssızlığın kurbanıdırlar.Dr.Nazım’ın idamına hükmeden mahkemenin reisi Ali Çetinkaya’nın yıllar sonra vicdan azabıyla Dr. Nazım’ın eşine yardım ve kızını okutma için para teklifine ‘benim onun parasına ihtiyacım yok’ merdane cevabını ailece bildiklerinden Süreyya Ağaoğlu’nun idamdan sonra özür, anıt mezar gibi gecikmiş cemilelere tahammülü yoktur. Bunun içindir ki, Yassıada’da tahkirlere en sessiz kalanlar anneler, eşler ve ablalardır. Yani kadınlardır. Nazlı Ilıcak bir istisnadır o henüz kadın olmayan, ama kadın olduktan sonra da aynı çizgiyi muhafaza eden bir kız çocuğudur.

V. Sonuç Yerine

1- Camilerin kapısına kilit vurulması, kilitlerin konuşan dili olmamasından kaynaklanan bir cesarete mebnidir.

2- Kafkas İslam Ordusu, ittihatçıların günahlarına kefaret sayabileceğimiz faaliyetlerindendir ve günah ve sevap kavramlarından haberdar bir ekibin işidir.

3- Misafire hürmet İslam’la mayalanmış bir Türk geleneğidir. Son nefesini kelime-i şahadetle vermiş misafirlere hürmet Müslüman sıfatına ait bir hususiyettir.

4- Karabağ, niçin poşu takmadığı tartışılması gereken Filistin’dir.

5- Türküler, zannedildiğinden daha fazla öneme ve etkiye sahiptir. Türkü, Müslümanlığın renginin ve kokusunun sindiği Türk ezgisidir. Siyasi ve sosyolojik tespit ve tahlillerde müracaat edilmesi zaruri bir kaynaktır.

6- İdris Küçükömer çarpıcı ama bir o kadar da yanlış bir tezin sahibidir. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Serbest Cumhuriyet Fırka ve Demokrat Parti ittihatçı gelenekten gelmektedir. Kurucuların listesi bile bu yanlış tezin çürütülmesine kâfidir. İttihatçılık komitacılıktan ibaret olmayan, bakılan açılara göre yanlışı ve doğrusu görülebilen, çok-parçalı ve belki de tarihimizin en ilginç bir yapısıdır.

7-İttihatçılık sağlıklı bir yapı olmayabilir, ancak Ergenekon yapılanması ile paralellik kurup İttihatçılara ağzına geleni söyleyen bazı köşe yazarları bu konuda bilgilenmelidirler. İttihatçılık köprübaşında adam vurmak kabilinden sığ ve kaba, 27 Mayısçılarla benzeştirilecek kadar da değersiz değildir.

8-Jön-türklük pozitivist ve kökü dışarıda bir yapılanma iken, İttihatçılık Jön-türklükten tevarüs ettiği birkaç mirastan biri olan pozitivizmin belirleyici olmadığı, fakat Yeni-Osmanlılar gibi tamamen dini bir temele de dayanmayan yerli fakat problemli bir yapıdır.

8-Tarihe anokronik yaklaşamamak gerektiğini söyleyenler, bu himmeti ittihatçılara da göstermelidir. Misak-ı Millî’nin (Hüseyin Kazım Kadri) ve İstiklal Marşı’nın( Mehmet Akif) iki İslamcı ittihatçının kaleminden çıktığı unutulmamalıdır.

9-Dini yönlerine dair güçlü vurgunun tespit edilemediği Ağaoğlu Ailesi, hangi inanç ve düşüncede olursa olsunlar tercihlerini milletten yana kullanmış bir ailedir.

10- Terakkiperver CF, Serbest CF, Demokrat Parti ve bugün de Ak Parti’nin niçin Kürtler’in tercih ettiği partiler olduğu unutulmamalıdır. İttihatçılık eğer farklı bir pencereden bakılabilirse etnik kökeni öncelemeyen bir yapı olarak da görülebilir.

11- Ahmet Davutoğlu, şahsiyetleriyle milleti yüceltmiş dönemlerden günümüzün kotardığı ve devamı beklenen gecikmiş bir transferdir. Karabağ ile ilgili tüm gayreti göstereceğine inanılmalıdır.

İsmail Küçükkılınç

avkucukkilinc@hotmail.com

Haber10.com

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: